?>

Mesajınız var

Arzu Leyal

6 saat önce

Arzu Leyal yazdı;

Mesajınız var

Asansör düğmesine bir kere basmanın yeterli olduğunu biliyorum.
Işık yanıyor zaten.
Yani “sistem beni gördü. Haberi var. Üçüncü katta, elimde çöp poşetiyle beklediğimi biliyor” demeyeceğim elbette ama en azından birinin aşağı inmek istediği kendisine bildirilmiş durumda.

Yine de bir daha basıyorum.

Bazen iki.

Sanki ikinci basışımda asansör içeride, “Hanımefendi ciddiymiş” deyip hızlanacak.
İnsanla ilgili önemli bilgilerin bir kısmının psikoloji kitaplarında değil, asansör önlerinde bulunduğunu düşünüyorum.
Mesajımızın ulaştığını bilmek yetmiyor çünkü.
Biraz da ciddiye alındığımızdan emin olmak istiyoruz.
Galiba ben bu huyumu asansörde bırakmamışım.
Evrene mesaj gönderiyorum şu ara.
Öyle büyük bir törenle değil. Tütsü yakmıyorum. Kristallerim yok. Sabah aynanın karşısında servet sahibi olduğumu söylemiyorum. Zaten bunu söylesem aynanın bile yüzüme bakışının değişeceğini düşünüyorum.

Ama bir şey istiyorum.

İstediğimi düşünüyorum.

Olmasını hayal ediyorum.

Sonra kendi kendime “Bakalım” diyorum.
Bakalım ne?

Bilmiyorum.

İnsan bazı kelimeleri söylediğinde arkasında koca bir teşkilat varmış gibi rahatlıyor.

- Bakalım.

- Kısmet.

- Akışta kal.

- Evrene bıraktım.

- Hayırlısı.

Bunların hepsinin ardından yapılması gereken aşağı yukarı aynı şey: Beklemek.
Ama nasıl beklemek
Evrene bıraktığımız şeyi üç saat sonra kontrol ediyoruz.

Bir gelişme var mı?

Yeni zaman insanının evrenle ilişkisini bu yüzden biraz seviyorum. Koskoca bilinmezliği epey kullanışlı hâle getirdik.

- Evren bizi duyuyor, işaret gönderiyor, doğru insanları karşımıza çıkarıyor, para enerjimizi düzenliyor, hatta park yeri buluyor.

Bir kadın; “Evrene park yeri sipariş ediyorum ve hep buluyorum” diyordu.
İstanbul’da bunu başarabilen bir metafizik sistem varsa insanlığın geri kalanını bir süre bekletebilir.

Önce trafik.

Bir de olmuş gibi davranmak var.
Para istiyorsanız zenginmişsiniz gibi davranacakmışsınız.
Bunu bir öğleden sonra denedim.
Bankacılık sistemi, maneviyata karşı şaşırtıcı derecede dirençli.
Fakat bütün bunlara yukarıdan bakıp gülemiyorum.
Çünkü insanın görünmeyenle konuşması yeni değil.
Belki yalnızca kelimelerin kıyafetlerini değiştirdik.
Dua kelimesine uzak duran “niyet” diyor.
Kısmet demiyor, zamanlama diyor.
Nasip biraz eski geliyor, “evren hizaladı” diyor.
Tevekkül ağır geliyor, “akışa bıraktım” daha ferah.
İnsan, metafiziği kapıdan çıkarıyor bazen; sonra salonda başka bir isimle otururken buluyor.
Buraya kadar gülüyorsak, ciddiyete buyrun…
Çünkü “Allah’a bıraktım” dediğimiz şeyi de her zaman bırakmıyoruz.

Bırakıyoruz.

Sonra arkasından gidiyoruz.

Biraz kurcalıyoruz.

Olmadı yeniden bırakıyoruz.

Hakkımda hayırlısı olsun” diyoruz.

Buraya kadar güzel…

- Ama mümkünse benim istediğim olsun.

- O değilse ona çok benzeyen olsun.

- Çok gecikmesin.

Ve sonunda bunun neden hayırlı olduğunu da anlayayım.
İnsan, teslimiyetin bile şartlarını önceden okumak istiyor.
Bazen daha ileri gidip, kutsalla pazarlığa oturduğumuz da oluyor.
Şu işim olursa…

Devamını hepimiz biliyoruz.

Mesele adağın, duanın, dileğin kendisi değil.
İnsan zihninin kutsalın karşısında bile cebinden küçük bir hesap makinesi çıkarabilmesi.
Bir de bu hesabı başkalarının çaresizliği üzerinden tutanlar var.
Görünmeyen âlemde sanki içeriden tanıdıkları varmış gibi konuşanlar.
İnsanın çaresizliği eski bir maden.

Kazmasını kapan geliyor.

Fakat bütün bunların arasında kolayca hüküm veremediğim bir yer var.
Evrene mesaj gönderdim” diyen birinin kalbinde son derece saf bir ümit bulunabilir.
Allah’a tevekkül ettim” diyen başka biri ise gece boyunca sonucunu değiştirmeye çalıştığı şeyin başında nöbet tutabilir.

Hangisi daha samimi?

Bilmiyorum.

İyi ki bilmiyorum.

İnsanların kalbini ölçen bir cihaz icat edilse onu da birkaç güne kalmadan birbirimize karşı kullanırdık.

- Senin tevekkül yüzde kırk üç çıktı.

- Geçen ay altmış birdi.

- Biraz frekansın düşmüş.

Ama istemekle, istediğimiz şeyin bize verilmek zorunda olduğunu düşünmek arasında bir yer olmalı.
Dua etmekle Allah’a ne yapması gerektiğini anlatmak arasında.
Umut etmekle hayatı kendimize borçlandırmak arasında.
Ve tevekkül
Oraya geldiğimde şaka biraz azalıyor.
Çünkü gerçek tevekkülde insanın kolay beceremediği ağır bir şey var.

İstiyorsun.

Elinden geleni yapıyorsun.

Dua ediyorsun.
Sonra sonucu kendi mülkün saymıyorsun.

Galiba zor olan bu.

Biz düğmeye yeniden basmayı seviyoruz.
Işık yanıyor ama bir daha.

Bir daha.

Bir daha.

Belki biraz daha istersek hayat hızlanır.
Belki doğru cümleyi kurarsak istediğimiz olur.
Belki yeterince inanırsak.
Belki yeterince dua edersek.
Belki biz doğru anlatamamışızdır.
Oysa bütün bunların arasında insanın kendisine pek sormadığı başka bir soru kalıyor:

- Ben bunu neden bu kadar istiyorum?

Orası sessizleşiyor.

Çünkü “başka bir ev istiyorum” derken bazen başka bir hayat istediğin çıkıyor.

Sonra bir tane daha.

En dibinde ne olduğunu her zaman bilmiyoruz.

Belki de bütün bu süre boyunca mesajı karşı tarafa göndermiyorduk.
İnsan istediğini tekrar tekrar söylerken kendisi duyuyordu.
Beklerken kendisini görüyordu.
Olmadığında neye inandığını öğreniyordu.
Olduğunda da bazen neyi yanlış istediğini.
Asansör hâlâ gelmedi.

Bu kez tekrar basmıyorum.

Çünkü mesele “mesajın ulaşıp ulaşmadığı değildi” derken asansör geldi…
Ve telefonda bir ışık…
Gönderen kısmında kendi adım yazıyor.

Mesajınız var.

.

Arzu Leyal, dikGAZETE.com

YAZARIN DİĞER YAZILARI