?>

4321 Kadın

Arzu Leyal

3 ay önce

Arzu Leyal yazdı;

4321 Kadın

Dört kadını aynı yerde ilk ne zaman gördüm, hatırlamıyorum. Belki hiç bir araya gelmediler, belki de ben onları tek tek gördüm ve zihnim, fark etmeden, onları aynı hikâyenin içine yerleştirdi. Ama bildiğim bir şey var; isimleri, kendilerinden önce geliyordu. Sanki her biri, daha görünmeden evvel, kendi yerini çoktan almıştı. Ve ben, hangisinin bana ait olduğunu bir türlü çıkaramazdım.
Bir sabah, kapı aralığından sızan ışığın içinden geçti biri. Ayakkabısının sesi yoktu, ama varlığı kendini saklamıyordu. Azize’ydi. Evden çıkarken kapıyı çekişi bile ölçülüydü; ne eksik, ne fazla. Sanki gün ona karışmıyor, o güne usulca ekleniyordu. Elinde bir şey yoktu, ama hiçbir şeysiz de değildi. Onu izlerken insanın içinden, sebepsiz bir sükûnetle, “bugün de olur” demek gelirdi.
Bir başka gün, bir sinemanın önünde durdu biri. Afişlere bakmıyordu aslında, ama bakıyor gibi yapıyordu; beklemiyordu kimseyi, ama biri gelecekmiş hissi, etrafında ince bir çizgi gibi dolaşıyordu. Perran’dı. Rujunun rengi, akşamdan kalma değil, akşama ait bir ihtimaldi. Yanından geçen herkes, bir anlığına, kendi hikâyesini unuttu. O kimseye dönmedi… ama herkes, fark etmeden, ona döndü.
Bir öğle vakti, pazarın içinden geçerken gördüm birini. Kalabalık konuşuyor, o duymuyordu; sebzeye, meyveye bakıyor, ama sanki seçtiği şey onların kendisi değil, içlerindeki hâldi. Safiye Gökçe’ydi. Elini bir elmanın üzerinde, gerekenden biraz daha uzun tuttu. Sanki dokunduğu şeyin sadece kabuğunu değil, özünü de tartıyordu. Onun yanında, gürültü bile kendine bir sınır çizer, taşmamayı öğrenirdi.
Bir akşamüstü, otobüsün cam kenarında oturan biri vardı. Dışarı bakıyordu, ama gördüğü şey dışarısı değildi. Melek Şinaz’dı. Elbisesi dizlerinde toplanmış, kelimeler gibi susuyordu. İçinden geçenleri kimse duymuyordu, ama herkes, tuhaf bir aşinalıkla, hissedebilirdi. Yanına oturmak isteyenler oldu, sonra vazgeçtiler; bazı mesafeler vardır, anlatılmaz, sadece anlaşılır.
Ve bir yerde değil, bir duruşta gördüm Suna’yı. Kalabalığın içinde değil, kalabalığa rağmen duruyordu. Omzuna aldığı şal, düşecek gibi bir hâlin eşiğinde bekliyor, ama düşmüyordu. Birinin söylediklerini dinlerken gözleri başka bir yerdeydi; sanki duyduğu ile düşündüğü hiçbir zaman tam olarak aynı yere gelmiyordu. Cevap vermedi… Ama konuşma, onunla tamamlandı.

O zaman anladım—

ben onları aynı yerde görmemiştim.

Hayatın farklı yerlerinde, aynı kadının farklı hâllerine rastlamıştım.
Biri hayata tutunuyordu, biri mesafesiyle var oluyordu, biri içinden geçenleri derinleştiriyor, biri durduğu yeri sessizce sabitliyordu. Aynı bedene aitmiş gibi duran bu hâller, aslında birbirine değmeden de bir bütün olabiliyordu. Belki de mesele, hangisinin kime ait olduğu değil, insanın hangi anında hangisine yaklaştığıydı; çünkü bazı günler Azize kadar sade, bazı anlar Perran kadar uzak, kimi vakit Melek Şinaz kadar içe dönük, kimi zaman da Suna kadar kararlı olabiliyordu insan.
Ve belki de bu yüzden, insan kendi adını her söylediğinde, içinden hangisinin cevap verdiğini ömrü boyunca tam bilemiyordu.

.

Arzu Leyal, dikGAZETE.com
YAZARIN DİĞER YAZILARI