Arzu Leyal, yazdı;
MADAME MARGARET’IN PANSİYONU
AYNASIZ ODA
Kasabanın eski tarafında, tramvay seslerinin artık uğramadığı sokaklardan birinde Madame Margaret’ın Pansiyonu vardı. Akşamları pencerelerinde sarı ışık yanar, yağmurlu günlerde kapısının önünde su birikirdi. Oraya gelenlerin çoğu adres sormazdı. Sanki yolu düşen herkes, o binayı daha önce bir yerde görmüş gibi davranırdı.
O sonbahar akşamı pansiyona gelen kadın da fazla konuşmadı. Şapkasını çıkarıp, resepsiyonun yanındaki askılığa astı. Madame Margaret kayıt defterini açmadı, isim sormadı. Çekmeceden eski bir anahtar çıkarıp uzattı. Anahtarın ucundaki küçük levhada yalnızca iki kelime yazıyordu:
Aynasız Oda.
Üçüncü kattaki koridor uzundu. Cilası yer yer dökülmüş ahşap zeminde ayak sesleri yankılanıyordu. Kadın, kapıyı açıp içeri girdiğinde odada tuhaf bir eksiklik hissetti. Bir yatak vardı. Bir gardırop, küçük bir yazı masası ve pencerenin önünde kadife döşemeli eski bir koltuk… Fakat aynalar yoktu.
İlk birkaç dakika bunun üzerinde durmadı. Sonra farkında olmadan aramaya başladı. Banyoya baktı. Çekmeceleri açtı. Gardırobun içini kontrol etti. İnsan bazen yüzünü görmek için değil, hâlâ orada olduğunu doğrulamak için aynaya ihtiyaç duyar.
Gece ilerledikçe odanın sessizliği başka şeyleri görünür kıldı. Çocukluğundan beri duyduğu cümleler birer birer zihninden geçti. “Ne uslu kız.”, “Ne güzel evlat.”, “Ne iyi eş.”, “Ne fedakâr kadın.” Hayatının büyük bölümünü bu tariflerin içinde yaşamıştı. Kendisine ait sandığı birçok şeyin, başkalarının ona verdiği isimlerden ibaret olduğunu ilk kez düşündü.
Pencerenin önündeki koltuğa oturduğunda dışarıda ince bir yağmur başlamıştı. Karşı apartmanın kararmış camlarına baktı. Eğer dünyadaki herkes susarsa, insan yine kim olduğunu bilebilir miydi? Kimsenin övmediği, eleştirmediği, beğenmediği ya da kınamadığı bir yerde, geriye ne kalırdı?
Gece yarısına doğru pencere camında silik bir yansıma gördü. Yaklaştı. Fakat cam, yüzünden çok karanlığı gösteriyordu. O an tuhaf bir düşünce geçti içinden. Belki de yıllardır kendi yüzüne değil, insanların gözlerinde oluşan suretine bakıyordu. Belki tanıdığını sandığı kişi, başkalarının çizdiği bir portreden ibaretti.
Sabah olduğunda odadan sessizce ayrıldı. Madame Margaret’a anahtarı uzatırken ikisi de konuşmadı. Bazı odalar insana cevap vermez; yalnızca doğru soruyu bırakır.
Sokağın köşesini dönerken bir vitrinin camında siluetini gördü. Durup bakmadı. Yoluna devam etti. Bazı insanlar ömürleri boyunca kendilerini görmek ister; bazıları ise bir gün, nihayet kendileri olmaya başlar. O sabah kasabanın üzerinde ince bir sis vardı. Madame Margaret’ın Pansiyonu çoktan gözden kaybolmuştu. Fakat Aynasız Oda’nın sessizliği, uzun süre onunla birlikte yürüdü.
*
MADAME MARGARET’IN PANSİYONU
DURMUŞ SAATLER ODASI
Madame Margaret o sabah anahtarı uzatırken hiçbir şey söylemedi. Anahtarın ucundaki pirinç levhada şu yazıyordu:
Durmuş Saatler Odası.
Kadın üçüncü kattaki koridoru geçip kapıyı açtı. Oda ilk bakışta sıradandı. Pencerenin yanında bir berjer, duvarda çiçek desenli eski bir duvar kâğıdı, küçük bir yazı masası… Fakat içeride tuhaf bir sessizlik vardı. Sanki odanın havası değil, zamanı bekliyordu.
Duvarlarda farklı boylarda saatler asılıydı. Birinin akrebi üçü gösteriyor, diğerinin yelkovanı onu yirmi geçiyordu. Başka bir saat, altıda durmuştu. Hiçbiri çalışmıyordu. Yine de odanın içinde belli belirsiz bir tik-tak sesi duyuluyordu.
Kadın pencereye yaklaştığında yıllar önceki bir ikindi vakti geldi aklına. Annesinin son kez el salladığı gün. O günden sonra mevsimler değişmiş, şehirler büyümüş, saçlarına birkaç beyaz düşmüş, nice sabahlar geçmişti. Fakat içinde bir saat hâlâ aynı yerde durmuştu.
“İnsan kayıplarıyla yaşamayı öğreniyor” derler. Belki doğrudur. Ama bazı vedalar öğrenilmez. Sadece insanın içine yerleşir. Evdeki eski bir sandalye gibi. Her gün önünden geçersiniz. Bir süre sonra görmez olursunuz. Fakat yerinin boşaldığını da unutmazsınız.
Kadın odadaki saatlere tekrar baktı. O an fark etti ki durmuş olan şey zaman değildi. Zaman durmadan akmıştı. Duran, onun bir parçaydı. Yıllardır geçmiş bir güne nöbet tutuyordu. Sanki hatırlamayı bırakırsa sevgisini de kaybedecekmiş gibi.
Pencerenin dışında çocuklar oynuyordu. Karşı kaldırımdan bir simitçi bağırarak geçiyordu. Bir serçe, yağmur oluğuna kondu. Hayat, her zamanki iştahıyla devam ediyordu. Ölümün en tuhaf tarafı buydu belki. Bir insan giderdi ama dünya gitmezdi. Sabah yine olur, çay yine demlenir, bir yerlerde mutlaka bir çocuk gülerdi.
Kadın odadan ayrılmadan önce duvardaki en büyük saate yaklaştı. Saat durmuştu ama camında pencerenin ışığı parlıyordu. İlk kez o gün, kaybettiği insanı geçmişte bırakmak zorunda olmadığını düşündü. Bazı sevgiler hatıralarda değil, yaşamaya devam eden günlerin içinde taşınırdı.
Aşağı indiğinde Madame Margaret, her zamanki yerinde oturuyordu. Kadın anahtarı masaya bıraktı. Dışarıda öğle güneşi, taş kaldırımların üzerine düşmüştü. Pansiyondan uzaklaşırken geriye dönmedi. Ardında bıraktığı şey bir oda değildi. Yıllardır kapısını kapatamadığı bir zamandı.