Arzu Leyal yazdı;
Planlı kırılışlar ve gerçek yaralar: Kintsugi’nin unutulan sırrı
Bugünlerde popüler kültür, Japonların kırık porselenleri altınla onarma sanatı olan Kintsugi’yi dilinden düşürmüyor. Atölyelerde katılımcılara kusursuz porselenler veriliyor, çekiçle kırdırılıyor ve ardından altınla birleştirmeleri öğretiliyor. Teknik kusursuz; fakat çoğu zaman eksik kalan, bu sanatın çağrıştırdığı varoluşsal anlam.
Bana göre Kintsugi’nin asıl ruhu, planlanmış bir kırılmada değil, hayatın beklenmedik darbelerinde saklıdır. Bir porselenin mutfakta yıllarca kullanıldıktan sonra ansızın elden kayıp kırılması ile sırf onarılmak için parçalanması aynı hikâyeyi anlatmaz. İlkinde zaman vardır, emek vardır, gündelik hayatın sessiz tanıklığı vardır. Kırık, yaşanmışlığın izidir.
İnsan ruhu da buna benzer. Kendimizi bilinçli biçimde hırpalamak bizi olgunlaştırmaz. Asıl olgunluk, hayatın bizi nerede, ne zaman ve nasıl kıracağını bilmeden yaşayabilmekte; kırılganlığımızı inkâr etmeden yol alabilmektedir. Çünkü cesaret, yaralanmayı seçmekte değil, yaralanma ihtimaline rağmen yaşamaya devam edebilmektedir.
Belki de Kintsugi’nin bize hatırlattığı en derin şey budur: Altın, kırığı değerli kılmaz. Altın, zaten yaşanmış olan hikâyeyi görünür kılar. Yaralarımızın asaleti de onları istemiş olmamızdan değil; onlara rağmen bütünlüğümüzü yeniden kurabilmiş olmamızdan doğar.