Arzu Leyal, yazdı;
Sana emanet...
Bir insanın iyi bir pilakiyi neden sevdiğini anlatmasıyla, iyi bir şiiri neden sevdiğini anlatması arasında aslında çok fark yok.
İlk bakışta biri mutfakla, diğeri edebiyatla ilgilidir. Birinin içinde fasulye vardır, diğerinin içinde kelimeler. Fakat biraz dikkatle bakınca ikisinin de aynı yerden doğduğunu fark ederiz.
Hiç kimse bir pilakiyi yalnızca fasulye olduğu için sevmez. Tıpkı hiç kimsenin bir şiiri yalnızca kelimelerden oluştuğu için sevmediği gibi. Sevdiğimiz şey çoğu zaman malzemenin kendisi değildir. Malzemenin taşıdığı hayattır.
İyi bir pilakinin altın rengine bakarken çocukluğunun yaz akşamlarını gören insanlar vardır. Kerevizin neredeyse hissedilmeyen kokusunda eski mutfakları duyanlar vardır. Zeytinyağının yüzeyde bıraktığı parlaklıkta bir annenin ya da büyükannenin sofrasını hatırlayanlar vardır.
Şiirde de olan budur.
Bir dizeyi sevdiğimizi söyleriz. Oysa sevdiğimiz şey çoğu zaman o dizenin açtığı kapıdır. Bazı şiirler bizi hiç gitmediğimiz yerlere götürür, bazı yemekler ise hiç unutamadığımız yerlere.
Bu yüzden iyi yapılmış bir yemekle iyi yazılmış bir metin arasında düşündüğümüzden daha fazla akrabalık vardır. İkisi de dünyayı biraz daha dikkatli görmemizi sağlar. İkisi de bize yalnızca bir tat ya da bir anlam vermez; bir bakış kazandırır.
Çünkü aslında ikisi de aynı şeyi tarif etmeye çalışmaktadır:
Dünyayla kurdukları ilişkiyi.
Belki de zevk dediğimiz şey, yıllarca sandığımız gibi bir tercih listesi değildir. İnsan olgunlaştıkça sevdiği şeylerin rastgele seçilmediğini fark ediyor. Bir kahve fincanı, bir şiir, eski bir taş bina, iyi yapılmış bir pilaki ya da yıllardır vazgeçemediği bir parfüm… Bunların her biri dışarıdan bakıldığında birbirinden tamamen farklı görünür. Oysa dikkatle bakıldığında hepsinin aynı yere çıktığı anlaşılır: İnsanın dünyayla kurduğu ilişkiye.
Bir insanın nelerden etkilendiğini öğrenmek istiyorsanız ona ne iş yaptığını, nerede yaşadığını ya da hangi okullardan mezun olduğunu sormanız gerekmez. Bazen sevdiği yemekleri dinlemek yeterlidir. Çünkü insanın zevki çoğu zaman karakterinin sessiz biyografisidir. Kimi güçlü ve keskin tatların peşinden gider, kimi uzun uzun kaynamış sade bir çorbanın içinde huzur bulur. Kimi kalabalık ve parlak mekânlarda kendini evinde hisseder, kimi öğleden sonra ışığının vurduğu eski bir pencerenin önünde.
Bu yüzden bir parfümü neden sevdiğimizi açıklamaya çalışırken aslında yalnızca kokudan söz etmeyiz. O kokunun açtığı manzaralardan söz ederiz. Kimi zaman taş bir evin gölgesine düşer yolumuz, kimi zaman limon ağaçlarının arasından geçen bir patikaya. Bazı kokular tenimizde durmaz; bize bir iklim, bir mevsim, hatta yaşayamadığımız bir hayatın ihtimalini taşır.
Yemekler de böyledir. İyi yapılmış bir yemeğin değeri yalnızca kullanılan malzemede aranmaz. Bir pilakiyi unutulmaz kılan şey fasulyenin kendisi değildir; yıllardır aynı özenle kurulmuş sofraların, mutfaklarda tekrar edilen hareketlerin ve kuşaktan kuşağa aktarılan dikkat duygusunun tabağa sinmiş olmasıdır. Bu yüzden bazen son derece mütevazı bir yemek, en gösterişli davet sofralarından daha uzun süre hafızada kalabilir.
Sanırım zamanla fark ettiğim şey şu oldu: İnsan ihtişamdan çok ihtimama bağlanıyor. Özenin olduğu yerde bir ağırlık, bir samimiyet oluşuyor. Bir dostlukta da böyle, bir evde de bir yemekte de. Yıllar sonra hatırladığımız şeyler çoğu zaman nesneler değil; onların etrafında kurduğumuz ilişki oluyor. Bir akşam yemeğinin tadını değil, o akşamın hissini hatırlıyoruz. Bir şiirin bütün dizelerini değil, içimizde açtığı kapıyı. Bir kokunun notasını değil, bizi götürdüğü yeri.
Belki de hayatın bize sunduğu en büyük armağan, bütün bunları fark edebilmektir. Bir tabağın içinde bir mevsimi, bir kokunun içinde bir sokağı, bir şiirin içinde bir ömrü, bir insanın sözlerinde onun kalbini görebilmek… Çünkü dünya, çoğu zaman göründüğünden daha büyük değil, daha derindir. Ve insan o derinliği fark etmeye başladığında, hayat da ona kendini biraz daha cömertçe açar.
Çünkü;
Yaşama sevinci budur.