Arzu Leyal yazdı;
Kalp kendine söylediği şeyi yaşar
Bazı şeyler yalnızca başımıza gelmiyor galiba.
Bazı duyguları fark etmeden içimizde büyütüyoruz. Sessizce.
Bir pencerenin önünde unutulmuş saksılar gibi… Kimse görmüyor ama kök, aşağı doğru çalışmaya devam ediyor.
Sonra bir gün hayat dönüp bize kendi içimizi gösteriyor. Bazen bir insanla. Bazen tek bir cümleyle. Bazen küçücük bir kırgınlıkla.
İlk refleksimiz çoğu zaman karşı tarafı suçlamak oluyor.
Çünkü insanın kendine dönmesi kolay değil.
Başkasının kusuru, kendi gölgemizden daha konforlu geliyor.
Oysa niyet dediğimiz şey yalnızca iyi dileklerden ibaret değil. Daha derin bir yerden çalışıyor. İnsan bazen neyi neden istediğini kendinden bile saklıyor.
Sevilmek isterken hükmetmek istemek gibi.
Yardım ederken görünmeyi beklemek gibi.
Sessiz kalıp yine de anlaşılmayı ummak gibi…
Kalbin çok katlı bir ev olduğunu düşünüyorum ben.
Bazı odaları ışık alıyor. Bazılarıysa yıllardır kapalı.
Ve insan en çok uğramadığı yerden sınanıyor.
Belki de bu yüzden aynı duygular, farklı yüzlerle tekrar tekrar geliyor hayatımıza.
Çünkü kader bazen yeni bir hikâye getirmiyor; eski niyetin başka bir suretini getiriyor yalnızca.
Kalp değişmeyince, hayat sadece dekor değiştiriyor.
Modern zamanların en büyük yorgunluğu da burada biraz.
Sürekli dışarıya bakıyoruz. Kim ne dedi, kim ne yaptı, kim neden eksik sevdi…
Oysa insan bazen başına gelenlerden önce içindeki dili duymalı.
Çünkü kalp, kendine nasıl konuşuyorsa, hayat da biraz öyle cevap veriyor.
Tasavvuf metinlerinde eski bir düşünce dolaşır:
“İnsan, niyetinin içinde yaşar.”
Ne kadar doğrudur bilmiyorum ama yaş aldıkça şunu fark ediyor insan:
Bazı kırgınlıkların kökü dışarıda değil.
İçeride yıllardır konuşan küçük bir ses var.
“Yetersizim” diyen.
“Sevilmeyeceğim” diyen.
“Hep eksik kalacağım” diyen…
Hayat bazen o sesi susturmuyor.
Görünür kılıyor.
Ve ego dediğimiz şey de çoğu zaman bağırarak gelmiyor zaten.
İyilik kılığında geliyor. Haklılıkla geliyor. Kırılmışlıkla geliyor. Fazla fedakârlıkla geliyor.
İnsan bazen en çok kendi masumiyetinin içinde kayboluyor.
Belki olgunluk biraz da budur:
Her olayda hemen bir suçlu aramak yerine, kendi içine dönüp sessizce şunu sorabilmek:
“Ben bu hayata hangi niyetle baktım?”
Geçenlerde kahve yapmıştım. Sonra başka şeylere daldım işte. Kitabın arasına telefon girdi. Telefondan bir şarkı. Şarkıdan eski bir anı…
Döndüğümde kahve soğumuştu.
Yine de içtim.
Sanırım bazı şeyler bekleyince bozulmuyor.
Sadece gerçek tadını veriyor.