Arzu Leyal yazdı;
İçeride kimse var mı?
Yalnızlık üzerine çok şey söyleniyor ama bazı yalnızlıkların söze pek ihtiyacı yok. Onlar bir eksiklikten doğmuyor, kimsenin gidişiyle başlamıyor, kalabalığa küsmüyor. İnsan bir gün kendi içinde daha uzun kalabildiğini fark ediyor. Sessizlik uzadığında eli hemen telefona gitmiyor, günü dolduracak birilerini aramıyor, kendi varlığı başına kalmış bir şey gibi gelmiyor. Dışarıdan bakıldığında yalnızdır. Kendisi bilir; içeride biri var.
Bu, insanın kendisiyle ilk karşılaşması da sayılmaz. Yıllardır aynı bedende yaşadığı, aynı aynaya baktığı, aynı ismi taşıdığı biriyle ne zaman tanıştığını kim söyleyebilir? Yine de bir vakitten sonra başka türlü bir yakınlık başlıyor. Kendi düşüncelerinden sıkılmadığını, sessizliğinin seni rahatsız etmediğini, kimseye anlatmadan geçirdiğin saatlerin hayatından eksilmediğini anlıyorsun. Kendine katlanmıyorsun artık. Kendinle kalıyorsun. İkisinin arasındaki farkı da en iyi, bunu yaşayanlar biliyor.
İnsan kendisiyle baş başa kaldığında yalnızca kendisine rastlamıyor. Üzerine yıllar içinde eklenenlerle yaratılıştan getirdiklerini de ayırmaya başlıyor. Başkalarının beklentileri, öğrenilmiş roller, iyi görünmek uğruna gösterilen zoraki iyilikler, vakti gelmeden kurulmuş planlar, çoktan eskimiş kurallar… Hepsi aynı anda çıkıp gitmiyor elbette. Yalnızca sesleri azalıyor. O sesler çekildikçe insan kendi yaratılışına biraz daha yaklaşıyor. Kendini yeniden kurmuyor; kendisine ait olmayanların arasından çıkıyor.
Bu hâlin insana kattığı tuhaf bir serbestlik de var. Her yere yetişmek zorunda değilsin. Her davete gitmek, her yanlış anlaşılmayı düzeltmek, her sessizliği açıklamak gerekmiyor. Birilerinin gözünde iyi kalmak için kendine karşı kötü davranmanın ne kadar yorucu olduğunu da görüyorsun. İyilik, başkalarının senden beklediği bir rol olmaktan çıkıyor. Sevgi mecburiyetten, yakınlık alışkanlıktan, mesafe cezadan ayrılıyor. İnsan kendi içinde kaldıkça neyi gerçekten istediğini daha az gürültüyle duyuyor.
Bunu yaşayanlar yalnızlığı bir üstünlük gibi taşımaz. Kalabalığı küçümsemez, insanlardan vazgeçmez, sevgiyi gereksiz bulmaz. Sofralara oturur, dostlarını özler, bir sesin gelişine sevinir. Fakat artık her boşluğu biriyle doldurmaz. Çünkü boş sandığı yerin boş olmadığını görmüştür. Kendi varlığını bir bekleme salonu gibi yaşamaz. Birinin gelmesini beklerken başlamayan bir hayatı yoktur. Kapı çalarsa açar, çalmazsa içerideki hayat yine devam eder.
Bu yüzden anlamlı yalnızlık biraz nasip gibi gelir bana. Kimseye tarif edilerek verilemez, yöntemleri sıralanamaz, daveti çıkarılamaz. Onu yaşamamış olana anlatmaya çalışmak da gereksizdir. Bu yazı zaten onlara değil. Bir akşam evinde tek başına otururken eksik hissetmeyenlere, kendi düşüncesinin peşine düşüp saatleri unutanlara, sessizliğinde büyüyenlere, kendisiyle kaldıkça dünyadan kopmak yerine yaratılışına biraz daha yaklaşanlara… Onlar bu hâli tanır. Birbirlerini de tanırlar.
Bir zaman sonra insan şunu fark ediyor: Yalnız kalmamış. Kendisine kalmış. Üstelik orada, bütün beklentilerden ve kalabalığın insana durmadan kim olması gerektiğini söyleyen seslerinden uzakta, yabancı biriyle karşılaşmamış. Uzun zamandır bekleyen, ihmal edilmiş, üzeri biraz örtülmüş ama hep orada olan biriyle nihayet aynı odada oturabilmiş. Ve galiba bu yalnızlığın en güzel tarafı, kapıyı kapattığında içeride kimin kaldığını artık biliyor olmak.
İçeride biri var...