Arzu Leyal yazdı;
Kaybola…
Kaybola, çünkü bulunduğun yer sana ait değil artık.
Üzerine giydiğin kelimeler dar geliyor, bak, omuzların düşmüş cümlelerinden.
Bir insan kendine fazla geldiğinde başlar kaybolmak, fazla bildiğinde, fazla gördüğünde, fazla sustuğunda.
Ve bazen en çok da kendini en doğru sandığında.
Kaybola…
Çünkü yol dediğin şey düz değildir, biraz unutmak ister, biraz da kendini yanlış bilmek.
Didem’in cebine koyduğu o kırık kalem gibi sen de yazmayı bırak bir an, çünkü bazı cümleler yazılmaz, kaybolur.
Ve sen kaybolurken,
bir yerlerde bir çocuk ağlamayı bırakır,
bir kadın içinden “geçti” der,
bir adam ilk defa kendine bakar aynada.
Hiç tanımadığın hayatlara değersin belki, kendi yokluğunun içinden.
Ama sakın korkma—
çünkü kaybolmak, yok olmak değildir.
Kaybolmak, izini Allah’a bırakmaktır biraz.
Yunus der ki; “benim adım dertli dolap” ve döner durur kendi içinde, suyu ararken su olur.
İbn Arabi, bir yerden bakar sana; “kaybolduğun yer, bulunduğun yerdir” der gibi, çünkü varlık dediğin şey göründüğün yer değil, çekildiğin yerdir.
Ve sen, çekildikçe derinleşen bir şeysin.
Belki de bütün mesele, kendinden eksilmeden kaybolabilmekte.
Birinin gözünde silinmeden, kendi gözünden taşmadan.
Arka, herkes bulunmak istiyor bu çağda, bir tek kaybolanlar kendini buluyor.
Kaybola…
ama öyle dağılma,
öyle savrulma değil bu—
bir merkeze doğru çözül.
Adını bırak,
hikâyeni bırak,
hatta bazen haklılığını bile bırak.
Çünkü insan en çok haklıyken kaybolamaz.
Ve en çok kaybolduğunda yaklaşır hakikate.
O yüzden;
kaybola yazmak gerekir—
sözün seni bölmemesi için.
Kaybola yazmak…
Bir tür emanettir belki, kendini kendinden saklamak ama hakikate açık bırakmak.
Ve en sonunda şunu fark edersin:
En iyi yazılar okunmak için değil, kaybolmak içindir.