Mehmet Yıldırım yazdı;
Terörle mücadeleden bölgesel güce: Türkiye’nin yeni güvenlik mimarisinin eşik noktası
Geçtiğimiz günlerde kıdemli gazeteci Ruşen Çakır’ın Medyascope adına Kandil’e giderek, PKK Çatı Terör Örgütünün lider kadrosundan Duran Kalkan ile gerçekleştirdiği röportaj; yalnızca bir yayıncılık faaliyeti veya bir terör örgütü yöneticisinin beyanatı olmanın ötesindedir.
Ortadoğu’da Gazze’den Suriye’ye; Irak’tan İran’a kadar uzanan hatta eski dengeler yıkılıp yeni jeopolitik haritalar çizilirken; bu söyleşi, bölgesel aktörlerin sahadaki gidişatı nasıl okuduğunu gösteren somut bir veri sunmaktadır.
Ancak bu mülakatı Türkiye’nin stratejik aklı, "Terörsüz Türkiye" hedefi ve bölgesel güç olma perspektifi ekseninde analiz ettiğimizde; karşımıza hem kritik fırsatlar hem de ihmal edilmemesi gereken ciddi riskler çıkmaktadır.
Öncelikle şunu belirtelim; Ruşen Çakır, Kandil’e röportaj için giderken devletten herhangi bir izin almadığını beyan etti. Elbette izin almasını gerektirecek bir durum yok fakat en azından yol güvenliğinin tesisi için ilgili birimlere muhakkak bilgi verilmiştir. Yani devlet, bu röportajın yapılacağından haberdar olmuştur.
"Terörsüz Türkiye": Kalıcı fesih mi, stratejik bir mola mı?
Röportajda öne çıkan temel boyut; silahlı eylemlerin durdurulduğu, askeri yöntemin tıkandığı ve siyasal zemin vurgusuydu. Duran Kalkan’ın bölgesel konjonktürün değiştiğine dair okuması, örgütün sahadaki sıkışmışlığını ve askeri aracın işlevsizleştiğini kabul ettiğini göstermektedir.
Türkiye’nin "Terörsüz Türkiye" vizyonundaki temel hedef, terör örgütünün tamamen tasfiye edilmesidir. Ancak Kandil’in söylem dili farklı bir stratejiye işaret ediyor: Örgüt kendini lağvetmekten ziyade, konjonktür gereği silahı bir araç olarak dondurmaktadır.
Kalkan’ın örgütün dönüşümü ve yasal zemin talepleri, sahada sağlanan askeri üstünlüğün masada bir "siyasal garantörlük" pazarlığına dönüştürülmek istendiğini gösteriyor. Türkiye açısından kırmızı çizgi nettir: Terörsüzleşme, örgüt yapısının yasal siyaset alanına entegre edilmesiyle değil; silahlı yapının, ideolojik aygıtların ve jeopolitik tehdit unsurlarının eksiksiz tasfiyesiyle mümkündür. Aksi bir senaryo, bu süreci stratejik bir yanılsamaya dönüştürür.
Bölgesel güç perspektifi ve sınır ötesi denklem…
Türkiye; milli savunma sanayii hamleleri, TSK-MİT-Dışişleri entegrasyonu ve Irak ile Suriye’nin kuzeyindeki derinlikli üs alanlarıyla "Tehdidi Kaynağında Yok Etme" doktrinini başarıyla uyguladı. Bu konsept, Ankara’yı bölgesinde kural koyucu bir aktör konumuna taşıdı.
Tam da bu noktada sorulması gereken temel soru şudur: Türkiye, bu bölgesel dönüşümün yön vereni mi olacak, yoksa sonuçlarına katlananı mı?
Türkiye, silahlı terör mücadelesini bitirmek üzereyken; geniş katılımlı Terörsüz Türkiye arayışına gitti. Örgüt, binlerce militanını kaybetmesine rağmen sayı azalsa da sivil Kürt halkından militan devşirmeye devam etmekte. Elbette küresel güçlerin desteği ile bu süreci devam ettirme kapasitesine sahip.
Eğer "Terörsüz Türkiye" arayışı, Suriye’nin kuzeyindeki veya Irak’taki otonom/silahlı yapıların varlığının zımnen kabullenilmesi pahasına yürütülürse bu durum, Ankara’nın bölgesel güç iddiasıyla çelişir. Sınır başucunda kontrol dışı yapılara alan açan bir devlet, bölgesel güç olma kapasitesini kendi sınırları içinde sınırlandırmış olur.
Öcalan merkezcilik ve güvenlik mimarisi riskleri…
Söyleşide dikkat çeken bir diğer unsur; örgüt kanadının tüm süreci ve karar alma mekanizmasını tek bir aktöre —İmralı’ya— endekslemesidir. Kalkan’ın kararların uygulanmasında tek yetkilinin Öcalan olduğunu belirtmesi, örgüt hiyerarşisini devlete bir ön şart olarak sunma çabasıdır.
Devletin kurumsal istihbarat, teknolojik kapasite ve kesintisiz saha baskısı üzerine kurduğu güvenlik mimarisinin, tek bir şahsın siyasi kararlarına bağımlı kılınması, son derece kırılgan bir zemin yaratır. Konjonktür değiştiğinde bu durum, Türkiye’nin aleyhine kullanılabilecek askeri ve politik bir kaldıraç kartına dönüşebilir.
Sonuç: Sahadaki üstünlük masada korunmalıdır!..
Ruşen Çakır’ın Kandil röportajı, örgütün teslim olmadığını; bölgesel dinamikleri ve küresel aktörlerin hamlelerini göz önünde tutarak kendisine yeni bir "siyasal koruma alanı" aradığını net bir şekilde belgelemiştir.
Duran Kalkan, NATO’nun Türkiye için tehdit olduğunu ve NATO’nun Ortadoğu’da savaşı öncelediğini belirtirken aynı NATO üyelerinin PKK’ya silah, askeri/siyasi eğitim ve lojistik destek yaptığını es geçmiştir.
Ruşen Çakır, bir gazetecilik örneği olarak önemli bir söyleyişi gerçekleştirdi. Bazılarına göre, terör propagandası yaptığı ve PKK’nın sivil katliamlarını dile getirmediğini söylemesi askıda kalmaktadır. Zaten bu bilinen bir gerçek.
PKK’nın kurucu kadrolarında Türk kökenli bireylerin yer alması; Kürtlerin hakkını aradığını iddia eden örgüt için bir çelişki olarak görülmeli. Fakat terör örgütünün kurucu lideri Abdullah Öcalan, bu duruma karşı bir söylem geliştirerek örgütün farklı etnik kimlikli tabana yayıldığını iddia etmiştir.
Duran Kalkan, Türkmen kökenli olduğunu belirterek; “Türkiye Devrimci Sosyalist Mücadele”nin devamı olduklarını vurgulamıştır. Ona göre, sivil PKK; siyasallaşma sürecinde sosyalist mücadeleye yasal olarak devam edecek.
Şuna dikkat edilmelidir; sağ, muhafazakâr, milliyetçi ve İslami siyasi hareketin karşısında PKK yasal alternatif değildir. Türkiye’nin demokratikleştirilmesi PKK’nın uhdesinde değildir. Nihayetinde örgüt tamamen kendini fesih ederek yasal kimliğe bürünüp, siyasi arenada sadece sıradan bir aktör olarak görülmelidir.
Türkiye Cumhuriyeti, terörle mücadeleyi kararlılıkla sürdürürken, milletinin birlik ve beraberliğini, hukukun üstünlüğünü ve demokratik siyaset zeminini esas almaktadır. Devlet ilke olarak yalnızca terörün tamamen bitirilmesini ve koşulsuz silah bırakmayı muhatap alır. Silahın ve şiddetin hiçbir meşruiyeti yoktur. Örgütün bölgedeki jeopolitik dengeleri veya "kendini savunma" bahanesini öne sürerek şarta bağladığı tutum bir samimiyet göstergesi değildir. Türkiye'nin geleceği, terör örgütlerinin söylemleriyle değil, millet iradesi, anayasal düzen ve demokratik kurumlar üzerinden şekillenecektir.
Türkiye, bugün stratejik bir eşiktedir. Bölgesel liderlik konumu; askeri ve güvenlik tedbirlerinin yanı sıra hukuk, demokrasi, ekonomik kalkınma ve toplumsal bütünleşmeyi pekiştiren politikalarla kalıcı hale gelebilir. Dışarıda oyun kurucu olmanın ilk şartı, içeride sarsılmaz bir toplumsal bütünlüğe sahip olmaktır.
Unutulmamalıdır ki; sahada askerî, istihbarî ve teknolojik olarak elde edilen stratejik üstünlük, masa başındaki esnek pazarlıklara kurban edilmemelidir. "Terörsüz Türkiye" hedefi, ancak devletin üniter yapısını, sınır güvenliğini ve egemenlik haklarını eksiksiz pekiştirdiği takdirde Türkiye'yi 21. yüzyılın başat bölgesel gücü yapacaktır.