Gücün aynasında Türkiye: Komşuluk, vicdan ve devlet aklı
Tarihe bakmak, tarihi okumak kolay değildir. Çünkü tarih yalnızca kazananları değil; acele edenleri, öfkeyle karar verenleri ve yanlış zamanda yanlış yerde duranları da kaydeder. Tarih, kaybedenleri de yazar.
Türkiye’nin dış politikadaki asıl sınavı da tam burada başlar: Gücünü aynaya baktığında ne kadar dürüst görebildiğiyle. Aynada yansıyan ne?
Bu coğrafyada komşularla barış içinde yaşanmış dönemler oldu. O dönemleri mümkün kılan şey ne silah üstünlüğüydü ne de ekonomik kudret. Asıl belirleyici olan; karşılıklı saygı, adalet duygusu ve ortak zemini koruyabilme çabasıydı. Dostluk, benzerliklerden değil; farklılıkları ötekileştirmeden birlikte yaşayabilme iradesinden doğar.
Bugün “güç” kelimesini çok kullanıyoruz. Ancak gücü yalnızca askeri envanterde, sert söylemlerde ya da caydırıcılık iddiasında aramak, bizi yanıltır. Kalıcı güç; adaletten sapmayan bir duruşta, ferasetli bir devlet aklında ve vicdanla desteklenen bir meşrutiyette saklıdır. Paranın satın alamadığı, silahın susturamadığı bir güç.
Toplumu ayrıştırmak kolaydır; çünkü her insanın parmak izi farklıdır. Zor olan ise bu farklılıkların üzerinde yükselen ortak insanlık zeminini koruyabilmektir. İnanç dünyamızın/İslam’ın merkezindeki tevhid anlayışı da tam olarak bunu anlatır: Ayrıştırarak değil, birleştirerek ayakta kalmak.
Dış politika duygularla değil, akılla yürütülür. Kısa vadede alkış alan kararlar, uzun vadede ağır bedeller doğurabilir. Devlet aklı; gerektiğinde acı ilacı içebilmeyi ama zehirle ilaç arasındaki farkı da ayırt edebilmeyi zorunlu kılar.
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey reflekslerle değil, ilkelerle hareket eden bir dış politika anlayışıdır. İnançlı olmak, öfkeyle karar vermek değildir. Güçlü olmak, her masaya yumruğu vurmak hiç değildir. Asıl güç; yanlışta ısrar etmemek ve doğruyu savunurken bedel ödemeyi göze alabilmektir.
Bugün dünya, derin bir kırılma sürecinden geçiyor. Mevcut uluslararası sistem, eş zamanlı jeopolitik ve hibrit krizler karşısında yetersiz kalıyor. Kurala dayalı çok taraflılık aşınırken, çıkar merkezli yaklaşımlar öne çıkıyor. Batı merkezli paradigma sorgulanıyor; Küresel Güney’i de içine alan yeni arayışlar yükseliyor. Ancak eski düzen çözülürken, yenisi henüz tam olarak kurulmuş değil.
İşte bu belirsizlik ortamında her devlet, yeni döneme avantajlı girmek için hamle yapıyor. Türkiye de “Türkiye Yüzyılı/ Türkiye Ekseni” vizyonu çerçevesinde çok boyutlu ve dengeli bir dış politika izlemeye çalışıyor. Sadece sınırlarımızda değil, uzak coğrafyalarda da krizler sınırlarımıza dayanmadan çözülmeye çalışılıyor. Bu yaklaşım, geniş bir jeopolitik perspektif kadar stratejik sabır da gerektiriyor.
Türkiye’nin tarihsel bir avantajı var: Kendine özgü bir vizyon geliştirme kabiliyeti. Tuğrul Bey’den Nizamülmülk’e, Selahaddin Eyyubi’den Osman Gazi’ye, Akşemseddin’den Sultan Fatih’e, Sultan Abdülhamid’den günümüze uzanan miras; statik bir geçmiş değil, stratejik değer üreten dinamik bir hafıza sunuyor.
Ahmet Yesevi, Kaşgarlı Mahmud, Hacı Bektaş Veli, Hacı Bayram Veli, Mevlana Celaleddin bu çoğulcu medeniyet havzasını harmanladı. Bu medeniyet havzası, Türkiye’yi belirsizlikler çağında müstesna bir konuma yerleştiriyor.
Büyük Türk düşünürü Farabi’nin “Erdemli Şehir” tasavvuru da bu noktada anlamlıdır. Akıl, erdem ve adalet üzerine kurulu bir düzen… Aşırılıklardan uzak, dengeyi esas alan, güvenliği özgürlükle, zenginliği adil paylaşım ile birlikte düşünen bir anlayış. Böyle bir perspektif, sadece iç barışı değil; küresel adaleti de hedefler.
Bugün Türkiye’nin yumuşak gücü; dizilerden, mutfaktan ya da kültürel cazibeden ibaret değildir. Asıl çekim gücü, kriz anlarında adaletin safında durabilme yeteneğidir. Güçlü olmak; masaya yumruğu vuran değil, masanın adaletle kurulmasını sağlayan olmaktır.
Bugün alınan her karar, sadece bugünü değil; yarının tarih kitaplarını da yazıyor. O kitaplarda Türkiye’nin adı adaletle mi, yoksa aceleyle mi anılacak?
Asıl soru budur.
Unutulmamalıdır ki; en büyük güç, haklı olmanın verdiği sükûnettir. Türkiye'nin yumuşak güç kapasitesi, sadece dizileriyle veya mutfağıyla değil; kriz anlarında adaletin safında durabilme yeteneği ile tahkim edilecektir. Güçlü olmak, masada yumruğu vuran değil, masanın adaletle kurulmasını sağlayan olmaktır. İnanç ve doğruluk, bir devletin dış politikasındaki en maliyetsiz ama en etkili yatırım aracıdır.
"Güç silahta değil, Hak'tadır" tespiti, teknik anlamda bir "Normatif Güç" tanımıdır. Bir devletin dış politikasındaki meşruiyeti, attığı imzanın arkasındaki ahlaki tutarlılıkla doğru orantılıdır. Askeri bir sevkiyat veya mali bir yardım kısa vadeli sonuçlar verebilir; ancak "basiretsiz idarecilerin düştüğü gaflet" olarak tanımlanan stratejik hatalar, ülkenin on yıllar boyunca inşa ettiği "güvenilir aktör" imajını bir gecede yerle bir edebilir.
Bugün verilen kararlar, Türkiye’nin bölgesindeki "vicdani liderlik" vasfını ya tescil edecek ya da bu potansiyeli konjonktürel hırslara kurban edecektir. Unutulmamalıdır ki; en büyük güç, haklı olmanın verdiği sükûnettir.