?>

Üstü çizilmiş kadınları nereden bilecektik?

Mehmet Yıldırım

7 saat önce

Üstü çizilmiş kadınları nereden bilecektik?

Türkiye, bazı tarihlerle konuşur.
28 Şubat 1997’de onlardan biri. Hafızamızda “28 Şubat Kararları” ve dönemin güçlü komutanlarından Çevik Bir’in dillendirdiği “bin yıl sürecek” sözüyle yer etti. Aradan yaklaşık otuz yıl geçti. Ama o günler hâlâ yalnızca bir tarih değil; bir duygu, bir kırılma ve bir tartışma alanı.
Son günlerde iki ayrı yazı bu tartışmayı yeniden alevlendirdi. Biri Serbestiyet’te yayınlanan ve Berat Özipek imzasını taşıyan “Üstü çizilmiş kadınlar”. Diğeri ise dikGAZETE yazarı Güven Akıncı’nın kaleme aldığı “Nereden bilecektik?” başlıklı yazı.
İki metin de aynı dönemi merkeze alıyor; fakat biri hafızayı mağdurlar üzerinden diri tutmaya çalışırken; diğeri geçmiş ile bugünü kıyaslayarak bir siyasal muhasebe yapıyor. 

Travmanın Adı: 28 Şubat…

Serbestiyet’teki “Üstü Çizilmiş Kadınlar” yazısı, 28 Şubat’ın doğrudan mağdurları üzerinden bir tarihsel kayıt sunuyor. 28 Şubat Süreci, literature “postmodern darbe” olarak geçti. Seçilmiş hükümetin askerî ve bürokratik vesayet baskısıyla tasfiye edilmesi, demokrasinin sınırlarının fiilen daraltılması anlamına geliyordu. Ancak mesele yalnızca bir hükümet değişikliği değildi; bir zihniyet iklimiydi.
Başörtüsü yasağı bu iklimin en görünür simgesiydi. Üniversite kapılarında eğitim hakkı engellenen genç kadınlar, mezuniyetlerine aylar kala okuldan uzaklaştırıldı. Kamu kurumlarında çalışmak isteyenler “ikna odaları”ndan geçirildi. Yükseköğretim Kurulu kararları, katsayı uygulaması, imam hatip ve meslek lisesi mezunlarının üniversite yolunu fiilen kapattı. Yüksek Askerî Şûra kararlarıyla savunma hakkı olmaksızın ordudan ihraç edilenler oldu.
O dönemin medyası brifinglerle hizaya sokulmuş manşetler atıyor, yargı Millî Güvenlik Kurulu kararlarının gölgesinde hareket ediyordu. Baskıyı yalnızca cezaevi sayılarıyla ölçmek yanıltıcıdır; kamusal alandan dışlanma, meslekten men edilme ve sistematik itibarsızlaştırma da baskının başka biçimleridir.

Nostalji mi, mukayese mi?

Güven Akıncı’nın yazısı ise farklı bir yerden sesleniyor. Bugünün Türkiye’sindeki sıkışmışlık hissi üzerinden 90’lara dönüp soruyor: “Nereden bilecektik?Ona göre o dönem; bugüne kıyasla daha medeni, daha hesap verebilir, daha özgürlükçüydü.
Bu yaklaşım, tarihsel hafızanın seçiciliğini hatırlatıyor. İnsan zihni; bugünün sorunları karşısında geçmişin bazı sert köşelerini törpüleyebilir. “Meydanlar bizimdi” denilen günler, gerçekten de canlı bir sokak siyasetine sahipti. Fakat aynı 90’lar, faili meçhullerle, gözaltında kayıplarla, olağanüstü hâl uygulamalarıyla da anılıyordu. Bir kesimin özgürlüğü başka bir kesimin sessizliğine dayanıyorsa, orada bütünlüklü bir özgürlükten söz etmek zor.
İnsanlar o dönemde fikirlerinden dolayı nadiren cezalandırılırken, şimdi binlerce muhalifin tek adam rejiminin gölgesinde olduğu vurgulanıyor.

Bugünün tartışması…

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde 2018’den bu yana uygulanan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi; kuvvetler ayrılığı, denge-denetleme mekanizmaları ve ifade özgürlüğü başlıklarında yoğun eleştirilere konu oluyor. Yargı bağımsızlığı, medya sahipliği yapısı, ekonomik kırılganlık ve toplumsal kutuplaşma; sistemi beğenmeyenler ve muhalefetin sıkça dile getirdiği sorun alanları.
Dünün mağdurlarının bugün iktidar olması, tarihin ironilerinden biri. Fakat mesele kişilerin kim olduğu değil; kurumların ne kadar güçlü olduğu, hukukun ne kadar bağımsız işlediği ve toplumun ne kadar çoğulcu kalabildiği.
Türkiye’nin kronik sorunu belki de burada düğümleniyor: Anayasanın tam anlamıyla sivil ve kapsayıcı bir zemine oturtulamamış olması. Her on yılda bir, bir önceki dönemi aratacak yeni bir düzen kurma kısır döngüsü…

Hafıza ile yüzleşmek!..

28 Şubat’ı romantize etmek de bugünü toptan mahkûm etmek de kolay. Zor olan ise ilkesel bir çizgide kalabilmek. Dün kimin hakkı çiğnendiyse ona da bugün kimin hakkı çiğneniyorsa ona da aynı mesafede durabilmek.
Bugünün Türkiyesi; 28 Şubat Türkiyesine göre fersah fersah ileride.
Toplumsal hafıza seçici olabilir; ama adalet seçici olamaz. Geçmişin mağduriyetlerini unutarak ilerlemek mümkün değil. Türkiye’nin yeniden inşası geçmişi unutarak devam edemez.
Belki de asıl soru şu: Neden her dönemi bir öncekine göre kıyaslayarak konuşuyoruz? Neden kalıcı, evrensel ve kişilere bağlı olmayan bir hukuk düzenini kurmakta zorlanıyoruz?
28 Şubat bazıları için bir tarih, bazıları için hayatın ortasına düşmüş uzun bir gölge. O gölgeyle yüzleşmeden, onu ne aklayarak ne de inkâr ederek aşabiliriz. Gerçek ilerleme, geçmişi parlatmakta değil; ondan tutarlı bir ders çıkarmakta gizli.
Hatırlamak acı verir. Ama unutmak, aynı acıları yeniden üretir. Bu millet/ Anadolu onlarca yıl geçmesine rağmen CHP zihniyetinin eylem ve icraatini hatırladığı gibi 28 Şubat’ı da hatırlayacak.
Anadolu’da birçok insanın hatırladığı ve iliklerine kadar hissetttiği 28 Şubat sürecini; acizane yaşadım, hissettim… Güven Akıncı’nın fikrini beyan etmesini saygıyla karşılamakla birlikte yazısını tasvip etmediğimi beyan ederim.

.

Mehmet Yıldırım, dikGAZETE.com

https://www.dikgazete.com/yazi/nereden-bilecektik-8796.html

https://serbestiyet.com/gunun-yazilari/ustu-cizilmis-kadinlar-233555/

YAZARIN DİĞER YAZILARI