Türkiye hücumda; yeni güvenlik aklı ve değişen ittifaklar
Takvim yaprağındaki tarih; 19 Ocak 2017.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, muhtarlara hitap ediyor; “Türkiye hücum pozisyonuna geçmiştir.”
Cumhurbaşkanı Erdoğan, iç politikaya dönük bir özgüven beyanından çok daha fazlasını anlatıyor. Bu cümle, Türkiye’nin son on yılda adım adım inşa ettiği yeni güvenlik mimarisinin ve buna paralel olarak şekillenen dış politika anlayışının kısa ama çarpıcı bir özetidir.
Ankara, tehditleri sınır kapılarında karşılayan, krizlere tepki veren bir aktör değil; riskleri kaynağında yönetmeye çalışan, oyuna müdahil olan bir devlet refleksiyle hareket ediyor.
Soğuk Savaş sonrası dönemde Türkiye’nin güvenlik paradigması büyük ölçüde savunma hattı üzerine kurgulanmıştı.
Tüm komşuları ile problemli, dört bir tarafı düşmanla kaplı bir Türkiye. NATO şemsiyesi altında bekleyen; dışarı adım atamayan bir Türkiye.
Arap Baharı, PKK Çatı Terör Örgütünün “de facto” kanton/ şehir devleti kurduğu Suriye’de bitmeyen iç savaş.
DEAŞ ve PKK/YPG gibi hibrit tehditler, Doğu Akdeniz’de enerji rekabeti ve Karadeniz’de artan jeopolitik gerilimler, bu anlayışın yetersizliğini ortaya koydu. “Hücum pozisyonu” tam da bu kırılma noktasında ortaya çıkan yeni bir devlet aklını ifade ediyor.
Türkiye’nin Suriye ve Irak’ın kuzeyinde yürüttüğü Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Barış Pınarı ve Pençe serisi operasyonlar; askeri literatürde olduğu kadar diplomasi masalarında da yeni bir denge tasarlandı. Ankara, bu operasyonlarla yalnızca terör örgütlerine darbe vurmadı; müttefiklerine rağmen kendi güvenlik önceliklerini hayata geçirebileceğini de gösterdi. Bu, Türkiye’nin artık “bekleyen” değil, inisiyatif alan bir aktör olduğunun ilanıydı.
Bu hücumcu yaklaşımın belki de en kritik ayağını savunma sanayii oluşturuyor. İHA ve SİHA’larla sembolleşen yerli ve milli kapasite, Türkiye’nin askeri doktrinini kökten dönüştürdü. Sahadaki etkinlik arttıkça, Ankara’nın diplomatik manevra alanı da genişledi. Bugün Türk savunma sanayii yalnızca bir güvenlik aracı değil; aynı zamanda dış politikanın kaldıraçlarından biri haline gelmiş durumda.
Türkiye’nin “hücum pozisyonu”nun yeni bir safhaya geçebileceği düşünülüyor; Ankara’nın Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan stratejik savunma anlaşmasına katılma ihtimali. Eğer bu gerçekleşirse, Ortadoğu ve Güney Asya hattında güç dengelerini etkileyecek yeni bir güvenlik mimarisinin doğuşuna tanıklık edebiliriz.
Suudi Arabistan’ın ekonomik gücü ve Arap dünyasındaki etkisi, Pakistan’ın nükleer kapasitesi ve büyük ordusu, Türkiye’nin ise NATO üyeliği, gelişmiş askeri teknolojileri ve sahada test edilmiş operasyonel kabiliyeti… Bu üçlünün bir araya gelmesi, yalnızca sembolik bir ittifak değil; bölgesel dengeleri yeniden tanımlayabilecek bir blok anlamına geliyor. Üstelik bu yapı, ABD’ye mutlak bağımlılık üzerine kurulu eski güvenlik mimarisinden daha özerk bir çizgiye işaret ediyor.
Elbette hücum pozisyonu risksiz değildir. Artan askeri angajmanlar, ekonomik kırılganlıklar ve büyük güçler arasındaki rekabetin ortasında denge kurma zorunluluğu, bu stratejiyi sürekli test ediyor. Ancak Ankara’nın temel varsayımı net: Pasif kalmanın maliyeti, aktif olmanın maliyetinden daha yüksektir. Geri çekilmenin doğuracağı güvenlik boşlukları, uzun vadede çok daha ağır sonuçlar üretir.
Sonuç olarak “Türkiye hücum pozisyonuna geçmiştir” cümlesi, bir meydan okuma sloganı değil; yeni bir devlet aklının ilanıdır. Askeri güç, savunma sanayii, diplomasi ve ittifak siyasetini birlikte kullanan bu yaklaşım, Türkiye’yi bölgesel bir güvenlik tüketicisinden, güvenlik üreten ve oyun kuran bir aktöre dönüştürme iddiasını taşıyor. Önümüzdeki dönem, bu iddianın ne ölçüde kurumsallaşacağını ve kalıcı bir stratejik avantaja dönüşüp dönüşmeyeceğini gösterecek. Ancak şurası açık: Türkiye artık sadece oyunda değil; oyunun yönünü belirleme iddiasında.
MHP Genel Başkanı Devlet BAHÇELİ’nin meclis grubundaki konuşması, Türkiye devlet aklının açıklaması gibi görülmeli;
“MHP ve Cumhur İttifakı, Türkiye için vardır!
DEM Parti, Halep’te Kürt kardeşlerimize saldırıldığını, kanlarının döküldüğünü söyleyemez, söylese bile bunun inandırıcılığından bahsedilemez. Bilinmelidir ki, Türk’ün kanı Kürt’e, Kürt’ün kanı da Türk’e haramdır, bilhassa Kürt kardeşlerimizin kanı bizim kanımızdır, acısı bizim acımızdır. Çünkü biz kardeşiz, biz kader ve keder ortağıyız.
19’uncu yüzyılda Osmanlı İmparatorluğuna hasta adam yaftası vurmuşlardı. Bugünün dünyasında gerçek hasta adam Amerika Birleşik Devletleri’dir. Dünya, ABD ve İsrail’den müteşekkil değildir. ABD’nin kristal vazo gibi 50 parçaya ayrılacağı günler emin olunuz uzak değildir. Siyonizm’in atına binen nevzuhur kovboylar mutlaka bu attan düşerek ineceklerdir.”