Mehmet Yıldırım yazdı;
Kiev yolunda 10 saatlik ray sesi: Ankara’nın Karadeniz masasındaki büyük hesabı
Diplomaside bazı yolculuklar kilometreyle değil, verdikleri mesajla ve katlanılan zorluklarla ölçülür.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Ukrayna ziyareti de tam olarak böyle bir yolculuk. Sivil ve resmi uçuşlara tamamen kapatılmış bir hava sahasının gölgesinde, önce Polonya sınırına uçup ardından Przemyśl istasyonundan Kiev’e uzanan o 10 saatlik tren yolculuğu; sadece zorunlu bir güvenlik rotası değil. Hakan Fidan’ın garda kurduğu şu cümle aslında her şeyi özetliyor:
"Malumunuz, hava sahası kapalı olduğu için uçakla gidemiyoruz. Her gittiğimizde trenle gidip trenle gelmek durumundayız."
İşte o rayların ritmi, aslında Ankara’nın yeniden şekillenen uluslararası düzende kendisine biçtiği "vazgeçilmez oyun kurucu" rolünün ayak sesleridir. Kiev'e giden bu meşakkatli yol, Ankara’nın yükselen diplomasisinin otobanına dönüşüyor.
Her şeyden önce Dışişleri Bakanı Hakan Fidan doğrudan Cumhurbaşkanı Erdoğan’a vekaleten Ukrayna’ya gitti. Yani masada tam yetkili olarak doğrudan Türkiye’yi temsil ediyor.
Hakan Fidan daha önce Moskova’ya gitmişti. Tam da NATO Ankara Zirvesi’ni müteakiben Kiev’e gitti. NATO, savaşın sürdürülebilirliği çerçevesinde Ukrayna’ya yaklaşırken; Türkiye, Rusya’nın da taleplerini gözetiyor. Yani barışı önceliyor.
Hakan Fidan, NATO’nun harekete geçmesini beklemeden Türkiye’nin Güvenlik Mimarisini gözeterek tarafları masaya çağırdı.
Yeni Dünyanın Fay Hattı: Karadeniz ve "Stratejik Özerklik"
Bugün Soğuk Savaş sonrası kurulan tek kutuplu dünya düzeninin çözülüşüne tanıklık ediyoruz. Güç dengeleri yeniden kurulurken Karadeniz artık yalnızca kıyıdaş ülkelerin ortak denizi değil; Avrupa’nın güvenliğini, küresel gıda zincirini, enerji hatlarını ve Avrasya jeopolitiğini belirleyen en kritik merkez haline geldi. Böyle bir dönemde Kiev’e atılan her diplomatik adım, aslında Karadeniz'in geleceğine atılmış stratejik bir hamledir.
Türkiye ise bu yeni denklemde edilgen bir izleyici olmayı reddediyor. Ankara, bir taraftan NATO’nun güçlü bir müttefiki olarak yükümlülüklerini yerine getirirken, diğer taraftan Rusya ile doğrudan konuşabilen; Ukrayna'nın toprak bütünlüğünü savunurken aynı zamanda barış için arabuluculuk yapabilen yegane aktör konumunda.
İlk bakışta yürütülmesi imkansız gibi görünen bu denge; Türkiye’nin son yıllarda ilmek ilmek işlediği "stratejik özerklik" vizyonunun en somut yansımasıdır. Ankara artık başkalarının yazdığı senaryolarda figüran değil; kendi oyun planını sahaya süren bağımsız bir aktör olma iddiasını taşıyor.
Masadaki iki büyük koz ve "Pax Ancyra" arayışı…
Bakan Fidan’ın "Savaş Karadeniz’e taşınmamalı" uyarısı, sadece bir temenni değil; Türkiye’nin milli güvenlik yaklaşımının özüdür. Çünkü Karadeniz’de yaşanacak her yeni gerilim; Boğazlar’dan enerji koridorlarına, deniz ticaretinden bölgesel istikrara kadar doğrudan ulusal çıkarlarımızı etkilemektedir.
Ankara’nın savaş boyunca üstlendiği rol (İstanbul müzakereleri, Tahıl Koridoru ve esir takasları) Türkiye'nin sadece konuşan değil; sonuç üretebilen bir diplomasi yürüttüğünü kanıtladı. Ancak son Kiev ziyaretiyle birlikte masaya eskisinden çok daha somut iki büyük hamle geldi:
Deniz Unsurları Liderliği: Olası bir barış anlaşması kapsamında Ukrayna'ya sağlanacak güvenlik garantilerinde Türkiye'nin deniz unsurlarına liderlik etmeye hazır olduğunu açıklaması; Ankara'nın Karadeniz güvenliğindeki mutlak ağırlığını gösteriyor. ABD ve İngiltere gibi küresel güçler Karadeniz’e nüfuz etmek isterken; Türkiye, Montrö’yü titizlikle uygulayarak bu suları dış askeri rekabete kapattı. Bu yeni liderlik görevi; anahtarın kıyıdaş bir NATO üyesinde, yani Türkiye'de kalmasını tescilliyor. Biz buna pratik olarak "Pax Ancyra" (Ankara Barışı) arayışı diyebiliriz.
Müzakere Tekeli: Ukrayna yönetiminin olası Zelenskiy-Putin zirvesi dahil tüm barış görüşmelerinin Türkiye’de yapılabileceğini açıkça ilan etmesi; alternatif platformları devre dışı bırakarak Ankara’yı tek gerçekçi diplomatik merkez haline getiriyor.
İki ucu keskin bıçak: Moskova ve Washington ne der?
Elbette bu ince diplomatik ipte yürümek kolay değil. Atılan her adım hem Kremlin’de hem de Batı başkentlerinde büyüteçle izleniyor.
Rusya Açısından: Moskova, Ukrayna ile doğrudan Batılı veya Anglo-Sakson bir arabulucu eşliğinde masaya oturmayı kesinlikle reddediyor. Rusya için Türkiye; ambargolara katılmayan, rasyonel ilişki kurulabilen tek NATO ülkesi. Bu yüzden müzakere adresi olarak Türkiye’ye yeşil ışık yakacaklardır. Ancak işin askeri boyutunda, yani Türkiye’nin Ukrayna karasularında "deniz liderliği" üstlenmesinde Rusya oldukça hassas davranacak, bu durumun Montrö’yü esnetmemesi için Ankara’ya baskı yapacaktır.
NATO Müttefikleri Açısından: Batı, doğrudan Rusya ile savaşa girme riskinden korktuğu için güvenlik garantileri sorumluluğunu Türkiye’nin üstlenmesini büyük bir rahatlamayla karşılıyor. Ayrıca Karadeniz’deki Türk liderliği; küresel gıda ve enerji güvenliği için de can simidi. Ancak madalyonun diğer yüzünde, Ankara’nın bu derece "aşırı stratejik özerklik" kazanması ve Batı kampından tamamen bağımsız kendi ajandasını dayatabilmesi; Washington ve Brüksel’deki geleneksel hiyerarşiyi içten içe rahatsız ediyor.
Savaş sonrasının büyük hesabı...
Türkiye’nin planı sadece bugünü kurtarmak değil, yarını da inşa etmektir. Ukrayna Parlamentosu’nun ziyaretten hemen önce iki ülke arasındaki Serbest Ticaret Anlaşması’nı (STA) onaylaması bunun en net kanıtı. Savaş bittiğinde Avrupa’nın en büyük imar ve inşa süreci başlayacak. Ukrayna’nın yeniden imarı; enerji, ulaştırma, altyapı ve ticaret alanlarında Türk şirketleri için devasa fırsatlar sunacaktır.
Günümüz dünyasında güç artık sadece büyük ordularla ölçülmüyor. Birbirleriyle konuşamayan aktörleri aynı masa etrafında buluşturabilen, krizleri yönetebilen ve güven inşa edebilen ülkeler de küresel siyasetin yönünü belirliyor.
Türkiye’nin asıl stratejik üstünlüğü, herkesin kapıları pencereleri sıkı sıkıya kapattığı bir fırtına anında, diyalog kapısını açık tutabilme becerisidir.
Savaşlar cephede başlar ama daima diplomasi masasında biter. O masa er ya da geç kurulduğunda, orada sadece savaşan taraflar değil, savaş boyunca o diyalog köprüsünü ayakta tutmak için tren kompartımanlarında sabahlayanlar da oturacak. Ve Türkiye, attığı her adımla o masadaki liderlik sandalyesini şimdiden garantiliyor.