?>

Demokrasilerde hukuk savaşları

Erdinç Cündübeyoğlu

1 ay önce

Erdinç Cündübeyoğlu, Moskova'dan yazdı;

Demokrasilerde hukuk savaşları

MOSKOVA

Dünya gündeminde gittikçe adı sıkça duyulmaya başlanan “Lawfare” diye bir kavram var. Gittikçe popülerleşiyor; “Hukukla savaşmak”, yani “hukuku, siyasal rakipleri saf dışı bırakmanın aracı haline getirmek”. Bu terim, özellikle Brezilya’da Lula da Silva davasıyla dünyaca bilinir oldu.
Kavramın kökeni aslında askeri dünyaya uzanıyor. 1990’larda Amerikan generali Charles Dunlap, “lawfare”i hukukun savaş taktiği olarak kullanılmasını anlatmak için ortaya atmıştı. Modern savaşlarda tankların yerini mahkemelerin, silahların yerini yasaların aldığını anlatmak için kullandı. ‘Hukuk’ ve ‘savaş’ kelimelerinin birleşiminden oluşuyor (law + warfare). Ancak zamanla bu anlam, yer değiştirdi ve siyasetin dili haline geldi. Özellikle 2000’lerin sonunda Latin Amerika’da yargı süreçleri, seçimlerin ve demokratik rekabetin önüne geçtiğinde “lawfare” askeri olmaktan çıkıp tümüyle siyasal bir kavram haline geldi.
Bu dönüşümün en belirgin örneği Brezilya’da yaşandı. 2014’te başlayan “Lava Jato” operasyonu, “yolsuzlukla mücadele” iddiasıyla açılmıştı ama kısa sürede bir yargısal mühendislik ve siyasi tasfiye aracına dönüştü. Bugünkü Başkan Lula da Silva, hakkındaki davalar nedeniyle hapse atıldı ve 2018 seçimlerine katılamadı ama anketlerde açık ara öndeydi.
Lula, 1.5 yıl hapiste kaldı. 2019’da hapisten çıkabildi, sonra 2021’de sonunda Yüksek Mahkeme, davayı düşürdü ve bir sonraki seçimde aday olabildi, ancak amaç zaten gerçekleşmişti, 2018’de seçimlerden halkın tercih ettiği aday dışlanmıştı. Onun yerine dönemin Trump yönetiminin desteklediği Bolsonaro seçimi kazandı. Nitekim bu davaya ABD devletinin de sonradan arkadan ne denli müdahil olduğu ortaya çıktı. Böylece “lawfare” demokrasiyi askıya almadan, siyaseti yeniden şekillendirmenin adı oldu.
Bu örnek, modern demokrasilerde hukukun nasıl bir “silahsız darbe” aracına dönüşebileceğini gösterdi. Hiçbir tank sokağa çıkmadı, hiçbir anayasa maddesi askıya alınmadı ama sistemyargı bağımsızlığı” söylemi altında siyasal alanı yeniden çizdi.
Bu süreçte mahkemeler, savcılıklar ve medya, iç içe geçti. Yargı, hukuki bir mekanizma olmaktan çıkıp, meşruiyetin yeniden dağıtıldığı bir siyasal alana dönüştü. Her şey “hukuka uygun” görünüyordu ama yasallığın kendisi bir araçtı. Carl Schmitt’inegemen, istisna halinde karar verendir” sözü burada yeniden anlam kazandı. Çünkü “lawfare” tam da bu. Olağan hukuk dilini kullanarak olağanüstü siyasal kararlar almak. Adalet görüntüsü altında iktidarın kendi varlığını sürdürme biçimi yani.
Lawfare”in bugünkü anlamı hukukun biçimsel tarafsızlığının ardında yürüyen sistematik bir iktidar stratejisini anlatıyor. Bu, yargının tümüyle siyasallaşması ve olağanüstü siyasetin olağan hukuk kılıfında yeniden üretilmesi. Demokratik kurumlar yerinde kalıyor, seçimler yapılıyor ama siyasal alanın sınırlarını artık hukuk belirliyor. Ne adaletsizliğin fark edilmesi kolay ne de buna karşı koymak basit. Çünkü her şey “yasalar çerçevesinde” gerçekleşiyor gibi sunuluyor. Ama yasaların ruhu başka bir amaca hizmet ediyor, iktidarın kendi sürekliliğini sağlamak.
Brezilya deneyimi, bu yüzden çağımız için bir uyarı niteliğindeydi. Sandık, işlemeye devam eder ama seçeneğin sınırını artık halk yerine mahkemeler belirler. “Lawfare” tam da bu sessiz dönüşümün adı. Hukuk biçiminde işleyen bir siyasetsizleştirme süreci.
Venezuela’da, muhalif liderler ve gazeteciler, "yolsuzluk" gibi geniş kapsamlı suçlamalarla tutuklandı. Bu süreçte yargı, muhalefeti etkisizleştirmek için kullanıldı ve sonuçta demokrasi ciddi şekilde geriledi. Polonya’da ise iktidar partisinin kontrolündeki parlamento, “yargı sisteminde reform” adı altında düzenlemeler yaptı. Bu reformlar, Anayasa Mahkemesi’ni ve bağımsız yargıyı zayıflattı, muhalefet partileri ve sivil toplumun etkisi azaldı. Macaristan’da ise Orban hükümeti, mahkemeleri kendi çizgisine çekerek muhalefet partilerini ve bağımsız medyayı baskı altına aldı. Sonuç olarak, bu ülkelerde demokratik kurumların bağımsızlığı zayıfladı, muhalefet sesini kaybetti ve halk, hukukun objektifliğine olan güvenini yitirdi.
Lawfare, yani hukukun bir savaş aracı olarak kullanılması, dünyada demokratik dengeleri sarsıyor. Venezuela’da muhalif liderlerin hapse atılması, Polonya’da yargı bağımsızlığının zayıflatılması, Macaristan’da medya ve yargının iktidar lehine şekillendirilmesi gibi örnekler, hukukun adaleti sağlama rolünden çıkarak iktidarların susturma aracı haline dönüşmesini gösteriyor. Sonuç olarak; bu uygulamalar, demokrasilerin zayıflamasına neden olmaktadır, bireysel hakları da ciddi şekilde zedeliyor.
Dünyamızdaki ve bize yakın coğrafyalardaki bu yeni " trendler" bizlere örnek alınabilecek bir yol göstermemektedir, bir asrı aşkın demokrasi yolculuğumuzu daha ileriye taşımak ve eksikliklerini gidermek en güzel yoldur.
İslamiyet, halkın iradesine değer verdiğini uygulamalarıyla göstermiştir.
Sevgili Peygamberimiz, vefatından sonra halife veya yönetimde olması gereken kişinin ismini belirtmemiştir.
İslam dünyasında liderlik, dört halife dönemiyle şekillendi. Dört halife, sahabenin mutabakatıyla, yani toplu bir seçime dayalı bir kabul ile halife oldular. Bu sürecin devamında farklı toplumsal dinamiklerle seçildiler. Bu dönem, liderliğin akrabalık ya da siyasal müzakerelerle şekillendiği, kolektif bir mutabakatın hakim olduğu bir dönemdi. Görüldüğü üzere; günümüzün "demokrasi”sitoplumsal mutabakat” adı altında sürdürülürken dinimiz de halife seçiminde dahi ileriki nesillere örnek olabilecek şekilde çoğunluğun iradesine önem vermiş ve yönetimin bu şekilde seçilmesini örneklendirmiştir.

.

Erdinç Cündübeyoğlu, dikGAZETE.com

YAZARIN DİĞER YAZILARI