<h3><span><strong><strong>Arzu Leyal yazdı;</strong></strong></span></h3> <h3><span><strong>Huzur bir ödül değil bir izin halidir</strong></span></h3> <div><strong>İnsan</strong>, huzuru uzun süre yanlış yerde arar. <strong>Gürültünün</strong> bittiği yerde, borçların kapandığı yerde, herkesin birbirini anladığı o kusursuz denklemde. Oysa hayat, hiçbir zaman o kadar <strong>tamamlanmış</strong> bir yer olmaz. Hep bir eksik kalır, hep bir <strong>ihtimal</strong> açık kalır, hep bir son, görünmeden yaklaşır. Ve insan, bir gün anlar; huzur, ölümün yokluğunda doğmaz. Huzur, ölümün varlığına rağmen doğar.</div> <div>Çünkü <strong>ölüm</strong>, hayatın karşıtı değildir, hayatın sınırıdır. Ve <strong>sınırı</strong> olan her şey, ilk kez gerçek olur. Sonsuz olduğunu sandığımızda savurduğumuz günler, sınırlı olduğunu hissettiğimizde ağırlaşır, <strong>kıymetlenir,</strong> içimize yerleşir. Bir sabah içilen su, sadece su olmaktan çıkar, bedenin içinden geçen bir şükre dönüşür. Bir yüz, sadece bir yüz olmaktan çıkar, bir daha asla aynı hâliyle görülemeyecek bir emanet olur. Ölüm, <strong>hayatı</strong> eksiltmez; onu belirginleştirir.</div> <div><strong>İnsan</strong> bunu fark ettiğinde, garip bir <strong>çözülme</strong> başlar. Ertelenen öfkeler anlamını yitirir, taşınan yükler kendi boyutuna iner, büyütülmüş korkular sessizce küçülür. Çünkü insan ilk kez, hiçbir şeyin <strong>kalıcı</strong> olmadığını bir <strong>tehdit</strong> olarak değil, bir <strong>hakikat</strong> olarak kabul eder. Ve <strong>hakikat</strong>, tehdit olmaktan çıktığında, geriye sadece <strong>açıklık</strong> kalır. O açıklığın içinde, insanın kendine karşı duyduğu <strong>gereksiz</strong> sertlik de erir. Kendini korumak için gerdiği yerler gevşer. Bir yere <strong>yetişme</strong> <strong>telaşı</strong>, bir şeyi <strong>kaçırma</strong> <strong>korkusu</strong>, bir şeyleri <strong>düzeltme</strong> mecburiyeti, yavaşça çözülür.</div> <div><strong>Huzur</strong>, işte o çözülmenin içinden doğar. Bir <strong>ödül</strong> gibi gelmez. Bir <strong>başarı</strong> gibi verilmez. Kimse <strong>huzuru</strong> hak etmez, kimse huzuru kazanmaz. Huzur, ancak insan kendini <strong>zorlamayı</strong> bıraktığında yaklaşır. Kendine karşı açtığı davaları geri çektiğinde, kendinden talep ettiği <strong>fazlalıkları</strong> iade ettiğinde, kendi varlığına <strong>müdahale</strong> etmeyi bıraktığında. Huzur, bir <strong>sonuç</strong> değildir. Huzur, bir <strong>izin</strong> hâlidir.</div> <div>Bu <strong>izin</strong> hâlinde insan, <strong>hayatı</strong> tutmaya çalışmaz artık. Çünkü <strong>tutmanın</strong> mümkün olmadığını bilir. Ama tam da bu yüzden, ilk kez gerçekten <strong>temas</strong> eder. Bir sesle, bir nefesle, bir anla. Sahip olmak için değil, <strong>içinde</strong> bulunmak için. Kalıcı kılmak için değil, geçişine <strong>eşlik</strong> etmek için. Ve insan o zaman anlar; <strong>hayat</strong>, korunması gereken bir şey değildir. Hayat, içinden <strong>geçilen</strong> bir şeydir.</div> <div></div> <div>Ve belki de <strong>huzur</strong>, tam olarak budur: Hiçbir şeyin <strong>kalmayacağını</strong> bilirken, hiçbir şey <strong>eksik</strong> <strong>değilmiş</strong> gibi yaşayabilmek.</div> <div>.</div> <div><strong>Arzu Leyal, dikGAZETE.com</strong></div> <div><strong></strong></div> <div><strong></strong></div>