Bir annenin içi rahatsa, sokak güvendedir; sokak güvendeyse, medeniyet hâlâ nefes alıyordur

Bir annenin içi rahatsa, sokak güvendedir; sokak güvendeyse, medeniyet hâlâ nefes alıyordur

Bir annenin içi rahatsa, sokak güvendedir; sokak güvendeyse, medeniyet hâlâ nefes alıyordur

Medeniyet yükselirken ahlak düşüyorsa…

Bir toplumun teknolojisi ilerliyor, şehirleri büyüyor, imkânları artıyor ama insanı küçülüyorsa; orada medeniyetten değil, yalnızca hızdan söz edilebilir. Kültürel devrim, dış dünyanın çağla uyumlanması kadar, insanın iç dünyasının da bu değişime hazırlanmasıyla mümkündür. Aksi hâlde gelişmiş ama yozlaşmış, donanımlı ama yönsüz bir toplum ortaya çıkar. Ve yönsüzlük, en pahalı kayıptır.

Devletin toplumu çağa uygun yönetmesi, medeniyet bağının çağ tarafından koparılmasına izin vermemesiyle başlar. Çağ hızlıdır; medeniyet ise derin. Çağ tüketir, medeniyet taşır. Bu ikisi arasındaki bağ koptuğunda, insan yalnızca bugünde yaşar; geçmişi unutur, geleceği düşünmez. Oysa medeniyet, insanı yalnızca yaşatmaz, nasıl yaşaması gerektiğini de hatırlatır.

Medeniyet seviyesi artarken ahlak düşüyorsa, mesele bireysel zaaflarla açıklanamaz. Bu, ve dış gelişimin aynı anda yürütülemediğinin göstergesidir. Ekonomi büyürken vicdan zayıflıyorsa, teknoloji ilerlerken merhamet geriliyorsa, özgürlük konuşulurken sorumluluk unutuluyorsa; ortaya çıkan tablo bir ilerleme değil, gecikmeli bir çözülmedir. İnsan, kendisini ahlaki olarak konumlandıramadığı her çağda, sonunda kendine yabancılaşır.

Devletin görevi yalnızca düzen kurmak değil, anlam iklimini de korumaktır. Çünkü ahlak, yasalarla ayakta durmaz; ancak yaşanabilir bir değer alanı içinde güçlenir. İnsan yalnızca neyin yasak olduğunu bildiğinde değil, neyin doğru olduğunu hissettiğinde ahlaklı davranır. Kültürel devrim, tam da bu hissi kaybettirmemekle ilgilidir.

Çağ, sürekli “daha fazlasını” vaat eder; medeniyet ise “yeter” demeyi öğretir. Bu denge kaybolduğunda insan, sahip olduklarıyla değil, eksik hissettikleriyle tanımlanır. Gelişmiş ama kanaatsiz, özgür ama huzursuz, kalabalık ama yalnız toplumlar böyle oluşur. Oysa insanın akıbeti, ne kadar ilerlediğiyle değil; neyi kaybetmeden ilerlediğiyle ilgilidir.

Ahlaki dejenerasyon çoğu zaman yüksek sesle gelmez. İncelir, sıradanlaşır, normalleşir. İnsan utanmayı kaybettiğinde değil; utanacak bir şey bulamadığında başlar asıl çöküş. Devlet, bu noktada yalnızca izleyen değil, yön gösteren olmak zorundadır. Medeniyet dediğimiz şey, tam da bu rehberliktir: İnsan aklını büyütürken kalbini küçültmemek.

Ve en sonunda şunu kabul etmek gerekir: Medeniyet, insanın akıbetini gözetmiyorsa; gelişmiş sayılmaz.

İnsanı hızlandırıp derinleştirmeyen her ilerleme, geleceğe değil, yalnızca savrulmaya çıkar.

Medeniyet; sokağın nabzında, bir annenin iç huzurunda, insanların birbirine karşı aldığı mesuliyette yaşar.

Onurla yaşama çabası kaybolduğunda, geriye yalnızca binalar kalır.

Bir annenin içi rahatsa, sokak güvendedir; sokak güvendeyse, medeniyet hâlâ nefes alıyordur.

.

Arzu Leyal, dikGAZETE.com

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ