Vakfeyleyenlere...

Vakfeyleyenlere...

Vakfeyleyenlere...

Vakıf bir bina değildir!

Vakıf kelimesi bugün çoğumuzun zihninde bir bina, bir tabela ya da resmî bir yapı çağrıştırıyor; oysa vakıf, önce bir vakfetme hâlidir. Bir şeyi bağışlamaktan önce, kendini aradan çekmeyi öğrenmektir. Ecdadın bildiği vakıf, malı dondurmak değil, niyeti serbest bırakmaktı; görünmeden yapılan iyilik, bu yüzden makbuldü.

Bugünün dünyasında iyilik, gürültüyle yan yana duruyor; paylaşıldıkça var oluyor, görülmedikçe eksik sayılıyor. Oysa vakfetmek, tam da bu görünürlük arzusundan vazgeçmeyi gerektirir. Yardım eden olmak değil, yükü hafiflettikten sonra geri çekilmeyi bilmek esastır. İhtiyacı görür, gereğini yapar ve hayatın akışına saygıyla karışmaz.

Vakfetmenin özü acımak değil, şefkattir. Acımak yukarıdan bakar; vakfetmek yanına oturur. Kimseyi yardım alan kimliğine sabitlemez, insanı hayatının bir ânına indirgemez. Yükün ağırlığını görür ama kişiyi o yükle tanımlamaz; çünkü vakfetmek, insanı incitmemekle başlar.

Bu hâl bir adanmışlık değildir; adanmışlıkta ben vardır, görünmeyen bir karşılık beklentisi vardır. Vakfetmek ise aidiyetle ilgilidir. Kendini merkeze koymadan, iyiliği bir rol hâline getirmeden yaşamakla ilgilidir. “Ben yaptım” dememek, “benden geçti” diyebilmek bu yüzden önemlidir.

Tasavvufun öğrettiği incelik de burada gizlidir. Sağ elin verdiğini sol ele unutturmak, bir söz değil, bir disiplindir. Bugünün internet insanı için bu neredeyse anlaşılmazdır; çünkü görünmeyen şey yaşanmamış sayılır. Oysa kültürümüz, görünmeden yapılan iyiliğin kalbi yormadığını, aksine hafiflettiğini bilir.

Vakfetmek kalabalık sevmez; ölçüyü, uyumu ve sükûneti tercih eder. Herkesle yürümeye çalışmaz, çünkü herkesle yürüyen, bir süre sonra yönünü kaybeder. Az ama aynı vicdan çizgisinde duran insanlarla yürür; iyiliği yarışa, gösteriye ya da kimlik meselesine dönüştürmez.

Ve belki de bütün mesele burada düğümlenir. Vakfetmek, bir şeyden vazgeçmek değil; kendini aradan çekerek hayra yer açmaktır. Bugün bina kuramasak, tabela asamasak bile bu ölçüyle yaşayabiliriz; çünkü vakıf kurmadan da vakıf gibi yaşanır, asıl vakfedilen mal değil, insanın kendi merkezidir; canı incitmemek, kalbi yormamak ve ardında sessiz bir iyilik bırakabilmek için.

.

Arzu Leyal, dikGAZETE.com

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ