<h3><span><strong>Düşler de gerçektir</strong></span></h3> <div>Bazı gerçekler vardır, <strong>uyanıkken</strong> söylenmez. Gündüzün ışığında fazla çıplak kalırlar; <strong>kelimeler</strong> onları taşıyamaz. O yüzden <strong>geceye</strong> saklanırlar. <strong>Düş</strong> dediğimiz şey, <strong>hakikatin</strong> gizlenme biçimlerinden biridir belki de. <strong>Akıl</strong> geri çekildiğinde, <strong>kontrol</strong> gevşediğinde, <strong>hayatın</strong> üstünü örttüğümüz cümleleri <strong>rüya</strong> diliyle konuşuruz. O dil, <strong>mantıkla</strong> değil, <strong>hisle</strong> kurulur; <strong>zaman</strong> tanımaz, <strong>mekân</strong> seçmez.</div> <div>Uyanıkken “<strong>olmaz</strong>” dediğimiz ne varsa, <strong>düşte</strong> kendine yer bulur. <strong>Kırgınlıklar</strong> konuşur, yarım kalmış <strong>sözler</strong> tamamlanır, <strong>özlenen</strong> yüzler hiç yaşlanmadan karşımıza çıkar. Çünkü <strong>düş</strong>, gerçeğin <strong>makyajsız</strong> hâlidir. Orada <strong>roller</strong> yoktur, <strong>savunmalar</strong> zayıflar. Bir anlığına da olsa kendimizi <strong>kandırmaktan</strong> vazgeçeriz. İşte bu yüzden bazı <strong>rüyalar,</strong> uyandığımızda içimizi ağrıtır; çünkü <strong>gördüğümüz</strong> şey değil, <strong>hatırladığımız</strong> duygudur.</div> <div><strong>Hayatın</strong> içinde çoğu zaman “<strong>idare</strong> <strong>eder</strong>”iz. Alışırız, erteleriz, üstünü örteriz. <strong>Düşler</strong> ise <strong>idare</strong> etmez. Onlar sabırsızdır. Kapıyı çalar, pencereye vurur, bazen de <strong>içeri</strong> dalar. Bize sormazlar; “<strong>Hazır</strong> <strong>mısın</strong>?” diye. Sadece gösterirler. <strong>Bakmamızı</strong> isterler. Görmezden geldiğimiz ne varsa, <strong>gece</strong> bir <strong>sahne</strong> kurar ve önümüze koyar.</div> <div>Belki de bu yüzden bazı <strong>sabahlar</strong> ağırdır. Uykusuzluktan değil; <strong>rüyada</strong> gördüğümüz bir <strong>hakikatin</strong> ağırlığından. O <strong>ağırlık,</strong> gün boyu bizimle gelir. Bir bakışta, bir cümlede, bir sessizlikte kendini hatırlatır. <strong>Düş</strong>, görevini yapmıştır; artık sıra bizdedir. Onu <strong>yok</strong> <strong>saymak</strong> mı, <strong>anlamaya</strong> <strong>çalışmak</strong> mı?</div> <div><strong>Düşler</strong> geleceği haber vermez çoğu zaman; <strong>bugünü</strong> işaret eder. <strong>İçimizin</strong> bugünkü hâlini, <strong>kalbimizin</strong> bugünkü yükünü, <strong>ruhumuzun</strong> bugünkü ihtiyacını. <strong>Rüyada</strong> koşmak, kaçmak, düşmek, sarılmak… Hepsi bir dil. Kendimize yabancılaştığımız yerde, <strong>düşler</strong> bizi yeniden <strong>kendimizle</strong> tanıştırır.</div> <div><strong>Gerçek</strong> dediğimiz şeyin yalnızca <strong>görünen</strong> olmadığını, <strong>hissedilenin</strong> de bir <strong>gerçeklik</strong> taşıdığını hatırlatırlar. Çünkü <strong>insan</strong> sadece yaptığıyla değil, <strong>bastırdığıyla</strong> da yaşar. Ve <strong>bastırılan</strong> her şey, bir gün <strong>başka</strong> bir <strong>kapıdan</strong> geri döner. Kimi zaman bir cümleyle, kimi zaman bir beden ağrısıyla, kimi zaman da bir rüyayla.</div> <div>Belki asıl soru şudur: <strong>Uyanıkken</strong> görmezden geldiklerimizi, <strong>düşlerde</strong> bu kadar <strong>net</strong> görüyorsak… Biz <strong>gerçeğe</strong> ne zaman uyanıyoruz?</div> <div>.</div> <div><strong>Arzu Leyal, dikGAZETE.com</strong></div> <div><strong></strong></div> <div><strong></strong></div>