Güven Akıncı, Zürih’ten yazdı;
SARI ZARFLAR: KENDİNİ TEKRAR ETMEKTEN BIKMAYAN BİR TÜRKİYE HİKÂYESİ
ZÜRİH, İsviçre
Aklım erip de izlediğim ilk sosyal içerikli film “Uçurtmayı Vurmasınlar” olmalı.
O yıllar “militer gölge”nin siyasetten ticarete, spordan sanata her alanda ülkeyi üşüttüğü yıllar. Filmde “devrimci İnci” ile “çocuk Barış”ın cezaevi dostluğu, üşüyen Türkiye’nin içini ısıtmıştı adeta. Militer gölge, filmin çekilip, dağıtılmasında sakınca görmemişti.
“Sarı Zarflar”, filmin başrol oyuncusu Özgü Namal’ın Berlin’deki galada bir Alman gazetecinin “bu filmi Türkiye’de çekebilir miydiniz?” sorusuna verdiği “Şurada bir düzeltme yapmak lazım aslında. Bu, Türkiye’de çekilemeyen bir film değil. Burada çekilmesi tercih edilmiş bir şey” cevabıyla dikkatimi çekti.
76. Berlin Uluslararası Film Festivali’nde (Berlinale 2026) Altın Ayı (Golden Bear) en iyi film ödülünü kazanan filmin, dikkatimizi çekmesi için bir gazetecinin “hınzırca” hazırlanmış sorusuna mı ihtiyacımız vardı ki?
Anlaşılan filme karşı bir karartma söz konusuydu! Değilse Dünya’nın en prestijli sinema ödüllerinden Altın Ayı’yı alan bir yapım, bu kadar az haber olur muydu?
Sosyal medyada da çok paylaşım yok. Emekli sosyolog Prof. Dr. Nilgün Cebeci ve KHK’lı akademisyen sosyolog Mesut hoca değinmemiş olsalardı en azından ben, bu mecrada duymayacaktım.
Üç dostumla beraber, benim teklifimle izledik filmi. İyi-kötü sinemadan anlayan dördümüzün de kanaati aynıydı; beğendik filmi.
Sarı Zarflar’ın “cast”ını Türk oyuncular oluşturuyor; Özgü Namal ve Tansu Biçer başrol oyuncuları.
Namal, güçlü bir oyuncu kuşkusuz. Yine oyunculuğunu konuşturmuş, Tansu Biçer’i ayrıca değerlendirmek isterim. Müthiş bir yetenek, “orta yaş” rollerde kendini buldu ve önümüzdeki zamanlarda Türk sinemasına katkısı büyük olacak.
Bir filmde ilk kez şehirlerin de oyuncu olabileceğini gördüm. Berlin Ankara’yı, Hamburg İstanbul’u oynuyor. “Baba gibi İstanbul’umuz ve Ankara’mız orada duruyor; burada neden çekmediniz ki?!” gibi olası soruların cevabını bilmiyorum.
Senaryo oldukça başarılı, hikâye bugün için özgün; zeki ve konulara vakıf bir ekip çalışmış olmalı senaryoda.
Yönetmen İlker Çatak, Almanya’da doğmuş. 12 yaşında ailesinin kararı ile Türkiye’ye dönmüş. Daha sonra yine doğduğu ülkeye sinema tahsili için gitmiş. Alman Lisesi mezunu Türk kökenli bir Alman olan yönetmen Çatak, Avrupa’da kendinden söz ettirmeyi başarmış gençlerimizden. 1984 doğumlu. İlk dikkat çeken çalışması “Öğretmenler Odası” (Das Lehrerzimmer, 2023) ile Berlinale’de prömiyer yaptı, Almanya’nın Oscar Adayı oldu ve En İyi Uluslararası Film dalında Akademi Ödülü’ne aday gösterildi.
Film, Ankara’da Devlet Konservatuarı öğretim üyesi sol/seküler bir çiftin KHK ile hayatlarının bambaşka mecralara sürüklenişini hikâye ediyor. Hikâyede net ifade edilmese de benim çıkarımım; “Barış Akademisyenleri”nin süreçlerine projektör tutulmuş. Yaşanan hukuksuzluklar, gasp edilen haklar, yargıdaki çiftte standart ve küçük dava arkadaşlığı ihanetleri…
Sarı Zarflar klasik anlamda bir “Türkisches Drama” (Türk draması) değil. Eseri güzel kılan şeylerden biri de bu. Oldukça gerçek; kararında siyasal içerik ve kararında drama. Salondaki görece az sayıdaki izleyiciler “son” yazısı perdede göründüğünde ağlamaklı değillerdi.
1402’likler ile başlayan 70’li ve 80’li yıllarda da kısmen devam eden, 15 Temmuz sonrasında ise “kıyım”a dönüşen “akademik budama”nın günümüz versiyonu aslında Sarı Zarflar.
Film bir “ilk”. Bu kayda geçmeli. Şöyle ki; 15 Temmuz sonrası KHK’lılar ile hayatın dışına atılmış milyonlarca insanın yaşadıkları ilk kez bir sinema filmi olarak ortaya çıktı. Evet geç oldu, aradan geçen 10 koca yıl var. Yine de geç olsa da hiç yapılmamasından iyi olmuş.
Ve asıl harikulâde olan ise, bu ilk “KHK’lılar filmi”nin uluslararası prestijli bir komiteden ödülle dönmesi.
Buradan birileri bir ders çıkarabilse keşke!
Türkiye’de KHK’lılar deyince akla gelen kesim “gülenistler”. Ancak mezkûr mağduriyetleri yaşayan sol, alevi, Kürt ve gülenist olmayan İslamcılar da var. Çoğunluk “gülenistler” ama.
“Bu film “gülenistler”in hikâyesi üzerinden çekilebilir miydi, çekilebilse de oynatılacak salon bulabilir miydi?” gibi soruları sormak lazım.
Cevabım korkarım ki; hayır. Türkiye henüz o noktada değil. İktidar sahiplerinin “Fetö ekmeği” yemeleri daha devam edecek gibi. Bir gün onların yaşadıkları da filmlere romanlara belgesellere konu olacaktır şüphesiz. İşte o zaman bugünlerde yaşananlar ortaya çıkacak, bu ülkenin bir kısmı, yüzünü yerden bile kaldıramayacak utanca gark olacaktır. İşte oradan da nice ödüller alacak Türk sineması.
İmkânı ve fırsatı olan arkadaşlara hararetle tavsiye ederim, Sarı Zarflar’ı izleyin. Bu içinde yaşadığımız, tanığı olduğumuz bir dönemin “başka hayatı”dır. Ve ileride tam da buradan “sorgulanacağız”…