Cem Kıran, Moskova’dan yazdı;
Savaş alanındaki nükleer bomba: Yeni bir Çernobil'in eşiğinde Avrupa
MOSKOVA
Türkiye kendi iç siyaseti, ekonomik problemler ile boğazına kadar batmış, kendi önünden başka bir yeri görmezken, Zaporijya Nükleer Santralinden İHA ve SİHA saldırıları, altyapı hasarları ve personele yönelik tehditler hakkındaki haber dalgaları havada uçuşmakta. Bölge, nükleer tesisin savaşın gerçeklerinin bir parçası haline gelmesi ile ne kadar daha yaşayabilir?
Bildiğiniz üzere daha önce Energodar şehrinde bulunan bu Nükleer santrale Dron ile vurulma tehlikesi atlatarak gidip, Türkiye’ye santralde vurulan yerleri kameram ile göstermiş, santralin müdürü ile röportaj yapmıştım. Bununla da kalmayıp dikGAZETE’deki köşemde bu konu ile alakalı, 01-02-2025 tarihinde, “Türkiye’de herkes ölecek!” başlıklı bir yazı ile ülkemin siyasetçisinin, diplomatının dikkatini çekmeye çalışmıştım. (*)
“İnsansız Hava Araçları”nın altındaki şehir…
Energodar şehri, cephe hattı değil. Bu, istasyonun çevresinde, onu işletenler için inşa edilmiş bir işçi şehri, daha da önemlisi sivil halkın şehri; mühendislerin, operatörlerin ve ailelerinin şehri. Bu nedenle orada olup bitenler, sıradan cephe olayları gibi değil, daha farklı algılanıyor. Rus tarafının iddialarına göre, Ukrayna insansız hava araçları defalarca yerleşim bölgelerine ve istasyona giden yaklaşım yollarına giriyor. Moskova, bunun askeri hedeflere yönelik rastgele saldırılar değil, reaktörlerin güvenli çalışmasının doğrudan bağlı olduğu insanlar üzerinde hesaplanmış bir baskı olduğunu iddia ediyor. Personelin bir kısmının vardiyaya çıkmaması, sürücülerin konvoyları yönetmeyi reddetmesi, nöbetçi ekibin yorgunluk sınırında çalışması, olası reaktör kazası için yeterlidir ve herhangi bir nükleer tesisi ayakta tutan güvenlik payı erimeye başlar. Çernobil dizisini dikkatle izleyenlerin, bu tür hataların neye mal olduğunu bildiğini farz ediyorum.
Kiev, istasyona yönelik saldırıların sorumluluğunu reddediyor ve Rus tarafını nükleer güvenlik konusunu bilgi manipülasyonu amaçlı kullanmakla suçluyor. Ancak Viyana'da, Cenevre'de veya Ankara'da olsun, dışarıdan bir gözlemci için bu dronun kime ait olduğu tartışması asıl gerçeği değiştirmiyor. Avrupa'nın en büyük nükleer tesisi birkaç yıldır aktif çatışma bölgesinde bulunuyor ve her geçen ay endişe verici durumlar artıyor, azalmıyor!
İstasyon savaş için tasarlanmadı!..
Riskin doğasını anlamak için Zaporijya Nükleer Santrali'nin teknik olarak ne olduğunu hatırlamakta fayda var. Burası, VVER-1000 reaktörlü, yıllarca Ukrayna elektriğinin önemli bir bölümünü sağlayan su soğutmalı su moderatörlü üniteler olan Sovyet projesinin altı güç ünitesinden oluşuyor.. Bugün hepsi durdurulmuş ve soğuk durdurma moduna alınmış, yani zincirleme reaksiyon bastırılmış, devrelerdeki sıcaklık ve basınç düşürülmüş. Bu, mevcut koşullarda mümkün olan en güvenli moddur.
Ancak durdurulmuş bir reaktör, başıboş bırakılabilecek beton bir kutuya dönüşmez. Durdurulduktan sonra bile aktif bölgede ve kullanılmış yakıt havuzlarında kalan ısı üretimi devam eder ve yakıtın sürekli olarak soğutulması gerekir. Bunun için pompalara, pompalar için de elektriğe ihtiyaç vardır. Harici elektrik beslemesi, güvenlik açısından kritik öneme sahip bir unsur olarak kabul edilir; bu olmadan istasyon, acil durum dizel jeneratörlerine geçmek zorunda kalır ve bunlar da yakıt stokları yettiği sürece çalışır.
Barış zamanında neredeyse hiç konuşulmayan ayrı bir konu da kullanılmış nükleer yakıttır. Bir kısmı koruma yapılarının içindeki havuzlarda, bir kısmı da 2000'li yılların ortasından beri sahada faaliyet gösteren kuru depolama tesisine aktarılmıştır. Bunlar, fiilen açık havada duran, metal ve betondan yapılmış devasa konteyner sıralarıdır. Bu tür depolama, tasarımı gereği aktif soğutma gerektirmez ve barış zamanında güvenilir kabul edilir. Ancak savaş zamanında bariz bir zafiyeti vardır; konteynırlar doğrudan bir mermi isabetine karşı tasarlanmamıştır. Depolama sahasına yapılacak tek bir isabetli vuruş, sonuçları tek bir cephe hattıyla sınırlı tutulamayacak bir salınıma yol açabilir. Bu nedenle, her iki taraftan da aklı başında hiç kimse doğrudan istasyona saldırmaya cesaret etmez. Bir hatanın bedeli çok yüksek ve çok ayrım gözetmeksizin olacak. Radyoaktif bulut, sınırın nereden geçtiğini sormaz ve müttefikleri düşmanlardan ayırt etmez. Rüzgarın ve yağmurun götürdüğü yöne doğru hareket eder.
Yakıt, su ve insanlar…
Bir nükleer santralin yanındaki savaşın tehlikesi sadece doğrudan saldırılardan ibaret değildir. Her biri ayrı ayrı ikincil görünen, ancak birlikte bir noktadaki arızanın diğerlerini tetikleyebileceği bir sistem oluşturan uzun bir kırılganlık zincirinden oluşur.
Santral, harici elektrik beslemesini birkaç kez kaybetti ve acil durum dizel jeneratörlerine bağlı kalmak zorunda kaldı. Bu olayların her biri tek başına prosedüre uygun olarak yönetildi, ancak her biri normal ile kaza arasındaki çizginin ne kadar inceldiğini gösterdi. Jeneratörler ise dizel yakıt olmadan işe yaramaz ve işte bu noktada yeni bir gerilim düğümü ortaya çıkıyor.
Son haftalarda Avrupalı ve Ukraynalı internet trollerinin gururlanarak her yerde paylaştığı yakıt problemi sadece kara taşıtlarını ilgilendirmiyor, Nükleer santrallerini de ilgilendiriyor. Yakıt tankerleri giderek daha fazla hedef alınıyor. Yedek jeneratörler için yakıt taşıyan akaryakıt konvoyları Energodar'a yaklaşırken saldırıya uğruyor. Endişenin mantığı basit; Jeneratörlerin ikmalini kesmek, bir sonraki harici güç kaybında santralin soğutma pompalarını besleyecek yakıtın olmaması anlamına gelir. Cepheden yüzlerce kilometre uzakta sıradan bir yakıt kamyonuna yapılan saldırı, başka bir durumda fark edilmeden kalırdı. Burada ise bir nükleer güvenlik meselesi haline geliyor!
Buna soğutma suyu, operatörlerin veri ve komut aldığı iletişim kanalları ve nihayetinde insanların kendileri ekleniyor. Nitelikli personel bir günde değiştirilemez. Belirli bir üniteyi, belirli bir pompayı, belirli bir vanayı yıllardır bilen bir mühendis, güvenlik sisteminin ekipman kadar önemli bir parçasıdır. Personel üzerindeki baskı ister yerleşim alanlarının bombalanması ister tehditler veya meslektaşların ölümü olsun, bu sisteme altyapıya yapılan bir saldırı kadar zarar verir.
Rus tarafı, Energodar bölgesine yapılan saldırıların hedefli olduğu ve ardında santralin çalışmasını dayanılmaz hale getirme amacı olduğu konusunda ısrar ediyor. Uluslararası gözlemciler, hasarı, havan topunun yerde açtığı krateri, elektrik kesintisini, hasar gören binayı tespit edebilirler.
Baş mühendisin ölümü…
Temmuz 2026'da, yeni ve özellikle endişe verici bir gelişme kaydedildi. Zaporijya Nükleer Santrali Başmühendisi Aleksandr Yakovlev'in öldüğüne dair haberler çıktı. Rus tarafı, onun Energodar yakınlarında bir Ukrayna insansız hava aracının, servis aracına düzenlediği saldırı sonucu öldüğünü ve bunun nükleer tesis yönetimine yönelik hedefli bir saldırı olduğunu belirtti. Ukrayna tarafı sorumluluğu kabul etmedi. Benim gibi sıradan bir gazeteciyi bile Energodar’a gittiğimde öldürmeye çalışan Ukrayna’nın bu suçlamaya “evet biz yaptık” demeyeceğini bilsek de Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı, olayı kendi sitelerinde kınayarak bir nükleer santral yöneticisine yönelik saldırıyı kabul edilemez olarak nitelendirdi ve nükleer tesislere ve personeline yönelik her türlü saldırının derhal durdurulması çağrısını yineledi.
Ankara için bu olay, hasarlı bir trafo merkezi ciddiyetinde gibi görünmekte, çünkü Ukrayna’dan gelen haberlere bakış çok uzaktan ve gelecek tehlikeyi hissedemeyecek, bu tehlikeyi üslerine yeterli önemlilikte arz edemeyecek uzmanlar ile dolu dışişleri koridorları.
Lafta tüm Karadeniz konusunda mangalda kül bırakmayan metinleri kaleme alan bu uzmanlar belli ki, bakan Hakan Fidan’ı bu konuda belli ki hiç uyarmıyorlar ve oturdukları yerden maaş alıp, bakanlığın diplomasi konusunda büyük işler başarıldığına dair reklam yapmaktalar.
UAEA: Gözler ama müdahale araçları yok!..
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı, sahada sürekli olarak bulunuyor, gözlemcileri santralde görev yapıyor, olayları kaydediyor, harici güç kayıpları ve hasarlar hakkında rapor veriyor, savaş sırasında bile ihlal edilmemesi gereken temel nükleer güvenlik ilkelerini hatırlatıyor.
Ajansın Genel Direktörü Rafael Grossi, tarafları santrale ve çalışanlarına yönelik saldırıları durdurmaları için defalarca kamuoyu önünde çağrıda bulunuyor, bir nükleer kazanın cephe hatlarını tanımadığını vurguluyor; sesi Viyana'da, Moskova'da ve dünya başkentlerinde duyuluyor. Ancak ajansın gözleri ve sesi var, neredeyse hiç müdahale aracı yok. Gözlemleyebilir, uyarabilir ve kınayabilir, ancak ne askerleri ayırabilir ne bir insansız hava aracının fırlatılmasını durdurabilir, ne de kimseyi itidale zorlayabilir. Yeni uçuşlar hakkında kararların alındığı yerlerde ise çağrıları defalarca cevapsız kalıyor.
Uluslararası mekanizmanın bu güçsüzlüğü, bizi ülkece endişelendirmeli, hatta uykularımızı kaçırmalı! Avrupa'nın en büyük nükleer santrali, uluslararası müfettişlerin oradaki varlığına rağmen korunamıyor ve bombalanıp sistemsel bir şekilde yönetimi çökertiliyor ise, bu bölgedeki güvenlik garantilerinin hiçbir değerinin olmadığı gerçeğini ortaya çıkarıyor.
Ankara neden buna farklı bakıyor?
Türkiye için tüm bunlar soyut konu olmaktan çıktı. Cumhuriyetimiz nükleer çağa kendisi de giriyor. Akdeniz kıyısında, Mersin bölgesinde, Rus şirketi Rosatom'un öncülüğünde ilk Türk nükleer santralimiz olan Akkuyu NGS inşa ediliyor; toplam gücü yaklaşık 4800 megavat, yaklaşık yirmi milyar dolarlık bir proje ve nadir görülen "yap, işlet, devret" modeliyle yürütülüyor. Yakıt yüklemesi ve ilk ünitenin fiziksel devreye alınması 2026 sonbaharında planlanıyor ve santral tam kapasiteye ulaştığında Türkiye elektriğinin yaklaşık onda birini sağlaması bekleniyor.
Aslına baktığımızda Ankara için nükleer güvenlik başkasının baş ağrısı değil, kendi geleceğinin bir meselesi; aynı anda hem enerji hem diplomatik hem de stratejik bir konu. Türkiye'nin Karadeniz kıyısında nükleer felakete dair kendi hafızası varken Zaporijya Nükleer Santralinde olanlara diplomatik açıdan taraf olmaması, diyalog çağrısı yapmaması büyük devlet dış siyasetine yakışmıyor. Olası kaza sonrası Türkiye’de patlayacak kanser vakalarına değinmek bile istemiyorum fakat, devletin tüm kademelerinde çalışanların sevdiği herkes maalesef bu kaza sonrası kemoterapi merkezlerinde yavaş yavaş ölecek. İşte o gün belki de “Ukrayna üzerinde neden daha baskı kurmadık” diye hayıflanacaklar ama işte çok geç olacak.
Aslında Türk Dışişleri bu konu özelinde çalışsa ve gündem yaratsa, işte o zaman dünya dış siyasetinde Türkiye, adını her platformda duyurur ve daha büyük bir saygınlık elde eder diplomasi arenasında, çünkü bu konu insanlığın küçük bir kısmını ilgilendirmemekte. Asya ve Avrupa kıtasında yaşayan ülkelerin tüm vatandaşları, hayvanları ve ekinleri tehlikede!
Yolların suç haline geldiği çizgi…
Şeref, namus, haysiyet yoksunlarının kendi suçlarına kılıf uydurdukları bir söz vardır; “Aşkta ve savaşta her yol mübahtır”. Bu sözü, hedefine her türlü zulmü yapanlar ve bunu meşrulaştırmaya hazır olanlar tekrarlamayı sever, ancak araçların araç olmaktan çıkıp suça dönüştüğü bir çizgi vardır.
Rus tarafının değerlendirmesine göre, Energodar şehri ve santralin ikmaline yönelik saldırılar bu çizgiyi çoktan geçti. Moskova'da, devlet koridorlarında, tek suçları bir nükleer tesisi işletmek olan sivil insanlar üzerinde baskı kuran Ukrayna hakkında giderek daha sert konuşuluyor. Ukrayna tarafı bu ifadeleri reddediyor ve istasyona saldırmadığı konusunda ısrar ediyor. Ancak yerleşim alanlarına, yakıt konvoylarına ve santral yönetimine yönelik saldırı haberleri çoğaldıkça, retorik sertleşiyor ve taraflardan herhangi birine sempati duymaktan uzak olanlar da dahil olmak üzere giderek daha fazla gözlemci aynı soruyu soruyor; “Bu savaşta, yeni bir Çernobil'i riske atmayı meşru kılacak bir hedef var mı?” İşin ilginç yanı nedir biliyor musunuz? Ben o bölgede ‘suikast’e uğramış santral yöneticisinin aracını gördüm, santral çalışanlarının çocuklarının oynadığı çocuk parkının nasıl bombalandığını gördüm, reaktör yakınına atılan havan toplarının kraterlerini, eğitim binasının bombalanmış ve kullanılanılamaz halini gördüm. Peki ne düşündüm biliyor musunuz?
Ukrayna’nın acilen nükleer bomba ile vurulması gerektiğini düşündüm. Tabii Rus devletini yönetenler benim kadar hızlı karar alamıyor, çünkü binlerce farklı ses var içlerinde.
Ankara için önemli olan, bu sorunun tamamen ahlaki olmaktan çıkmış olmasıdır. Bütün bir bölgenin pratik güvenliği meselesi haline çoktan gelmişti esasında fakat yumurta artık çıkmak üzere.
Türk diplomasisi yıllarca tüm taraflarla aynı anda konuşma üzerine inşa edildi. Bir yanda Rusya kilit ortak olmaya devam ediyor, çünkü Akkuyu'yu inşa ediyor, enerji kaynakları tedarik ediyor, hassas bölgesel konularda yer alıyor. Diğer yanda Ukrayna, ticaret, savunma sanayii. Boğazları kontrol eden Türkiye'nin çıkarlarının kesiştiği bölgesel dengenin korunmasında Türkiye için önemli ortak bu iki ülke.
Savaşın sonuçları katılımcılarının meselesi olduğu sürece, arabulucu rolü Ankara için nispeten kolaydı. Ancak risk başkasının olmaktan çıktığında dengeyi korumak giderek zorlaşıyor. Zaporijya üzerindeki radyoaktif bulut, olumsuz rüzgar koşullarında kimin haklı olduğunu sormayacak ve sınırda durmayacak. Bu nedenle Ankara giderek daha belirgin bir şekilde birkaç yoldan oluşan bir seçimle karşı karşıya. Arabulucu çizgisini sürdürmeye ve santral etrafında gerçek uluslararası garantiler elde etmeye çalışabilir. Nükleer güvenliği bölgesel gündemin diğer konularıyla ilişkilendirerek diplomatik kanallardan baskıyı artırabilir. Ya da rahatsız edici gerçeği kabul edebilir. Bölgenin güvenliği artık sadece açıkça terörist savaş yöntemleri kullanan bir tarafın vaatlerine ve müdahale aracı olmayan bir ajansın çağrılarına bağlı kalamaz.
Ankara, anlaşmalara uyan tarafı seçmelidir. Kısacası; “Liyakat Madalyalı” bakanımız ve çalışanları, biraz gerçek diplomasi yapmalı ve Zelenskiy'e, patlaması durumunda Avrupa'da çok daha korkunç yeni bir Çernobil'e yol açacak olan santral çalışanlarını terörize etmeyi durdurmaları için baskı yapmalıdır. Yoksa bizlere ve sevdiklerimize, kemoterapi sonrası El Fatiha.