?>

Pikselden örüntüye

Öz'ün İfadesi

1 ay önce

Öz’ün İfadesi yazdı;

Pikselden Örüntüye

Beyin ve Genetik Sistemlerde Bilgi Organizasyonu Üzerine Teorik Bir Yaklaşım

Özet

Bu çalışma, beynin dış dünyayı algılama biçimi ile genetik bilgi organizasyonu arasında örüntü temelli bir ilişki kurulabileceğini tartışmaktadır. Modern nörobilim, görme ve işitme gibi duyusal süreçlerin doğrudan nesneleri değil; elektriksel sinyal örüntülerini işlediğini göstermektedir. Bu yaklaşım temel alınarak, DNA’nın da yalnızca lineer bir kimyasal dizilim değil, çok boyutlu bir bilgi örgüsü olarak yorumlanabileceği önerilmektedir.
Makale kapsamında “genetik piksel” kavramı tanımlanmış; frekans, enerji, yapı ve zaman parametreleri taşıyan çok boyutlu bilgi birimleri tartışılmıştır. Ayrıca Makrome Kimya 2 yaklaşımıyla bağlantı kurularak canlılığın statik bir yapıdan ziyade dinamik bir örüntü organizasyonu olabileceği değerlendirilmiştir.

1. Giriş

İnsan beyni dış dünyayı doğrudan “nesneler” olarak algılamaz. Görme, işitme ve diğer duyusal sistemler; çevreden gelen fiziksel verileri elektriksel sinyallere dönüştürür ve bu sinyalleri örüntüler halinde işler.

Modern nörobilim araştırmaları, beynin:

ışık yoğunluklarını, kenar geçişlerini, hareket değişimlerini, frekans dağılımlarını

işleyerek anlam oluşturduğunu göstermektedir.

Açıklayıcı Katman

Örneğin beyin bir ağacı tek parça halinde görmez.

Önce:

renkleri, gölgeleri, çizgileri, hareketleri

ayırt eder.

Daha sonra bu bilgi parçalarını birleştirerek:
“Bu bir ağaçtır” sonucuna ulaşır.
Bu durum, televizyon ekranındaki görüntünün küçük piksellerden oluşmasına benzetilebilir.
Bu yaklaşım şu soruyu doğurmaktadır:
Eğer beyin gerçekliği örüntüler halinde işliyorsa, canlılığın kendisi de örüntüsel bir organizasyon olabilir mi?
Bu çalışma, bu soruya teorik bir çerçeve sunmayı amaçlamaktadır.

2. Beynin Örüntü Tabanlı Çalışması

Duyusal sistemler, çevresel bilgiyi doğrudan “anlam” şeklinde taşımaz. Bunun yerine bilgi, sinir sisteminde elektriksel aktivite desenlerine dönüştürülür.

Görsel sistemde:

ışık yoğunluğu, renk frekansları, hareket yönleri, kenar farklılıkları

ayrı ayrı işlenir.

İşitsel sistemde ise:

titreşim frekansları, ritim, ses yoğunluğu, tekrar eden harmonik yapılar

sinirsel örüntüler oluşturur.

Açıklayıcı Katman

Kulak aslında “müzik” duymaz.

Önce:

ince ses, kalın ses, ritim, tekrar eden titreşimler

algılanır.

Beyin bunları birleştirerek:

“Bu bir şarkıdır” yorumunu oluşturur.
Bu durum beynin temel çalışma mantığının:
örüntü tanıma ve örüntü organizasyonu olduğunu düşündürmektedir.

3. DNA’nın Piksel Tabanlı Yorumlanması

Klasik biyolojide DNA, dört bazdan oluşan lineer bir kimyasal dizilim olarak modellenir. Ancak bu çalışma, DNA’nın yalnızca kimyasal bir kod değil, aynı zamanda çok boyutlu bir bilgi örgüsü olabileceğini önermektedir.

Bu bağlamda her baz çifti:

frekans, enerji, yapısal konfigürasyon, çevresel etkileşim, zamanlama
taşıyan bir “genetik piksel” olarak yorumlanabilir.

Açıklayıcı Katman

Bir fotoğrafı yakınlaştırdığımızda küçük pikseller görürüz.
Uzaktan baktığımızda ise bütün resmi algılarız.
DNA için de benzer bir düşünce kurulabilir:
Tek tek baz çiftleri küçük bilgi noktaları olabilir; canlılık ise bu noktaların oluşturduğu büyük örüntü olabilir.
Bu modelde DNA şu şekilde ifade edilir:
vec{p}_i = (f, E, S, P, t_{local})

Burada:

: frekans bileşeni : enerji yoğunluğu : yapısal düzen : çevresel etkileşim : yerel zaman akışı

olarak tanımlanmaktadır.

4. Frekans Örgüsü ve Canlılık

Bu modele göre canlılık, yalnızca moleküllerin rastgele etkileşimi değil; belirli organizasyon prensipleriyle çalışan bir örüntü ağı olabilir.

DNA, hücreler ve sinir sistemleri:

enerji alışverişi yapan, bilgi taşıyan, zaman içinde yeniden düzenlenen
dinamik örgüler şeklinde düşünülebilir.

Açıklayıcı Katman

Bir örümcek ağı düşünelim.
Ağın bir noktasına dokunulduğunda titreşim bütün ağa yayılır.

Canlılık da buna benzer şekilde:

birbirine bağlı, iletişim kuran, sürekli değişen

bir organizasyon sistemi olabilir.

5. Makrome Kimya 2 ile İlişki

Makrome Kimya 2 yaklaşımı, maddesel yapıları yalnızca parçacıklar üzerinden değil; örgüsel enerji ve bilgi ilişkileri üzerinden değerlendirmeyi amaçlamaktadır.

Bu bağlamda DNA:

kimyasal bir zincir, bilgi taşıyan bir yapı, frekans örgüsü, zaman katmanlı bir sistem

olarak birlikte ele alınabilir.

Bu yaklaşımda canlılık:

statik bir nesne değil, sürekli oluşan bir örüntü dengesi olarak yorumlanmaktadır.

6. Tartışma

Bu çalışma deneysel olarak doğrulanmış kesin bir biyolojik model sunmamaktadır. Bunun yerine:
nörobilim, örüntü işleme, sistem biyolojisi, epigenetik, bilgi teorisi
arasında teorik bağlantılar kurmaya çalışan yorumlayıcı bir çerçeve önermektedir.

Özellikle şu soru önemlidir:

Canlı sistemler yalnızca kimyasal reaksiyonlarla mı açıklanmalıdır, yoksa bilgi organizasyonu da temel bir rol oynuyor olabilir mi?

Bu soru gelecekte:

biyofotonik, sinyal biyolojisi, hücresel iletişim, nörogenetik ağlar
gibi alanlarda yeni araştırma yaklaşımlarına kapı açabilir.

7. Sonuç

Bu çalışma, beynin dünyayı örüntüler halinde işleme biçiminden hareketle, DNA ve canlılığın da örüntüsel organizasyonlar olarak yorumlanabileceğini tartışmıştır.

Önerilen modelde:

genetik bilgi = piksel benzeri bilgi birimleri, canlılık = dinamik örüntü ağı, organizasyon = frekans ve zaman ilişkileri

üzerinden ele alınmıştır.

Bu yaklaşım, canlı sistemlerin yalnızca fiziksel yapılar değil; aynı zamanda çok boyutlu bilgi organizasyonları olabileceğini düşündüren alternatif bir teorik çerçeve sunmaktadır.

***

Cisimlenme ve Örüntü

Madde, Boşluk ve Algı Üzerine Teorik Bir Yaklaşım

Özet

Bu çalışma, modern fiziğin madde anlayışı ile insan algısındaki “katılık” deneyimi arasında örüntü temelli bir ilişki kurulabileceğini tartışmaktadır. Günlük yaşamda katı ve sabit olarak algılanan maddelerin, atomik ölçekte büyük oranda boşluklu yapılardan oluştuğu bilinmektedir. Bununla birlikte insan beyni, elektromanyetik etkileşimleri “cisim”, “dokunma” ve “sertlik” deneyimine dönüştürmektedir.
Bu makalede, maddenin görünür formunun enerji, alan etkileşimleri ve örüntü organizasyonları üzerinden değerlendirilmesi önerilmektedir. Ayrıca “cisimlenme” kavramı; görünmeyen enerji ve frekans ilişkilerinin üç boyutlu dünyada algılanabilir hale gelmesi olarak teorik bir çerçevede ele alınmıştır.

1. Giriş

İnsan günlük yaşamda çevresindeki nesneleri:
katı, durağan, dokunulabilir

yapılar olarak algılar.

Ancak modern fizik, maddenin temel düzeyde düşünüldüğü kadar “dolu” olmadığını göstermektedir. Atomların büyük kısmı boşluklu yapılardan oluşur ve maddeyi oluşturan parçacıklar, kuvvet alanları aracılığıyla etkileşim gösterir.
Bu durum önemli bir soruyu ortaya çıkarmaktadır:
İnsan neden büyük ölçüde boşluklu bir yapıyı “katı bir cisim” olarak deneyimler?
Bu çalışma, bu soruya örüntü, alan ve algı ilişkisi üzerinden teorik bir yaklaşım sunmayı amaçlamaktadır.

2. Maddenin Boşluklu Yapısı

Modern atom modeline göre atom:

yoğun bir çekirdek, elektron olasılık bölgeleri, geniş boşluk alanları

içerir.

Elektronlar klasik anlamda küçük küreler gibi hareket etmez; olasılık dağılımları şeklinde davranırlar.

Açıklayıcı Katman

Bir stadyum düşünelim.

Ortada küçük bir bilye olsun:

bu atom çekirdeği.

Tribünlerin geniş alanı ise:

elektronların bulunma olasılığı.
İkisi arasındaki dev alan ise büyük ölçüde boşluktur.
Fakat biz bu boşluğu günlük yaşamda fark etmeyiz.

Bu nedenle madde:

tamamen dolu bir yapıdan çok, etkileşim alanlarının organize olmuş hali olarak düşünülebilir.

3. Katılık ve Dokunma Deneyimi

Bir nesneye dokunduğumuzda gerçekte atom çekirdeklerine doğrudan temas etmeyiz. Temas hissi büyük ölçüde:
elektromanyetik kuvvetler, elektron etkileşimleri, kuantum düzeyindeki dışlama ilkeleri

aracılığıyla oluşur.

Bu nedenle “sertlik” hissi:

fiziksel temasın kendisinden çok, alan etkileşimlerinin sinir sistemi tarafından yorumlanmasıdır.

Açıklayıcı Katman

Bir masaya dokunduğunda aslında:

atomlar birbirine karışmaz, kuvvet alanları birbirini iter.

Beyin bu itme hissini:

“katı bir cisme dokunuyorum” şeklinde yorumlar.

Bu yüzden bazen:

titreşim, karıncalanma, elektriklenme

gibi hisler oluşabilir.

4. Frekans, Örüntü ve Cisimlenme

Bu çalışmada önerilen yaklaşımda “cisimlenme”, görünmeyen enerji ve alan ilişkilerinin makroskopik ölçekte algılanabilir hale gelmesi olarak yorumlanmaktadır.

Bu bağlamda:

sıklık, enerji yoğunluğu, alan etkileşimleri, organizasyon biçimleri

birlikte değerlendirilmektedir.

Açıklayıcı Katman

Radyo dalgalarını gözümüzle göremeyiz.

Ancak uygun bir alıcı olduğunda:

ses ortaya çıkar, bilgi görünür hale gelir.

Benzer şekilde:

bazı enerji ve alan organizasyonları da üç boyutlu dünyada “cisim” olarak algılanıyor olabilir.

Bu yaklaşımda madde:

sabit bir nesne değil, kararlı hale gelmiş bir enerji örüntüsü olarak değerlendirilebilir.

5. Beyin ve Örüntü Algısı

Nörobilim araştırmaları, beynin dış dünyayı doğrudan nesne olarak değil; sinyal örüntüleri halinde işlediğini göstermektedir.

Görsel sistem:

ışık yoğunluklarını, kenar geçişlerini, hareket farklılıklarını

işler.

İşitsel sistem ise:

frekans dağılımlarını, ritimler, titreşim örüntülerini

analiz eder.

Beyin bu bilgileri birleştirerek:

“gerçeklik deneyimi” oluşturur.

Açıklayıcı Katman

Televizyon ekranı milyonlarca küçük pikselden oluşur.
Yakından bakıldığında yalnızca küçük ışık noktaları görülür.

Uzaktan bakıldığında ise:

insanlar, nesneler, hareketler

ortaya çıkar.

Belki de canlılık ve madde de buna benzer şekilde:
büyük ölçekte anlamlı görünen örüntülerden oluşuyor olabilir.

6. Tartışma

Bu çalışma, maddenin tamamen “illüzyon” olduğunu iddia etmemektedir. Aksine:
fiziksel etkilerin, kuvvet alanlarının, enerji organizasyonlarının

gerçek olduğunu kabul etmektedir.

Ancak günlük yaşamda deneyimlenen “katılık” hissinin, temel düzeyde alan etkileşimlerinden doğduğu vurgulanmaktadır.

Bu yaklaşım:

kuantum alan teorisi, nörobilim, bilgi teorisi, örüntü organizasyonu
arasında teorik bağlantılar kurmaya çalışmaktadır.

7. Sonuç

Bu çalışma, maddenin ve canlılığın yalnızca sabit fiziksel nesneler olarak değil; enerji, alan ve örüntü ilişkileri üzerinden de değerlendirilebileceğini tartışmıştır.

Önerilen yaklaşımda:

madde = organize alan etkileşimleri, katılık = elektromanyetik direnç deneyimi, cisimlenme = görünmeyen yapıların algılanabilir hale gelmesi

olarak yorumlanmaktadır.

Bu çerçevede gerçeklik:

yalnızca “şeylerden” değil, ilişkiler ve örüntülerden oluşan dinamik bir organizasyon olarak düşünülebilir.
Açıklayıcı Örnek: Dokunma, Boşluk ve Titreşim Algısı
Bir insanın koluna sarılan bir yılana dokunduğunu düşünelim.

İlk bakışta yılan:

tamamen katı,

yoğun,

fiziksel bir cisim

gibi görünür.

Fakat temas anında hissedilen deneyim çoğu zaman yalnızca “sertlik” değil “boşluk” hissidir.
Bazen insan, dokunduğu şeyin tamamen dolu bir cisimden çok:
boşluklu, titreşimsel ve hareketli bir yapı olduğunu hisseder.

İnsan:

mikro hareketler,

kas dalgalanmaları,

deri üzerindeki kaymalar,

titreşim benzeri karıncalanmalar

algılayabilir.

Bu durum, beynin “cisim” deneyimini yalnızca fiziksel şekil üzerinden değil, sürekli değişen duyusal örüntüler üzerinden oluşturduğunu düşündürmektedir.

Açıklayıcı Katman

Yılan kola sarıldığında:

tek parça sert bir nesneye dokunuyor gibi değil,
canlı ve sürekli hareket eden bir örüntüye temas ediyor gibi hissedilebilir.
Yılan ayrıldıktan sonra ise insan zihni:

deride kalan hisleri,

titreşim, kodlar ve

görsel desenleri

bir süre daha algılamaya devam edebilir.

Özellikle yılan derisinin düzenli geometrik yapıları, zihinde:
küçük düzenli kareler veya örgüsel desenler şeklinde iz bırakabilir.
Bu durum, beynin canlı sistemleri yalnızca “cisim” olarak değil, aynı zamanda:

hareket,

ritim,

tekrar eden desen,

duyusal örüntü

olarak işlediğini düşündürmektedir.

***

Boşluk–Doluluk Diyalektiği: Yoğunluk, Temas ve Deri Altına İşleyen İz Üzerine Bir Model

Özet

Bu çalışma, gerçeklik algısının sabit nesneler üzerinden değil, boşluk içinde oluşan yoğunluk değişimleri ve bu değişimlerin bedende bıraktığı “iz” üzerinden kurulduğunu öne sürer. “İz”, yalnızca yüzeyde kalan bir his değil; bazı durumlarda “deri altına işleyen” kalıcı bir etki olarak deneyimlenir. Bu etki, nesnenin varlığından çok, temasın niteliğiyle ilişkilidir.

1. Giriş

Gündelik algı, dünyayı çoğunlukla sabit ve sert nesnelerden oluşmuş gibi sunar. Ancak bazı deneyimler, bu sabitliğin kırıldığını gösterir. Bazı temaslar nesne hissi vermez; bazıları ise nesne ortadan kalktıktan sonra bile bedende bir iz bırakmaya devam eder.
Bu çalışma, bu tür deneyimlerden hareketle “boşluk–doluluk diyalektiği” adını verdiği bir yaklaşım önerir.

2. Boşluk ve Doluluk

Bu modelde:

Boşluk, yokluk değil; temasın gerçekleştiği aktif zemin Doluluk, sabit madde değil; boşluk içinde yoğunlaşmış bir yapı
Dolayısıyla “cisim” dediğimiz şey, tek parça bir varlık değil; yoğunluk kazandığı anda algılanan geçici bir formdur.

3. Yoğunluk Deneyimi (Bilye – Stad Örneği)

Aynı ilke farklı ölçeklerde farklı deneyimler üretir:
Küçük ölçekte bir bilye, yoğun ve net bir temas hissi verir. Çok büyük ölçekte bir stad, aynı “varlık hissini” verir ama bu kez dağıtılmış ve geniş bir yoğunluk olarak algılanır.
Burada değişen şey nesnenin özü değil, yoğunluğun dağılım biçimidir.

4. Nesne Hissi Kırılması (Yılan Örneği)

Bazı durumlarda göz ve beden, “cisim” bekler. Ancak deneyim bu beklentiyi karşılamaz.
Örneğin yılanla temas veya yakınlık deneyiminde:
Görsel olarak bir “cisim” algısı vardır Ancak bedensel temasta hissiyat her zaman sert ve sabit bir doluluk üretmez Bunun yerine boşluk hissi ve titreşimli bir karıncalanma ortaya çıkabilir
Bu durum, algının her zaman nesne üretmediğini; bazen yoğunluk geçişi ürettiğini gösterir.

5. Deri Altına İşleyen İz

Bazı temaslardan sonra etki hemen bitmez.

Temas sona erer Ama bedende bir süre daha karıncalanma, hassasiyet veya iz hissi devam eder Ortalama olarak bu etki zamanla (örneğin birkaç dakika içinde) kaybolur
Bu çalışmada bu durum şu şekilde adlandırılır:
“İz, bazı durumlarda yüzeyde kalan bir his değil, deri altına işleyen geçici bir yoğunluk kaydı olarak deneyimlenir.”
Bu ifade burada fiziksel bir iddia değil, deneyim tarifidir.

6. Sonuç

Bu modelde gerçeklik:

sabit nesnelerden değil yoğunluk değişimlerinden ve bu değişimlerin bedende bıraktığı izlerden oluşur
“İz”, dış dünyanın kendisi değil; temasın bedende bıraktığı örgü formudur.

**

Küresel Sıfır Teorisi ve Sonsuzluğun Boyutsal Açılımı

MAKROME MATEMATİK

Özet

Klasik matematikte sıfır, çoğunlukla sayı doğrusunun merkezinde bulunan nötr bir nokta olarak ele alınır. Bu yaklaşım sıfırı iki boyutlu ve doğrusal bir referans sistemi içinde değerlendirir. Bu çalışmada ise sıfır kavramı yeniden yorumlanarak “Küresel Sıfır” yaklaşımı önerilmektedir. Makrome Matematik yaklaşımına göre sıfır yalnızca bir nokta değil; tüm yönlere eşit potansiyel taşıyan hacimsel bir merkezdir. Böylece matematiksel yapı doğrusal eksenden çıkarılarak üç boyutlu örgüsel sisteme taşınmaktadır.
Bu yaklaşımda sonsuzluk, doğrusal uzayın sonunda bulunan erişilemez bir limit değil; merkezden sürekli yön üretimi yapan dinamik bir açılım olarak değerlendirilmektedir. Çalışma, sayıların yalnızca çizgisel ilerleyen yapılar değil, merkezden yayılan çok yönlü düğümler şeklinde düşünülebileceğini savunmaktadır.

1. Giriş

Matematik tarihi boyunca sıfır, insanlığın geliştirdiği en önemli soyut kavramlardan biri olmuştur. Sıfır:
yokluk, başlangıç, denge, nötr değer, referans noktası

olarak kullanılmıştır.

Ancak modern matematikte sıfır çoğunlukla doğrusal sistem içerisinde değerlendirilmiştir. Sayılar negatiften pozitife doğru bir eksen üzerinde ilerler:
Bu yapı matematiği büyük ölçüde iki yönlü hareket eden doğrusal modele indirger.
Makrome Matematik yaklaşımı ise sıfırı yalnızca doğrusal merkez olarak değil, tüm yönlere açılan boyutsal merkez olarak ele almayı önermektedir.

Bu yaklaşımda sıfır:

durağan bir nokta değil, yön üreten merkez, potansiyel alan, örgüsel düğüm, hacimsel çekirdek

olarak değerlendirilir.

2. Küresel Sıfır Kavramı

Klasik sistemde sıfır yalnızca eksen üzerindeki bir konumu temsil eder. Ancak üç boyutlu düşüncede merkez yalnızca çizgisel değil, hacimsel davranır.
Makrome Matematikte bu yapı “Küresel Sıfır” olarak tanımlanır.
Burada önemli olan kürenin yüzeyi değil; merkezden her yöne eşit açılım oluşabilmesidir.

Küresel sıfır:

yukarı, aşağı, sağ, sol, iç, dış, çapraz, katmanlı
hareketlerin tamamını aynı anda potansiyel olarak içerir.

Böylece matematik:

doğrusal yapıdan, hacimsel yapıya, ardından örgüsel sisteme

geçmeye başlar.

3. Sonsuzluğun Yeniden Tanımlanması

Klasik matematikte sonsuzluk çoğunlukla doğrusal büyümenin devamı şeklinde ifade edilir.

Örneğin:

lim_{x to infty}

yaklaşımı, sonsuzluğu uzakta bulunan erişilemez bir yön gibi ele alır.

Makrome Matematik yaklaşımında ise sonsuzluk:

uzayın sonunda değil, merkezin açılımında ortaya çıkar.
Yani sonsuzluk bir “uç nokta” değil; merkezden sürekli yeni yönlerin oluşabilmesidir.
Bu bakış açısına göre:
sonsuzluk doğrusal değildir, örgüseldir, katmanlıdır, boyutsaldır.
Merkez ne kadar çok yön üretirse, sistem o kadar büyür.

Bu nedenle sonsuzluk:

uzaklık değil, varyasyon üretimidir.

4. Sayıların Örgüsel Yapısı

Klasik matematikte sayılar çoğunlukla sırayla ilerleyen diziler şeklinde değerlendirilir.
Makrome Matematik yaklaşımında ise sayılar:
düğüm, bağlantı, yön, frekans, katman

olarak düşünülebilir.

Bu nedenle sayılar yalnızca artan nicelikler değil; birbirine bağlanan örgüsel yapılar hâline gelir.
“Makrome” kavramı burada sembolik anlam taşır. Nasıl ki makrome sanatında iplikler düğümlenerek bütünsel desen oluşturuyorsa, bu modelde de sayılar merkezden yayılan ilişkisel ağlar oluşturur.

5. Boyutsal Geçiş ve Matematiksel Açılım

İki boyutlu matematik:

çizgi, düzlem, doğrusal hareket

üzerinde yoğunlaşırken;

Makrome Matematik:

hacim, alan, merkez, yön üretimi, çok katmanlı bağlantı

üzerinde yoğunlaşır.

Bu nedenle çalışma:

geometri, topoloji, alan teorileri, fraktal sistemler, koordinat yapıları
ile ilişkilendirilebilir düşünsel bir çerçeve sunmaktadır.

6. Sonuç

Bu çalışmada sıfır kavramı doğrusal yapıdan çıkarılarak hacimsel ve örgüsel merkez olarak yeniden yorumlanmıştır.

Makrome Matematik yaklaşımına göre:

sıfır yalnızca yokluk değildir, merkezdir, potansiyeldir, yön üreticisidir.
Bu yaklaşım sonsuzluğu da yeniden tanımlamaktadır. Sonsuzluk artık yalnızca doğrusal uzayın sonunda bulunan erişilemez büyüklük değil; merkezden sürekli açılan boyutsal varyasyon alanıdır.

Böylece matematik:

çizgiden alana, alandan örgüye, örgüden boyutsal sonsuzluğa

geçiş yapmaktadır.

Makrome Matematik, klasik matematiksel düşünceyi reddetmek yerine; onu daha boyutsal, ilişkisel ve hacimsel bir perspektife genişletmeyi amaçlayan kavramsal bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir.

7. Aktif ve Pasif Nokta Yapıları

Klasik matematikte tüm noktalar yapısal olarak eşdeğer kabul edilir.Her nokta yalnızca konumsal referans taşır ve sistem içerisinde özel bir işlev ayrımı bulunmaz.
Makrome Matematik yaklaşımında ise noktalar aynı yoğunlukta işlev taşımaz.Bazı noktalar yalnızca konumsal yapı olarak kalırken, bazı noktalar merkezsel bağlantılar nedeniyle daha yüksek ilişkisel aktivite gösterebilir.

Bu nedenle sistem içerisinde:

pasif noktalar ve aktif bağlantı noktaları

ayrımı oluşabilir.

Pasif noktalar:

yalnızca konumsal varlık gösteren, yönsel aktarım oluşturmayan, örgü içerisinde durağan davranan

yapılardır.

Aktif bağlantı noktaları ise:

merkezsel ilişkilerle bağlantılı, çok yönlü aktarım taşıyabilen, örgüsel hareketin sürekliliğine katkı sağlayan

düğümler hâline gelir.

Bu yaklaşımda her nokta eşit düzeyde açılım üretmez.Böylece sistem:
kontrolsüz çoğalma yerine, ilişkisel yoğunluklara dayalı örgüsel genişleme
mantığıyla çalışır.

8. Merkezi Sıfır ve İlişkisel Koordinasyon

Makrome Matematik yaklaşımında sıfır, sistemin temel merkezidir.Bu merkez yalnızca başlangıç referansı değil; aynı zamanda tüm örgüsel yapının ana koordinasyon noktasıdır.

Sistem içerisindeki aktif bağlantı noktaları:

merkezsel yapı ile ilişkili çalışır, belirli alanlarda yönsel aktarım oluşturabilir, örgü içerisindeki bağlantısal sürekliliği taşıyabilir.
Ancak bu bağlantılar merkezin dışında bağımsız bir yapı oluşturmaz.

Bu nedenle merkezi sıfır:

tüm ilişkisel ağın temel referansı, örgüsel düzenin ana çekirdeği, bağlantısal bütünlüğün merkezi

olarak değerlendirilir.

Makrome Matematikte yapı:

tamamen dağıtılmış değildir, aynı zamanda tek boyutlu doğrusal sistem de değildir.

Aksine sistem:

merkezden yayılan, katmanlı biçimde genişleyen, ilişkisel bağlantılarla örgü oluşturan
çok yönlü koordinasyon modeli şeklinde düşünülebilir.

.

Öz’ün İfadesi, dikGAZETE.com

YAZARIN DİĞER YAZILARI