<h3><span><strong>Uyan Ey Gözlerim!</strong></span></h3> <div><strong>MOSKOVA</strong></div> <div>“<strong>Sefer</strong>” özünde sıradan, basit bir kelimedir. Ama içinde nice <strong>yollar</strong> gizler. Kimi zaman “<strong>ayakla</strong>” yapılır, kimi zaman <strong>gönülle</strong>… Kimi yolculuklar haritaların üzerinde iz bırakır, kimi ise yalnız ruhun derinliklerinde yankılanır. <strong>İnsan</strong>, yeryüzünün her köşesini adımlayabilir; meridyenleri geçebilir, paralelleri aşabilir, kıtaları fethedebilir; ama ya içindeki o karanlık kıtaya hiç uğramadıysa? Ya kendi “<strong>özünün</strong>” haritasını hiç çizmediyse?</div> <div>Öyle ya, “<strong>içine sefer etmeyen, dünyayı dolaşsa ne?</strong>” diye soruyor bir bilge… Bu, basit bir soru gibi görünse de aslında pek öyle değil; özünde aynaya tutulmuş bir yüz ve insanın “<strong>kendisine</strong>” bakmasına davet eden, ürkütücü bir davettir bu... Çünkü dışarıdaki <strong>seferler</strong>, çoğu zaman içerideki <strong>sessizlikten</strong> kaçışın başka bir adı olmuştur. Yani, yollar, bazen bir varış değil, aslında bir kaçıştır. Ve gitmek, “<strong>bulmak</strong>” değil, “<strong>unutmak</strong>” olmuştur…</div> <div><strong>İnsan</strong> ise ekseriyetle “<strong>hareket”in</strong> esiridir; durduğunda kendisiyle baş başa kalacağından korkar! O yüzdendir “<strong>durmadan</strong>” bu koşuşlar-kovalamacalar... Bir şehirden bir şehre, bir ekrandan bir ekrana, bir “<strong>hayal”den</strong> bir “<strong>hayal</strong> <strong>kırıklığına</strong>” koşar durulur; soluklanmadan, dinlenmeden... Ama gel-gör ki bu koşuşturma, ruhun yorgunluğunu gideremez. Çünkü <strong>ruh</strong>, coğrafyalarla değil, “<strong>derinlikler”le</strong> beslenir. <strong>Ruh</strong>, uzaklıkla değil, yakınlıkla <strong>şifa</strong> bulur; insanın kendine olan yakınlığıyla… <strong>Zaman</strong>, saatin tik-taklarında değil; <strong>nefsin</strong> dönüşümündedir oysa... Ve <strong>mekân</strong>, koordinatlarda değil; <strong>kalbin</strong> genişliğindedir. Mesela, <strong>dar</strong> bir “<strong>göğüs</strong>”, sarayları da “<strong>dar</strong>” görür. Ancak, <strong>geniş</strong> bir <strong>gönül</strong> ise karanlık bir “<strong>hücreyi</strong>” aydınlık <strong>cennet</strong> eyler adama!</div> <div>Diğer bir “<strong>paradoks</strong>” da insanın <strong>dışarıda</strong> her şeyi görüp, <strong>içindekini</strong> görememesidir… Kendini görmeyen, “<strong>alemi</strong>” görse ne? <strong>İnsan</strong>, nasıl olur da başkalarının <strong>gözlerindeki</strong> <strong>yaşı</strong> fark eder de kendi <strong>gözlerindeki</strong> <strong>buğuyu</strong> göremez? Nasıl olur da <strong>dağların</strong> <strong>yüceliğini</strong> seyreder de kendi <strong>içindeki</strong> <strong>uçurumları</strong> fark edemez? Pes doğrusu, ne tuhaf bir körlüktür bu!</div> <div>Belki de “<strong>görmek</strong>” dediğimiz şey, özünde bir yanılsamadır. Belki de <strong>gördüğümüzü</strong> sandığımız şeyler, sadece <strong>gözün</strong> <strong>üzerine</strong> düşen “<strong>ışık</strong>” oyunlarıdır. Zira “<strong>hakiki</strong>” görmek, gözün <strong>ötesinde</strong> bir yerdedir; <strong>kalbin</strong> derinliklerinde, <strong>ruhun</strong> sessiz köşelerinde, <strong>nefsin</strong> gizemli odalarında... Ve orası, insanın kendisiyle <strong>yüzleştiği</strong>, <strong>maskelerin</strong> düştüğü, <strong>yalanların</strong> çözüldüğü, <strong>gerçeğin</strong> en çıplak haliyle durduğu yerdir.</div> <div>Özetle; <strong>görmek</strong>, esasında bizim bir eylemimiz değil; bize <strong>bahşedilmiş</strong> bir lütuftur. Biz görmüyoruz, görülüyoruz. Biz anlamıyoruz, anlaşılıyoruz. Biz <strong>yol</strong> bulmuyoruz, “<strong>yol</strong>” bize gösterilmektedir. Peki insan sormadan edemiyor: <strong>Gören</strong>, gördüğünden ayrı mıdır? <strong>Bilen</strong>, bildiğinden bağımsız mıdır? <strong>Arayan</strong>, aradığının dışında mıdır? Ya da... Ya da belki de <strong>arayış</strong>, zaten <strong>buluşun</strong> kendisidir? Belki de <strong>yolculuk</strong>, varacağı yerin “<strong>insanı</strong>” hazırlamasıdır?</div> <div>Oysa, <strong>gören</strong> de <strong>gösteren</strong> de “<strong>hem</strong>” perdeyi aralayan “<strong>hem</strong>” de aynı anda <strong>perde</strong> olan yüce <strong>Yaratıcının</strong> ta kendisidir! Hem <strong>gizleyen</strong> hem de <strong>açığa</strong> çıkaran… Hem <strong>soru</strong> hem <strong>cevap</strong>… Nitekim, en <strong>uzak</strong> olan en yakındır. En <strong>açık</strong> olan “<strong>en</strong>” gizlidir. En çok <strong>bilen</strong>, aslında hiçbir şey <strong>bilmediğini</strong> bilendir. Ve en çok gören, “<strong>kör</strong>” olduğunu görendir.</div> <div>Esasen, “<strong>görmek</strong>” kelimesi, “<strong>gör</strong>-” kökünden gelmektedir. Ama “<strong>gör</strong>-” aynı zamanda “<strong>göster</strong>-”in de kökü değil midir? Demek ki “<strong>görmek</strong>” ve “<strong>göstermek</strong>”, aynı fiilin iki yüzüdür. Sen <strong>görmeden</strong> gösteremezsin, <strong>göstermeden</strong> de göremezsin! Öyleyse, <strong>gören</strong> de <strong>gösteren</strong> de sensin... Ama sen de “<strong>sen</strong>” değilsin ki! Evet, <strong>teslimiyeti</strong> <strong>itirafta</strong> ne zaman bulunacağız? Yoksa biz <strong>görmeyi</strong> halen <strong>gözden</strong> mi sanıyoruz?</div> <div><strong>“Ayna kırıldığında, yansıma kaybolur”</strong> diyorlar… O halde <strong>ayna</strong> yansımanın bahanesi midir? Oysa, <strong>ruh</strong> ne kırılır ne de kaybolur. <strong>Göz</strong> bir <strong>pencere</strong> ise, içerideki <strong>mekânın</strong> <strong>aydınlığına</strong> göre <strong>anlam</strong> değişir. Mesela, <strong>karanlık</strong> bir odanın <strong>penceresi</strong>, dışarıdaki en güzel manzarayı bile karartır. Ama içi <strong>aydınlık</strong> bir odanın <strong>penceresi</strong>, en sıradan <strong>sokağı</strong> bile güzelleştirir. <strong>İnsan</strong> da böyle... <strong>İçi</strong> <strong>karanlık</strong> olanın gözü, her “<strong>güzelliği</strong>” <strong>çirkin</strong> görür; yani göremez… <strong>İçi</strong> <strong>nurlu</strong> olanın gözü ise, her şeyde bir <strong>güzellik</strong> bulur.</div> <div>Bugün ise “<strong>görüntüler</strong>” çoğaldı, ama <strong>gel gör ki</strong> “<strong>görüş</strong>” azaldı... Herkes -<strong>sözde</strong>- bir şeyler “<strong>görüyor</strong>”, ama kimsenin pek bir şey <strong>gördüğü</strong> falan da yok! Çünkü <strong>görmeyi</strong>, sadece <strong>retinaya</strong> <strong>düşen</strong> <strong>ışık</strong> demetlerinden ibaret olarak ele alıyor insan. Oysa, <strong>görmek</strong>, anlamaktır. <strong>Anlamak</strong> hissetmek; hissetmek, <strong>içine</strong> <strong>dalmak</strong>; içine dalmak ise, <strong>kendini</strong> bulmaktır. O da nasipse… <strong>Nasip</strong> de hazır olanın payıdır; kapısını çalmayan, içeri giremez. <strong>Toprağını</strong> sürmeden <strong>tohum</strong> atan, <strong>hasat</strong> bekleyemez!</div> <div>Günün sonunda, kendini <strong>bulamayan</strong>-<strong>bulamamış</strong> insan, dünyanın en uzak yerlerine gitse de “<strong>kayıp”tır</strong>. Ama <strong>kendini</strong> <strong>bulmuş</strong> olan biri, bir odanın içinde bile <strong>evrenleri</strong> dolaşabilir. Çünkü <strong>evren</strong>, dışarıda değil, insanın kendi içindedir. <strong>Gönüllere</strong> sınır ve “<strong>taş</strong>” koyanlar -her ne kadar- <strong>hakikati</strong> uzaklarda aratsa da insanlığa, fiilen “<strong>hakikat</strong>” hep yakındadır. <strong>Yakınlıkların</strong> en <strong>yakınında</strong>, insanın kendi özünde... Binlerce <strong>kitap</strong> okumak, onlarca <strong>dil</strong> bilmek, fakat <strong>kendini</strong> bilmemek; kocaman bir kütüphanede, insanın kendi <strong>ismini</strong> <strong>unutmak</strong> gibidir.</div> <div>Amma, “<strong>içine</strong>” <strong>sefer</strong> etmek, yolculukların en zorlu olanıdır… <strong>Ölmeden</strong> <strong>önce</strong> <strong>ölmek</strong>… <strong>Nefsin</strong> <strong>ölümü</strong>, <strong>ruhun</strong> <strong>dirilişi</strong>; <strong>benliğin</strong> <strong>yok</strong> <strong>oluşu</strong> ve <strong>varlığın</strong> <strong>başlangıcı</strong>... Çünkü orada, insanın <strong>kaçamayacağı</strong> bir <strong>gerçek</strong> olan “<strong>kendi</strong>”; saklayamayacağı bir <strong>ayna</strong> olan ise “<strong>vicdanı</strong>” vardır… Ve orada <strong>yalansız</strong> bir <strong>şahit</strong> olan “<strong>ruhu”yla</strong> karşılaşır insan. İşte o vakit, asıl <strong>özgürlük</strong> başlar. <strong>Kendini</strong> <strong>gören</strong>, her şeyi görmeye başlar. <strong>Kendini</strong> <strong>tanıyan</strong>, her şeyi tanımaya başlar. <strong>Kendini</strong> <strong>bulan</strong>, “her şeyi” bulmuştur…</div> <div>“<strong>Kırk yıl Hakk'ı aradım, sonunda anladım ki arayan bendim, aranan da...</strong>” diyen bir bilge, <strong>hal</strong> bu ki ne güzel de özetlemiştir olayı! Evet, <strong>arayan</strong> da <strong>aranan</strong> da <strong>aynı</strong> noktada buluşur. Zira <strong>kaybolanı</strong> arayan, aslında “<strong>kendini</strong>” arıyordur. <strong>Bulduğunu</strong> <strong>sanan</strong> ise, belki de henüz <strong>aramaya</strong> başlamamıştır. <strong>Arayış</strong>, bir <strong>yolculuk</strong> değil; esasen bir “<strong>uyanış”tır</strong>.</div> <div>O vakit insanın içinden geçtiği “<strong>sessizlik</strong>” ise <strong>boşluk</strong> değil; aksine <strong>doluluğun</strong> en yoğun halidir. Buna <strong>ölüm</strong> diyenler çıkacaktır… Ancak, “<strong>durmak</strong>” <strong>ölmek</strong> demek değildir. Durmak, <strong>hayatın</strong> ta kendisidir. İnsanın <strong>koşarken</strong> kaybettiği, <strong>dururken</strong> bulacağı şeyler olmasın?</div> <div>Belki de bugün, <strong>yolculuklarımızı</strong> bir <strong>durağa</strong> bağlama, duraklama, <strong>içimize</strong> dönme ve kendi <strong>derinliğimize</strong> dalma zamanıdır. Belki de bugün, <strong>gözümüzü</strong> kapatıp <strong>gönlümüzü</strong> açma, <strong>görmeyi</strong> değil <strong>görülmeyi</strong>, <strong>bilmeyi</strong> değil; <strong>bilinmeyi</strong> deneme zamanıdır.</div> <div>Yoksa sen, görmeyi hâlâ gözden mi sanıyorsun?</div> <div>.</div> <div><strong>Hasan Enes Karahan, dikGAZETE.com</strong></div> <div><strong></strong></div> <div><strong></strong></div>