Türk Tipi Başkanlık Sistemine soğukkanlı bir bakış

Türk Tipi Başkanlık Sistemine soğukkanlı bir bakış

Türk Tipi Başkanlık Sistemine soğukkanlı bir bakış

Türkiye’de yönetim düzenine dair yapılan konuşmalar, çoğu vakit çetin kamplaşmaların gölgesinde kalır. Bu sebeple meseleler, çoğu kez serinkanlı biçimde ele alınmaktan uzaktır. Oysa son yıllarda uygulanan Türk Tipi Başkanlık Sistemi üzerine yapılacak bir irdeleme, soyut tepkilerden ırak, gözleme dayalı bir muhasebeyi gerektirir.

Aradan geçen yıllar gösteriyor ki sistem, başlangıç evresindeki sarsıntıların akabinde yavaş ilerleyerek belirli bir hatta yerleşiyor. Bu model, yürütme kudretini tek elde toplama iddiası taşırken, aynı anda köklü bürokratik yapının ağır işleyişi ile yönetimde hız arayışını bir düzlemde buluşturmaya gayret ediyor. Tartışmaların büyük kısmı da tam bu noktada düğümleniyor. Yapı ile tatbik birbirine karıştığında, eleştirinin yönü de bulanıklaşıyor.

Bu ayrımın en açık biçimde izlendiği alanlardan biri, bakan atamalarıdır. Zira bakanlık makamı, hem yetkinin devredildiği bir siyasî mevki, hem de devlet işleyişine vakıf ehil kadroların seçilmesi icap eden bir vazifedir. Son yıllarda dikkat çeken eğilim, kurum kökenli isimlerin bakanlık vazifelerine getirilmesi yönünde bir arayışın öne çıkmasıdır.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nin ilk kabinesinde, Cumhurbaşkanı Yardımcılığı vazifesine Başbakanlık Müsteşarlığı yapmış Fuat Oktay getirildi. Devlet planlama geleneğinden gelen, Kalkınma Bakanlığı ve Başbakan Yardımcılığı vazifelerinde bulunmuş Cevdet Yılmaz ise seçimlerin ardından kurulan ikinci kabinede aynı vazifeyi üstlendi. Her iki isim de kamu yönetiminin mutfağında yetişmiş şahsiyetlerdir.

Adalet Bakanlığı örneği, bu mevzuyu daha berrak biçimde ortaya koyar. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nin ilk evresinde bu vazife evvela Abdulhamit Gül’e, ardından Bekir Bozdağ’a tevdi edildi. Her iki isim de uzun yıllar siyaset arenasında bulunmuş, parti ve meclis tecrübesi haiz kimselerdi. Yeni kabine kurulurken vazife Yılmaz Tunç’a bırakıldı. Müteakiben, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı sıfatıyla görev yapan Akın Gürlek’in bakanlığa atanmasıyla, Adalet Bakanlığı, doğrudan yargı bürokrasisinden gelen bir isme teslim edildi. Böylece aynı makamda siyaset kökenli seçim ile meslek kökenli tercih art arda izlendi.

Akın Gürlek, vazifeye başladığında mühim bir tercihte bulundu. Bakan yardımcılığı görevlerine, yargı teşkilatı içinde birlikte mesai harcadığı ve dosyaları yakından bilen isimleri getirdi. Bu adım, kurum içinden yetişmiş kadroların üst yönetimde değerlendirilmesi bakımından manidar bir örnek teşkil eder.

Başkanlık sistemi üzerine kaleme aldığım yazılarda mütemadiyen vurguladığım husus tam olarak budur. Bir bakan, vazifeye geldiğinde yardımcılık görevlerini, mümkün mertebe kurumun içinden yetişmiş kadrolar arasından seçmelidir. Zira devlet teşkilatlarının kendine has bir işleyiş dili mevcuttur. Dosya bilgisi, mevzuat tecrübesi ve kurum alışkanlıkları, masa başında kısa müddette öğrenilecek türden olgulara girmez. Kurum içinden gelen bir kadro, karar sürecini hızlandırır ve hatalı adım atma ihtimalini düşürür.

Böyle bir modelin başka bir yararı daha mevcuttur. Bakan ile yardımcı arasında güven ilişkisi kurulduğunda kurum içi işleyiş daha sıhhatli yürür. Ancak kamu yönetimi, durağan bir yapı konumunda bulunmaz. Bir yardımcı, vazifesini yeterli biçimde ifa edemiyorsa bakanın elinde pratik bir imkân bulunmalıdır. Bu durumda ilgili kişi, eski vazifesine yahut benzer bir idari makama atanabilir. Yerine yine kurum içinden bir başka isim getirilebilir. Böylece hem devlet tecrübesi muhafaza edilir hem de yönetim kadrosu verim ölçütüne göre biçimlenir.

Devlet geleneğinde buna benzer örneklere az rastlanmaz. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan idare anlayışında vazife değişimi çoğu vakit kurum içi rotasyonla yapılırdı. Tecrübeli kadrolar, bütünüyle sistem dışına itilmez, başka görevlerde değerlendirilirdi. Bu yaklaşım hem kurum hafızasını canlı tutar hem de devlet idaresinde devamlılığı sağlar.

Başkanlık sisteminin sıhhatli işlemesi için bu tür yöntemlerin daha bilinçli biçimde uygulanması gerekir. Yetkiyi tek elde toplamak, başlı başına yeterli kalmaz. O yetkiyi taşıyacak kadroların nasıl seçildiği, nasıl denetlendiği ve gerektiğinde nasıl değiştirildiği de en az yetki kadar önem arz eder.

Benzer bir hat, Millî Savunma Bakanlığı bünyesinde de belirdi. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nin ilk kabinesinde, o dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar’ın bakanlık koltuğuna oturması, oldukça dikkat çekici bir tercihti. Bu karar, savunma alanını yakından tanıyan bir ismin, siyasi sorumluluk üstlenmesi biçiminde yorumlandı. 2023 sonrasında aynı vazife, daha evvel Genelkurmay Başkanlığı yapmış Yaşar Güler’e tevdi edildi. Savunma sahasının uzun vadeli planlama gerektiren yapısı dikkate alındığında bu tercih, kurum hafızası ile siyasi karar alma süreci arasında bir köprü kurma çabası olarak okunabilir.

İçişleri Bakanlığı’nda da benzer bir değişim dikkati çekti. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nin ilk döneminde bu görev, uzun yıllar siyaset sahasında bulunan Süleyman Soylu tarafından yürütüldü. Soylu’nun görev süresi boyunca güvenlik politikaları, terörle mücadele ve kamu düzeni başlıkları, güçlü bir siyasi tonla yönetildi. Bu dönem, yürütmenin kararlılık vurgusunun öne çıktığı bir evre olarak kayda geçti.

Yeni kabinenin kurulmasıyla birlikte İçişleri Bakanlığı koltuğuna, İstanbul Valiliği görevini sürdüren Ali Yerlikaya getirildi. Böylece, güvenlik ve idare alanında sahada yetişmiş bir bürokratın, bakanlık vazifesini üstlendiği bir döneme girildi. Valilik vazifeleri, Türkiye’de kamu yönetiminin en zorlu sınavlarından biri sayılır. Çünkü bir vali, aynı anda güvenlikten kamu düzenine, afet yönetiminden yerel idarelerle eşgüdüme kadar çok geniş bir alanı yönetmek mecburiyetindedir. Yerlikaya’nın atanması bu açıdan, idare tecrübesi bulunan bir kadronun merkezi yönetime taşınması biçiminde yorumlandı.

Bu hat, sonraki süreçte de sürdü ve İçişleri Bakanlığı görevine Erzurum Valisi Mustafa Çiftçi getirildi. Çiftçi, vazifeye başladığında dikkati çeken ilk adımlardan biri, bakan yardımcılığı görevlerine kurum kökenli üç ismin atanması oldu. Mülki idare geleneğinden gelen bu kadrolar, İçişleri teşkilatının çalışma usulünü yakından bilen kimselerdi.

Bu tercih, yönetim anlayışı bakımından belirli bir yöntemi işaret eder. İçişleri gibi geniş ve çok katmanlı bir kurumda kararların sağlıklı biçimde uygulanabilmesi için saha tecrübesi bulunan kadroların üst yönetimde yer alması büyük önem taşır. Emniyet teşkilatı, jandarma, mülki idare ve yerel yönetimlerle kurulan bağın güçlü olması, çoğu vakit yönetim başarısının temel unsurudur.

Dışişleri Bakanlığı bünyesinde de benzer bir dönüşüm gerçekleşti. Uzun seneler boyunca bu vazifeyi, siyaset meydanında pişmiş bir isim olan Mevlüt Çavuşoğlu ifa etti. Çavuşoğlu’nun vazife süresi, Türkiye’nin oldukça yoğun bir dış siyaset gündemiyle karşılaştığı senelere denk geldi. Suriye savaşı, Doğu Akdeniz gerilimi, Karabağ meselesi ve dünya çapındaki güç dengelerinde vuku bulan değişimler, bu dönemin öne çıkan başlıklarıydı. Dolayısıyla dış siyaset alanında diplomatik temasın yanı sıra, sert güç unsurlarının da yoğun biçimde konuşulduğu bir dönem yaşandı.

Yeni kabinenin kurulmasıyla beraber Dışişleri Bakanlığı makamına, Millî İstihbarat Teşkilâtı (MİT) Başkanlığı vazifesini üstlenmiş olan Hakan Fidan getirildi. Bu tercih, klasik diplomasi geleneği açısından farklı bir tecrübenin dış siyaset yönetimine taşınması manasına geliyordu. Zira Fidan, uzun seneler güvenlik ve istihbarat alanında vazife yapmış, bilhassa çevre ülkelerdeki kriz dosyalarının merkezinde bulunmuş bir isimdi.

Devletler, bilhassa karışık güvenlik ortamlarında diplomasi ile güvenlik kurumları arasındaki bağı kuvvetlendirmek ister. Bu sebeple istihbarat sahasında pişmiş kadroların dış siyaset yönetiminde yer alması, vakit vakit başvurulan bir yöntemdir. Türkiye’de Hakan Fidan’ın bakan olarak atanması da bu açıdan, dış siyaset ile güvenlik siyasetinin daha sıkı bir bağ kurma arayışının alameti olarak okundu.

Günümüz dünya düzeninde dış siyaset, artık yalnızca büyükelçilik görüşmeleri ve diplomatik nezaket çerçevesiyle kısıtlı kalmıyor. Enerji güvenliği, göç hareketleri, terörle mücadele, çevre krizleri ve ekonomik rekabet gibi başlıklar, devletlerin dış ilişkilerini doğrudan etkiler. Böyle bir ortamda istihbarat bilgisi ile diplomatik müzakere arasındaki bağ daha aşikâr hale gelir.

Bu sebeple Dışişleri Bakanlığı bünyesinde atılan bu adım, devlet idaresinde kurum tecrübesine sahip farklı unsurların bir araya gelmesi yönünde bir çaba olarak yorumlanabilir. Elbette bir ismin güvenlik kökenli olması, başarılı bir dış siyaset yönetimi için kâfi görülmemelidir. Diplomasi sabır, müzakere kabiliyeti ve dünya çapında geniş bir ilişki ağını yönetme becerisi gerektirir. Ancak güvenlik ve istihbarat alanında edinilmiş tecrübe, bilhassa kriz dönemlerinde devletin karar alma süreçlerine farklı bir bakış açısı kazandırabilir.

Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı ile sağlık yönetimi gibi alanlarda da meslek kökenli isimlerin öne çıktığı görülür. Ulaştırma sahasında uzun seneler bakanlık bünyesinde yetişmiş kadroların tercih edilmesi, yeni bir durum olarak kabul edilmez. Sağlık Bakanlığı’nda ise İstanbul İl Sağlık Müdürü olarak görev yapan Kemal Memişoğlu’nun makama getirilmesi, sağlık idaresi içinde pişmiş bir ismin tercih edilmesi bakımından mühimdir.

Bütün bu ve benzeri örnekler, sistemin kusursuz işlediğini göstermez. Ancak belirli bir istikamet arayışına işaret eder. Devlet yönetiminde dosyayı tanıyan, kurum içinde yetişmiş kadroların göreve getirilmesi, karar süreçlerinde devamlılık sağlar. Bu yaklaşım, yılların birikimiyle oluşan devlet hafızasının korunmasına katkı sunar. Zira her kurumun kendine mahsus bir çalışma dili, yazışma düzeni ve idare geleneği mevcuttur. Bu dili bilen kadrolar yönetimde yer aldığında karar ile uygulama arasındaki mesafe azalır.

Fakat asıl tartışma tam da bu noktada başlıyor. Yönetim düzeni bir çerçeve sunuyor; o çerçevenin nasıl doldurulduğu ise bambaşka bir meseledir. Bir bakanın kurum kökenli olması tek başına başarılı olacağı manasına gelmez. Aynı şekilde dışarıdan gelen bir ismin başarısız olacağı da peşinen iddia edilemez. Devlet yönetiminde ölçü, kişilerin nereden geldiği kadar vazifelerini nasıl ifa ettiğidir.

Bu nedenle değerlendirme yapılırken daha sade ve somut sorular sorulmalıdır: Atanan kişi, vazifenin gerektirdiği bilgi ve tecrübeye sahip mi? Kamu kaynağı dikkatle kullanılıyor mu? Denetim mekanizmaları, sıhhatli biçimde işliyor mu? Kurumlar arasında uyum kurulabiliyor mu? Kriz anlarında devlet yönetimi hukuk çizgisini koruyabiliyor mu?

Bu soruların her biri kamu idaresinin gerçek sınavını oluşturur. Yönetim modeli ne olursa olsun, devlet işlerinin niteliği bu başlıklarda gün yüzüne çıkar. Tartışmanın sıhhatli bir zeminde yürüyebilmesi için de sistem ile tatbik arasındaki bu ayrımın açık biçimde görülmesi icap eder. Çünkü bir modelin gücü, çoğu vakit onun üzerinde yükselen kadroların niteliği ve ortaya koyduğu idare becerisiyle ölçülür.

Bugüne kadar yöneltilen eleştirilerin büyük kısmı uygulama alanında yoğunlaşıyor. Bu nedenle başkanlık sistemi üzerine yapılacak değerlendirmelerde iki ayrı başlığı birbirinden ayırmak gerekir. Birincisi; sistemin tasarımıdır. İkincisi ise bu tasarımın hangi yöntemlerle yürütüldüğüdür. Sıhhatli bir muhasebe için bu ayrımın açık biçimde yapılması şarttır.

Türkiye’de yürüyen tartışmalar çoğu vakit ilk başlık üzerinde duruyor. Sistem doğru mu, yanlış mı sorusu sıkça dile getiriliyor. Oysa ikinci başlık, çoğu vakit geri planda kalıyor. Bir yönetim düzeninin güçlü işlemesi için yetkinin tek elde toplanması kadar, denetim araçlarının sağlam kurulması da icap eder. Meclisin denetim imkânlarının etkin kullanılması, üst kademe atamalarında ölçütlerin açık olması, kamu ihalelerinde şeffaflığın sağlanması, düzenli raporlama ve performans takibi bu düzenin vazgeçilmez unsurlarıdır.

Devlet idaresinde denetim, hukuk meselesi olmanın ötesindedir; aynı zamanda yönetim kalitesinin miyarıdır. Denetim mekanizması işlediğinde kamu kaynağının nasıl harcandığı gün yüzüne çıkar, hatalar vaktinde fark edilir ve idare kendini yenileme imkânı bulur. Bu sebeple başkanlık sistemi üzerine yapılacak her irdelemede, denetim başlığının daha ağırlıklı biçimde ele alınması icap eder.

Türk Tipi Başkanlık Sistemi, bugün belirli bir yön arayışı içerisindedir. Kurum kökenli kadroların üst vazifelere getirilmesi, bu arayışın görünen yüzlerinden biridir. Fakat asıl mesele, devlet yönetiminde ehliyet ölçütünün güç kazanması ve kamu idaresinde hesap verme bilincinin yerleşmesidir. Kadro tercihi, denetim düzeni ve vazife sorumluluğu bir bütün halinde ele alındığında, yönetim düzeni daha muhkem bir zemin kazanır.

Yapı üzerine konuşmak elbette elzemdir. Fakat devlet idaresinin gerçek başarısı, teorik tartışmalardan ziyade, tatbikatta beliren neticelerde gizlidir. Bu sebeple Türkiye’de yürütülmesi gereken münakaşa, sistemi bütünüyle reddetmek yahut kayıtsız şartsız savunmaktan ibaret kalmamalıdır. Asıl gayret, mevcut düzenin hangi taraflarının güçlendirilmesi gerektiğini serinkanlı biçimde ortaya koymak olmalıdır.

Zira devlet idaresinde belirleyici olan husus, çoğu vakit kurulan modelden evvel, o modelin nasıl işletildiğidir. Yönetim düzeni, güçlü kadrolarla, açık denetim araçlarıyla ve mesuliyet şuuruyla icra edildiğinde, devlet çarkı daha dengeli döner. Aksi halde, en iyi tasarlanmış sistem dahi beklenen neticeyi vermez.

.

Muhammed Işık, dikGAZETE.com

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ