USD 0,0000
EUR 0,0000
USD/EUR 0,00
ALTIN 000,00
BİST 0.000

Ekranın kurduğu düzende adaletin gölgesinden aileye uzanan çöküş

Ekranın kurduğu düzende adaletin gölgesinden aileye uzanan çöküş
28-11-2025

Ekranın kurduğu düzende adaletin gölgesinden aileye uzanan çöküş

Gündüz kuşağında yayınlanan “Müge Anlı ile Tatlı Sert”, sıradan bir televizyon programı olmanın ötesine geçerek bir süredir kamusal düzenin temel taşlarına dokunan bir etki alanı oluşturuyor. Program, kayıpları bulma ve faili meçhul olaylarda kapıları aralama iddiasıyla çıktığı yolda, zaman içinde kendine özgü bir adalet sahası yaratmış görünüyor. Ekranın karşısındaki milyonlar, emniyetin yürütmesi gereken süreçleri, çoğu durumda bir stüdyo dekoru üzerinden takip ediyor; böyle olunca da program, farkına varmadan adaletin üzerini örten bir gölgeye dönüşüyor.

Bu tür yayınlar, kimi zaman devletin yavaş işleyen çarklarına karşı hızlı hareket eden bir ara mekanizma olarak takdir görüyor. Hatta bazı dosyaların, program sayesinde yeniden açıldığı, kimi çocukların koruma altına alındığı biliniyor. Fakat bu tabloyu alkışlarken gözden kaçırılan daha önemli bir sorun var: Bir televizyon programının, adalet düzenini tamamlayan bir yapı hâline gelmesi, uzun vadede sadece yargıya duyulan güveni değil, sosyal dokuyu da aşındırıyor.

“Palu” ve “Helvacı” vakaları, bu durumu açıklamak için yeterli örnek sunuyor. Kapalı çevrelerde suçu örten dayanışma ağlarını kırdığı düşünülse de kamera karşısında yaşanan çözülmeler, çoğu zaman bilgi kirliliğini artırıyor. Kimi zaman suçlunun tespit edildiği iddiası, erken hüküm verme baskısını büyütüyor. Daha da kötüsü, linç havası bir anda bütün memleketin üzerine çöküyor.

Bozkurt’taki anne-oğul vakasında olduğu gibi, bir ilçenin adı günlerce ekranlarda dönüp duruyor. Birliğin başkanının dile getirdiği “itibar suikastı” çıkışı, ekranın masum bir anlatı alanı olmadığını gösteriyor. Ekran bir kere bir yere işaret ettiğinde, oradaki herkes zan altında kalıyor. Dahası, suç hikâyelerinin sürekli dolaşıma girmesi, izleyicide şiddeti sıradanlaştıran bir algı doğuruyor. Bu sessiz dönüşüm, ileride çok daha büyük kırılmalara yol açabilecek türden bir değişimdir.

Buradan aile yapısına uzanan hatta geçildiğinde manzara daha da karanlık. Çünkü ekranda bitmeyen suç anlatıları, ev içi bağları zayıflatan modern kültürün etkisiyle birleşince, memleketin en köklü kurumu olan ailenin sarsılmasına yol açıyor. Aile çözülünce yalnızlık hızla yayılıyor. Bugün her beş hanenin birinde tek yaşayan bir fert var. Bu kesimin önemli kısmını ileri yaş kadınlar oluşturuyor. Bu tablo sadece bir yaşam biçimi değişimi değildir; memleketin nüfus dinamiklerini tersine çevirecek bir krizin habercisidir.

Doğurganlık hızının düşmesi, ortanca yaşın yükselmesi, genç nüfusun daralması ve yaşlı nüfusun büyümesi, sosyal güvenlik düzeni için ağır bir yük oluşturuyor. Prim ödeyenlerin azalması, emeklilerin çoğalması, sağlık harcamalarının artması… Bütün bunlar yarın değil, bugün kapıda bekleyen sorunlardır.

Bu koşullar altında aileyi ayakta tutmak, sadece kültürel bir gayret değil, demografik geleceğin teminatı niteliğinde bir zorunluluktur. Gençlerin evliliğe uzak durması, maddi külfetin ağırlaşması ve modern hayatın dayattığı geçicilik, memleketin en eski kurumunu pamuk ipliğine bağlıyor.

Bu gidişata karşı güçlü bir yenileme hamlesi şart. Evlilik çağına gelen gençlerin belirli bir süre “Aile Okulu”nda eğitim görerek sertifika alması, bilinçli bir başlangıç için önemli bir adım olabilir. Bu eğitim sürecini tamamlayan kadınların, evlilikle birlikte bir tür emeklilik programına dâhil edilmesi, ev içi yükü taşıyan kişilerin geleceğini güvenceye alır. Aylık destek ödemeleriyle ev içi emek görünür hâle gelir. Boşanmalar gerçekleşse bile çocuk yardımlarının devam etmesi, aile bağlarının kopması hâlinde dahi çocukların korunmasına hizmet eder.

Bu politika düzeninin yanında, evliliğin maddi yükünü hafifleten bir fon kurulması, gençlerin attığı ilk adımı kolaylaştırır. Düğün salonu desteği, yerli üreticilerden yapılacak alışverişlerde maliyet paylaşımı, hatta takı masrafının belirli bir bölümünün karşılanması, evliliğin önündeki en büyük engellerden birini ortadan kaldırır. Hem ailenin güçlenmesine hem de memleketin bütünleşmesine imkân verir.

Sonuç itibarıyla, televizyon stüdyolarını birer adalet kürsüsüne dönüştüren yaklaşım, yalnızca yargı düzenini zedelemiyor; ailenin çözülmesine, nüfusun daralmasına ve memleketin geleceğinin sarsılmasına kadar uzanan bir süreci besliyor. Yasaların gölgesinde çalışan ekran adaletinin yarattığı bu boşluk, ancak güçlü bir aile politikası ve sağlıklı bir yayıncılık düzeniyle kapatılabilir. Ekranın parıltısı geçicidir; fakat ailenin gücü, bir ülkenin asıl dayanağıdır. Bu çizgiyi korumak artık bir tercih değil, mecburiyettir.

.

Muhammed Işık, dikGAZETE.com

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ?