<h3><span><strong>Kendi meydanında uyanmak</strong></span></h3> <div><strong>MOSKOVA</strong> </div> <div>Bazı <strong>şiirler</strong> vardır, yalnızca bir dizesinde koca bir âlemi, bir ömrü ve bir hakikati saklar… Sözleri, adeta insan ruhunun derinliklerine işlenmiş bir <strong>mühür</strong> gibidir. <strong>Şeyh Abdülehad</strong> <strong>Nûrî</strong>’nin <strong>“Bugün başını merdâne koyan gelsin bu meydâne…”</strong> diye seslendiği şiiri, işte böylesi türden bir çağrıdır. Bu çağrı, yalnızca kelimelere değil; <strong>ilahi</strong> <strong>hakikatin</strong> kendisine, yani <strong>insanın</strong> <strong>özüne</strong> bir davettir. Bu “<strong>meydan</strong>”, taşlardan örülmüş bir alan değil; ruhun sahnesidir. İnsanın içinde yankılanan, <strong>semâdan</strong> gelen o sessiz çağrının duyulduğu bir “<strong>iç</strong>” âlemdir. Ve <strong>Nûrî</strong>’nin meydanı, <strong>madde</strong> âleminden sıyrılıp, <strong>manaya</strong> varanların buluşma noktasıdır.</div> <div>Şairin eşsiz dizeleriyle şöyle başlar bu yolculuk: <strong>“Semâdan sırr-ı tevhîdi duyan gelsin bu meydâne…” </strong>(*) Nitekim, “<strong>tevhid</strong>”, varoluşun özünde saklı bir sırdır. Kâinatın her zerresinde yankılanan birliği, bir kuşun kanat çırpışında, bir yaprağın titremesinde, bir su damlasının akışında duyabilmek; evet işte budur hakikat… Fakat bu sesi işitebilmek, yalnızca kulakların değil; insanın <strong>gönlünün</strong> <strong>uyanık</strong> olmasıyla mümkündür. Ancak gel gör ki; bugün, <strong>dünya</strong> o kadar çok sesle dolup taşmıştır ki <strong>semâdan</strong> gelen böyle bir <strong>ilahi</strong> çağrıyı işitmek neredeyse bir <strong>mucize</strong> haline gelmiştir. Gürültüler, kargaşalar ve sahte ışıklar arasında insanın ruhu sağırlaşmış, gözleri ise körleşmiştir. Oysa şair her ne kadar bu sesi duymanın yolunu göstermiş olsa da biz bunu pek idrak edememişiz: <strong>“Derûn içre bugün Allah diyen gelsin bu meydâne…”</strong></div> <div><strong>Derûn</strong>… İç dünya… Ne büyük bir kelime! Zira, <strong>hakikat</strong> arayışı, insanın <strong>iç</strong> <strong>yolculuğundan</strong> geçer. Dış dünyanın <strong>süsleri</strong> ve aldatıcı gölgeleri arasında “<strong>esası</strong>” bulmak mümkün değildir. <strong>Derûn</strong>, <strong>sessizliğin</strong> konuştuğu, <strong>kalbin</strong> işittiği bir mekândır. Öyle ki, <strong>Nûrî</strong>, bizi bu meydanda <strong>hakikatin</strong> <strong>sırrını</strong> duymaya çağırmaktadır. Bu “<strong>meydan</strong>” ise bilenlerin, görenlerin ve işitenlerin yeridir. Ve <strong>işitmek</strong> için önce <strong>susmayı</strong> öğrenmek lazım gelir. Çünkü <strong>sessizlik</strong>, yalnızca bir <strong>boşluk</strong> değil; hakikatin <strong>yankı</strong> bulduğu en saf mekândır.</div> <div>Şairin dizelerinde: <strong>“Görenler nûr-ı Gaffâr’ı duyanlar sırr-ı Settâr’ı…”</strong> dediği yerde <strong>Nûrî</strong>, <strong>Allah’ın</strong> iki sıfatını nazara vermiştir: <strong>Gaffâr</strong>, yani affeden; <strong>Settâr</strong>, yani örten. Çünkü, bu iki sıfat, insanın <strong>kendi</strong> <strong>karanlıklarına</strong> ışık tutmaktadır. Nitekim insan, kusurlarıyla, hatalarıyla ve zaaflarıyla <strong>kendi</strong> <strong>karanlığını</strong> yaratan bir varlıktır. “<strong>İnsanın</strong> <strong>içi</strong>”, bu kusurlarla <strong>kirlenir</strong> de bir süre sonra <strong>görünmez</strong> hale gelir... Ancak <strong>affeden</strong> ve <strong>örten</strong> bir <strong>Rabbin</strong> <strong>nûru</strong>, o insanı ve içindekini olduğu gibi temizleyerek <strong>hakikati</strong> ortaya çıkartabilir. İnsanın <strong>kendi</strong> <strong>içini</strong> görmek de <strong>cesaret</strong> ister, çünkü o <strong>aynadır</strong>; insan, bu <strong>aynada</strong> yalnızca kendisini değil, aynı zamanda <strong>hakikatin</strong> bir <strong>yansımasını</strong> da görür. Ve her <strong>yansıma</strong>, insanın <strong>kendi</strong> <strong>gölgelerini</strong> ortaya çıkarır.</div> <div>O halde sorarlar adama: içimizdeki “<strong>insan</strong>” ne halde? <strong>İnsan</strong>, kendi içini görebilecek kadar <strong>cesur</strong> mudur? <strong>Hakikati</strong> arayanın ilk yapması gereken işte budur: <strong>kendi</strong> <strong>içindekini</strong> görmek, üzerindeki <strong>tozu</strong> temizlemek, <strong>karanlığı</strong> aydınlatmak... Öyle ama, bu pek de kolay bir iş değildir. Gerçekle <strong>yüzleşmek</strong>, insanın <strong>kendine</strong> en zor gelen olaylarından biri, malum... Çünkü insanın “<strong>kendi</strong>” içini görmesi, işin özünde “<strong>kendini</strong>” görmesi demektir. Kendi içindeki <strong>gerçeği</strong> görebilmek, insanın <strong>ruhunu</strong> arındıran bir ilk adımdır. İşte <strong>Nûrî’nin</strong> <strong>meydanı</strong>, bu <strong>cesareti</strong> gösterenlerin yeri... Görebilenlerin ve duyabilenlerin meydanı… Bu meydan, <strong>sessizliğin</strong> hüküm sürdüğü bir yerdir: ne bir <strong>taş</strong> ne bir <strong>sınır</strong>… İnsanın iç dünyasının <strong>derinliklerinde</strong> saklı bir <strong>boşluk</strong> ve bir <strong>huzur</strong> vadisidir. Bu <strong>meydan</strong>, yalnızca <strong>hakikati</strong> <strong>arayanların</strong> ayak basabileceği bir zemin, yalnızca <strong>gönlün</strong> samimiyetle <strong>secde</strong> edebileceği bir sahnedir.</div> <div>Ancak <strong>görmek</strong> ve <strong>duymak</strong> yetmez. <strong>Nûrî’nin</strong> meydanı, aynı zamanda bir “<strong>teslimiyet</strong>” meydanıdır. Şairin dizelerinde ise bu hakikati açıkça görmüşüzdür: <strong>“Salâdır ehl-i 'irfâne getürsün cânı kurbâne / Bugün başını merdâne koyan gelsin bu meydâne…” Teslimiyet</strong> ise tasavvufun en yüce mertebesidir. <strong>Nûrî</strong>, yalnızca canı değil, insanın “<strong>başını</strong>” da meydana koymayı öğütler. <strong>Teslimiyet</strong>, insanın kendisini bir “<strong>hiçlik</strong>” içinde bulduğu andır. <strong>Hiçlik</strong> ise <strong>yok</strong> olmak değil; aksine, <strong>varoluşun</strong> özünden doğan bir “<strong>yeniden</strong>” diriliştir. <strong>Nûrî</strong>, bizi bu meydanda yalnızca başımızı koymaya değil; benliğimizi, kimliğimizi ve tüm yüklerimizi bırakmaya çağırıyor. Çünkü <strong>hakikatin</strong> <strong>kapısı</strong> ancak <strong>hafif</strong> bir ruhla aralanabilir. Bu, <strong>bedenin</strong> değil; <strong>nefsin</strong> teslimiyetidir. İnsan, <strong>hakikate</strong> ulaşabilmek için önce kendi <strong>benliğinden</strong> <strong>sıyrılmayı</strong> öğrenmelidir. Başta bütün <strong>korkularını</strong>, <strong>arzularını</strong> ve <strong>endişelerini</strong> bir kenara bırakmayı başarabilmelidir. Ancak böyle bir <strong>teslimiyetle</strong> gerçek <strong>huzura</strong> ve hakiki <strong>dirilişe</strong> ulaşılabilir.</div> <div><strong>Nûrî’nin</strong> meydanı, <strong>sahte</strong> kimliklerden arınanların, <strong>kendine</strong> <strong>dönmeye</strong> cesaret edenlerin yeriyken, peki bugün, ne kadar <strong>teslim</strong> olabiliyoruz? Zira, insan ancak <strong>kendi</strong> <strong>varlığından</strong> vazgeçtiğinde “<strong>ilahi</strong> <strong>birliği</strong>” hissedebilir. <strong>Nûrî’nin</strong> meydanı, yalnızca hakikati bilenlerin değil; hakikate <strong>teslim</strong> olanların meydanıdır! Çünkü <strong>hakikat</strong>, dirençle değil; yalnızca <strong>teslimiyetle</strong> ulaşılabilen bir sırdır.</div> <div>Şairin meydanı, aynı zamanda bu dünyadan sıyrılmayı da gerektirir. <strong>“Geçip bu âb ile gilden dahî cümle heyâkilden / Bu dünyâ nakşını dilden yuyan gelsin bu meydâne…” </strong>Zira, <strong>dünya</strong>, göz alıcı bir <strong>nakış</strong> gibidir. Ama bu nakış, insanı <strong>hakikatten</strong> uzaklaştıran bir <strong>perde</strong> arkasında gizlenmiştir. Dış dünyanın süsleri, ruhumuzun derinliklerine bir “<strong>perde</strong>” gibi iner. Bu süsler, <strong>hakikati</strong> unutturur; çünkü insanı kendine yine “<strong>kendisi</strong>” yabancılaştırır. Ancak bu <strong>perdeleri</strong> aralamadan, <strong>hakikatin</strong> <strong>ışığına</strong> ulaşmak mümkün değildir. Dünya, yalnızca bir <strong>duraktan</strong> ibaret; fakat biz çoğu zaman -tutup- onu <strong>varış</strong> <strong>noktası</strong> sanır-dururuz.</div> <div>Bugün, <strong>dünyayı</strong> bir kenara bırakıp, insanın özüne dönebilmesi ne kadar mümkün olabilir? Zira, sürekli <strong>daha</strong> <strong>fazlasını</strong> isteyen bir <strong>tüketim</strong> kültürü, <strong>sahte</strong> mutluluk vaatleri ve <strong>göz</strong> <strong>kamaştırıcı</strong> ekranlar arasında kaybolup gitmek, <strong>modern</strong> <strong>insanın</strong> trajedisi haline gelmiştir. Oysa <strong>hakikat</strong>, bu yanılsamaları aşmayı gerektirir. İnsan, dış dünyanın <strong>süslerinden</strong> sıyrıldığında, <strong>içindeki</strong> <strong>hakikati</strong> görmeye başlar. İşte <strong>Nûrî’nin</strong> meydanı, bu süsleri “<strong>yıkayıp</strong>” hakikatin ışığına ulaşmayı başaranların tam ve gerçek yerine denir.</div> <div>Son beyitte, şair bir uyanış müjdeliyor: <strong>“Gönül maksûdunu buldu cihân envâr ile doldu / Bugün Nûrî imâm oldu uyan gelsin bu meydâne</strong>…” Gönül, hakikatin ışığını gördüğünde maksadına ulaşmış olur. Bu, bir son değil; aksine bir başlangıçtır. Çünkü <strong>hakikati</strong> bulmak, insanı uyandırır. Bu uyanış, bir <strong>eylem</strong> değil; öylece bir ‘<strong>hal’dir</strong>. Gözler kapalıyken bile <strong>uyanık</strong> olunabilir. Nitekim, <strong>ruhun</strong> uyanışı, insanın <strong>varoluşuna</strong> açılan kapıdır. <strong>Hakikati</strong> bilen, onu her yerde görür; çünkü <strong>cihan</strong>, hakikatin ışığıyla dolup taşmaktadır. Ve bu <strong>ışık</strong>, dışarıdan değil; ancak <strong>insanın</strong> <strong>içinden</strong> taşar.</div> <div>Evet, bugün, <strong>Nûrî’nin</strong> meydanı hâlâ bizi çağırmaktadır. Mübarek şairin dizeleri, <strong>semâdan</strong> gelen bir <strong>davet</strong> gibi içimize işlese de bu meydanı bulmak için önce <strong>kendi</strong> <strong>içine</strong> dönmesi gerekir insanın. Nitekim, <strong>dünya</strong> ne kadar <strong>gürültülü</strong> olursa olsun, <strong>semâdan</strong> gelen <strong>ses</strong> hâlâ duyulabilir. Yeter ki insan o <strong>sesi</strong> işitecek kadar sessizleşebilsin... Çünkü <strong>hakikat</strong>, bir <strong>keşif</strong> değil; bir hatırlayıştır.</div> <div>Bugün, <strong>meydanı</strong> bulabilecek kadar <strong>cesur</strong> muyuz? Yüzümüzü <strong>semâya</strong> çevirip, <strong>sırrı</strong> duymaya hazır mıyız? İşte bu soruların cevabı, meydanın <strong>kapılarını</strong> aralamak için <strong>ilk</strong> <strong>adımı</strong> oluşturacaktır. <strong>Semâdan</strong> gelen <strong>sesi</strong> duyanlar, <strong>başını</strong> <strong>meydana</strong> koymaya cesaret edenler: <strong>meydan</strong> sizi çağırıyor! Peki, bu çağrıya uyanacak mıyız?</div> <div><strong>Şeyh</strong> <strong>Abdülehad</strong> <strong>Nûrî’nin</strong> bu şiiri, yalnızca bir edebi metin değil; insanın kendine dönmesi için bir <strong>pusula</strong>, bir <strong>ayna</strong> ve bir <strong>yol</strong> haritasıdır. Hakikati arayanlar için bir <strong>rehber</strong> ve bir davettir. Bu beyitler, insanı <strong>düşündüren</strong> ve <strong>içsel</strong> bir <strong>yolculuğa</strong> çıkaran <strong>maneviyatla</strong> örülmüştür. Ancak her <strong>yolculuk</strong> cesaret ister. <strong>Cesaret</strong>, yalnızca dış dünyaya meydan okumak değil; kendi içindeki <strong>karanlıkla</strong> da yüzleşmektir. Çünkü <strong>hakikat</strong>, ancak bu <strong>cesaretle</strong> ve <strong>teslimiyetle</strong> kendini o zaman görünür kılacaktır.</div> <div>Ve unutmayalım ki: <strong>“Bugün başını merdâne koyan gelsin bu meydâne…”</strong></div> <div>Bu <strong>meydan</strong> ise, hakikati arayanların, özüne dönenlerin ve “<strong>nihayet</strong>” uyananların yeridir.</div> <div>.</div> <div><strong>Hasan Enes Karahan, dikGAZETE.com</strong></div> <div>(*)</div> <div>Semâdan sırrı tevhîdi duyan gelsin bu meydâneDerûn içre bugün Allah diyen gelsin bu meydâne</div> <div>Görenler nûr-i Gaffâr'ı duyanlar sırr-ı Settârı,Cihânda şîşe-i ârı, kıran gelsin bu meydâne</div> <div>Salâdır ehl-i irfâne getirsin cânı kurbâneBugün başını merdâne koyan gelsin bu meydâne</div> <div>Kamunun hâlıkı birdir niçin bazısı kâfirdirBu ne hikmet bu ne sırdır bilen gelsin bu meydâne</div> <div>Geçip bu âb ü gilden dahî cümle kîl u kâldenBu dünya nakşını dilden yuyan gelsin bu meydane</div> <div>Gönül maksûdunu buldu cihân envâr ile dolduBugün Nûrî imâm oldu uyan gelsin bu meydâne</div> <div>-Şeyh Abdülehad Nurî Hazretleri-</div> <div> </div> <div> </div>