<h3><span><strong>Türk’ün çilesi</strong></span></h3> <div><strong>MOSKOVA</strong></div> <div>Serin bir <strong>sabah</strong> rüzgârı gibi inceden esen tarih, bazen en derin acıları en sessiz cümlelerle anlatır ve bir milletin hafızasında asırlardır açılmamış yaraların, kapanmamış “<strong>ezikliklerin</strong>” bir iniltisi gibi yankılanır, durur… Gözümüz önünde büyüyen topraklar, bir ana gibi şefkatiyle sarar da bizi; bu toprağın üzerinde yürüyen ayaklar, kendi izinden bile şüphe eder hâle gelmiştir…</div> <div><strong>İnsan</strong>, kendi yurdunda yeşeren bir <strong>ağaç</strong> gibi; kökleri derinlerde, dalları göğe uzanırken, zaman zaman tarifsiz bir yalnızlığın içinde bulur kendini. Göğün altında, adıyla anılan memleketinde, <strong>hür</strong> doğmuşken <strong>esaretin</strong> ince iplerini boynunda hisseder. Bunca geçmişin, bunca mücadelenin, bu kadar ağır bedellerin ardından nasıl bu kadar yabancılaşabildik ve kendi yuvamızda nasıl bu kadar <strong>kimsesiz</strong> kaldık?</div> <div>Bir milletin kendi evinde yabancılaşması, insanın “<strong>kendi evi bildiği</strong>” yerden korkması kadar da acı! Kendi göğsünde yeşeren dağlarda, kendi elleriyle suladığı topraklarda <strong>yabancı</strong> muamelesi görmek ne kadar da vefasızca… Nice zaman, <strong>öz</strong> <strong>diyarımızda</strong> baş eğmiş gözlerle yürümenin, kendi göğümüzde dahi <strong>fırtınadan</strong> korkmanın utancını neden yaşıyoruz?</div> <div>Oysa, bir millettin gücü <strong>kendi</strong> <strong>yurdunda</strong> <strong>huzurla</strong> yaşamasında saklıdır! Uzun zamandır, araya giren <strong>duvarsız</strong> soğukluklar, <strong>dillerin</strong> dudaklardan sarkıtılmadığı, <strong>fikirlerin</strong> zincirle bağlandığı zamanlar... Yazık onca geçen zamana…</div> <div>Oysa bütün <strong>türküleri</strong> birleştirip art-arda söyleyen yine bu memleketin çocuklarıydık biz… <strong>Su</strong> gibi aktık, rüzgâr gibi dolaştık, <strong>şimşek</strong> olup kırıldık, <strong>çiçek</strong> olduk; ama sararmıştık. <strong>Birbirimizi</strong> suçladık, <strong>birbirimize</strong> yabancılaştırıldık; kaybettik insanlığımızı <strong>sağ</strong>-<strong>sol</strong> çatışmasında, <strong>cemaatler</strong> sofrasında, <strong>siyasi</strong> <strong>parti</strong> masalarında… Çünkü insanı en çok, <strong>kendi</strong> <strong>yurdunda</strong> hissettiği “<strong>yabancılık</strong>” acıtır. Ve biz bu acının sağanağında hem ıslandık hem sarardık… Ama, bir türlü yeşermedik.</div> <div>“<strong>Kendi</strong> <strong>vatanında</strong> <strong>kiracı</strong> <strong>olmak</strong>” tabiri kadar “<strong>sarsıcı</strong>” bir gerçeği çıkardılar insanımızın karşısına. Bir yandan çiğnenmiş <strong>haklar</strong>, öte yandan unutulmaya yüz tutmuş <strong>kadim</strong> değerlerimiz... Ne zaman bir <strong>söz</strong> söylesek, <strong>hıçkırığa</strong> karıştı, ne zaman bir <strong>sitem</strong> etsek, <strong>duvara</strong> çarpıp geri döndü. Oysa ki bu <strong>yurt</strong>, bastığımız her karışında binlerce atanın <strong>hatırasını</strong> taşıyan bir emanetti ve o <strong>emanete</strong> <strong>yabancı</strong> <strong>el</strong> değdiğinde, yine en çok bizler üşüdük. Ezilmişlik, <strong>yabancılaştırılmışlık</strong> ve <strong>hor</strong> görülmüşlük... <strong>Dik</strong> yürüyen başlarımızı eğdirecek kadar ağırlaştırıldı zaman.</div> <div><strong>Devleti</strong> tanımasak, görmesek, ne olduğunu anlamaya çalışmasak bizi bile inandıracaklardı; kendilerini <strong>olmayan</strong> bir <strong>kisveye</strong> büründüren <strong>generaller</strong>, <strong>amiraller</strong>, <strong>istihbaratçılar</strong>, <strong>paşalar</strong>, <strong>emniyetçiler</strong>, <strong>jandarmalar</strong>, <strong>dosya</strong> tutanlar, <strong>operasyon</strong> yapanlar… Gel gör ki, hiç bitmedi <strong>yalan</strong> ve dolanlar…</div> <div><strong>Yürekten</strong> yüreğe, <strong>nesilden</strong> nesle taşınan bu sitem, yalnızca <strong>sosyal</strong> <strong>bir</strong> <strong>yarayı</strong> değil; kültürel ve psikolojik bir <strong>savruluşun</strong> ayak seslerini de getirmişti beraberinde...</div> <div>Birbirleriyle “<strong>sen-li ben-li</strong>” konuşan sosyal çöküntümüzün “<strong>çok</strong> <strong>bilmiş</strong>” insanları; hiç bitmediniz…</div> <div>Evet, her kelime, bir <strong>zincire</strong>, her bakış bir <strong>sorguya</strong> dönüştü. Kendi dilimizde konuşurken bile <strong>çekinir</strong> olduk… Zoraki <strong>göçler</strong>, kayıp <strong>diller</strong>, unutulmaya yüz tutmuş melodiler... Tüm bunlar, ancak çok ince kelimelerle tarif edilebilecek bir <strong>kırgınlıktı</strong> ki, çok yazık…</div> <div>Ama <strong>unutulmaması</strong> gereken şudur: her <strong>esaretin</strong> gölgesinden yeni bir <strong>diriliş</strong> doğar. Ağırlık ne kadar artarsa, <strong>sabrın</strong> ve <strong>umudun</strong> kökleri de o denli sağlam toprağa tutunur. Meşhur bir <strong>Türk</strong> savcısının dediği gibi; <strong>Türk’ün</strong> kaderi budur: çetin zamanların adamıdırlar, bela yağmuru yağarken şemsiye gibi baş üstünde taşınır, iyi günlerde ise bir kenara atılırlar…</div> <div>Ve şimdi zamana, susmuş dudaklara ve yere dökülen gözyaşlarına inat! Belki bir gün, kendi yurdumuzda <strong>köklere</strong> dönmekten korkmadan, <strong>özümüzdeki</strong> gücü uyandıracak <strong>cesaretle</strong> yeniden doğarız. Şafaklardan umut devşirir, <strong>acıları</strong> şiire, şiirleri ise <strong>dirilişe</strong> çeviririz.</div> <div>O vakit, haykırılan her <strong>hakikatle</strong> birlikte yeni bir güne <strong>uyanacak</strong> bu topraklar.</div> <div>.</div> <div><strong>Hasan Enes Karahan, dikGAZETE.com</strong></div> <div><strong></strong></div> <div><strong></strong></div> <div><strong></strong></div>