<h3><span><strong>Barışın ihaneti: İsrail’in Katar saldırısı ve uluslararası sessizlik</strong></span></h3> <div><strong>Moskova</strong></div> <div>Ne yazık ki, <strong>Ortadoğu</strong> bir kez daha tarihinin en karanlık sayfalarından birine tanıklık ediyor. <strong>İsrail'in</strong> son dönemde <strong>Katar</strong> ve <strong>Yemen'e</strong> yönelik saldırıları, bölgede hem uluslararası hukuk açısından bir şok dalgası yaratmış hem de <strong>Arap</strong> <strong>dünyasındaki</strong> derin bölünmeleri bir kez daha gözler önüne sermiştir. <strong>İsrail’in</strong> bu saldırgan tutumunun ardında, yalnızca kendi çıkarlarını merkeze alan bir güç siyaseti yatmaktadır. Ancak bu güç siyaseti, bölgenin kırılgan dengelerini daha da altüst ederken, <strong>Arap</strong> dünyasının da iç çekişmelerle ne kadar savunmasız olduğunu ortaya koymaktadır.</div> <h3><span><strong>İsrail’in tarihi saldırganlığı: Diplomasiye yer tok!..</strong></span></h3> <div><strong>İsrail’in</strong> diplomasiye duyduğu güvensizlik, tarihsel olarak uzun bir geçmişe sahiptir. <strong>1954</strong> yılında <strong>Mısır’da</strong> gerçekleştirilen “<strong>Susanna</strong> <strong>Operasyonu</strong>” bunun çarpıcı bir örneğidir. <strong>İsrail’in</strong> askeri istihbaratı, <strong>İngiliz</strong>, <strong>Amerikan</strong> ve <strong>Mısır</strong> hedeflerine bombalar yerleştirerek, bunları <strong>Mısırlı</strong> milliyetçilerin işi gibi göstermeye çalışmıştı. Ancak bu operasyon başarısızlıkla sonuçlandı ve haliyle <strong>İsrail’in</strong> provokatif ve “<strong>terörist</strong>” yöntemleri, uluslararası kamuoyunda ifşa olmuştu.</div> <div></div> <div>Bunun sonucunda <strong>İsrail</strong> <strong>Savunma</strong> <strong>Bakanı</strong> <strong>Pinhas</strong> <strong>Lavon</strong> görevinden istifa etmek zorunda kaldı.</div> <div>Ancak geçen <strong>70</strong> yıl içinde <strong>İsrail’in</strong> saldırganlığı sadece hız kazanmış gibi görünüyor. <strong>Mısır’dan</strong> <strong>Uganda’ya</strong>, <strong>İran’dan</strong> <strong>Tunus’a</strong> kadar birçok ülke <strong>İsrail’in</strong> saldırılarından nasibini aldı. Hedefler arasında yalnızca askeri ve endüstriyel tesisler değil, sivil köyler, şehir mahalleleri ve hatta yolcu uçakları yer aldı. <strong>İsrail’in</strong> <strong>Filistin</strong> ve <strong>Gazze</strong> <strong>Şeridi’nde</strong> yürüttüğü sistematik saldırıları ise binlerce masum sivilin yaşamını yitirdiği bir trajedi olarak tarihe kazınmıştır.</div> <h3><span><strong>İsrail’in güç politikası: Katar’a yönelik saldırı ve Ortadoğu’da derinleşen çatlaklar…</strong></span></h3> <div><strong>Ortadoğu’nun</strong> kırılgan dengeleri, <strong>İsrail’in</strong> <strong>Katar’a</strong> yönelik son saldırısıyla bir kez daha sarsıldı. <strong>İsrail Hava Kuvvetleri’nin</strong> <strong>Doha’ya</strong> düzenlediği füze saldırısı, <strong>Filistinli</strong> direniş hareketi <strong>Hamas’ın</strong> liderlerinin hedef alınmasıyla sonuçlandı. Üstelik bu saldırı, <strong>Katar’ın</strong> arabuluculuk rolü üstlendiği ve <strong>Hamas</strong> ile <strong>Amerikan</strong> temsilcilerinin önemli bir ateşkes müzakeresi için bir araya geldiği sırada gerçekleşti. Bu durum, <strong>İsrail’in</strong> barış müzakerelerine olan ilgisizliğini ve sadece düşmanlarının teslimiyetini istediğini açık bir şekilde ortaya koymaktadır.</div> <div><strong>Arap</strong> dünyasının önde gelen haber kaynaklarından biri olan <strong>Al Jazeera</strong>, <strong>İsrail’in</strong> bu saldırıyla bölgedeki müzakere umutlarını tamamen yok ettiğini belirtti. Zira <strong>Hamas</strong>, <strong>Amerikan</strong> yönetiminin sunduğu ateşkes şartlarını görüşmek üzere <strong>Doha’ya</strong> gelmişti. Ancak <strong>İsrail</strong>, bu fırsatı acımasız bir saldırıya dönüştürerek, barış çabalarını sabote etmekle kalmadı, aynı zamanda uluslararası hukukun temel prensiplerine de meydan okudu. Bu saldırı, <strong>İsrail’in</strong> müzakereyi bir araç olarak değil, düşmanlarını yok etmek için bir fırsat olarak gördüğünü bir kez daha kanıtladı.</div> <h3><strong>Amerika’nın çelişkili rolü: İsrail’e destek mi, Arap dünyasına ihanet mi</strong></h3> <div><strong>İsrail’in</strong> <strong>Katar’a</strong> yaptığı saldırı, <strong>Amerika</strong> <strong>Birleşik</strong> <strong>Devletleri’nin</strong> <strong>Ortadoğu’daki</strong> pozisyonunu da tartışmalı bir hale getirmiş durumda. <strong>İsrail’in</strong> en büyük destekçisi olan <strong>ABD</strong>, bu saldırının ardından sessizliğini korumayı tercih etmişti.</div> <div></div> <div>Üstelik <strong>Doha</strong> saldırısının gerçekleştiği yer, <strong>ABD’nin</strong> bölgedeki en büyük askeri üssü olan <strong>El-Udeyd Hava Üssü’nün</strong> bulunduğu <strong>Katar</strong> topraklarıydı. Bu durum, <strong>Amerika’nın</strong> <strong>Katar’a</strong> yönelik güvenlik garantilerinin sorgulanmasına da neden oldu.</div> <div>Bazı <strong>Arap</strong> analistler, <strong>Washington’un</strong> <strong>Hamas</strong> liderlerini müzakere için <strong>Doha’ya</strong> çekerek, <strong>İsrail’e</strong> saldırı için uygun bir fırsat sunduğunu iddia ediyorlar. Bu iddialar, <strong>ABD’nin</strong> ya bilerek <strong>İsrail’in</strong> saldırısını kolaylaştırdığı ya da <strong>İsrail’in</strong> bölgedeki istihbarat kaynaklarına erişim sağladığı yönünde ciddi şüpheler doğurmuş durumda. Bu olay, bir kez daha <strong>İsrail’in</strong> yalnızca kendi çıkarlarını gözeten bir güç politikası yürüttüğünü ve <strong>ABD’nin</strong> bu politikaya örtülü bir destek sağladığını gözler önüne sermiştir.</div> <h3><span><strong>Arap dünyasındaki bölünmeler: Katar’a yönelik sessizlik!..</strong></span></h3> <div>Aslında, <strong>İsrail’in</strong> <strong>Katar’a</strong> yaptığı saldırı, <strong>Arap</strong> <strong>ülkelerinin</strong> bir araya gelerek ortak bir tepki vermesi için bir fırsat yaratabilirdi. Ancak bu saldırı, <strong>Arap</strong> dünyasındaki bölünmelerin ne denli derin olduğunu da hepimize gösterdi. <strong>Katar’ın</strong> geçmişte birçok <strong>Arap</strong> ülkesiyle yaşadığı diplomatik krizler, bu ülkelerin <strong>Katar’a</strong> destek vermekten çekinmesine neden oldu. Özellikle 2017-2021 yılları arasında Suudi <strong>Arabistan</strong>, <strong>Birleşik</strong> <strong>Arap</strong> <strong>Emirlikleri</strong>, <strong>Bahreyn</strong> ve <strong>Mısır</strong> gibi ülkeler, <strong>Katar</strong> ile diplomatik ilişkilerini tamamen koparmıştı. Bu kriz, <strong>Katar’ın</strong> <strong>Müslüman</strong> <strong>Kardeşler</strong> gibi hareketlere verdiği destekle daha da derinleşmişti.</div> <div><strong></strong></div> <div><strong>Arap</strong> dünyasındaki bu bölünme, <strong>İsrail’in</strong> saldırgan politikalarını daha da kolaylaştırmaktadır. Zira bölgedeki birçok lider, eğitimlerini <strong>Batı</strong> ülkelerinde almış ve <strong>İsrail’e</strong> karşı ortak bir duruş sergilemekten uzaklaşmıştır. Örneğin; <strong>Ürdün Veliaht Prensi Oxford’da</strong> eğitim almışken, <strong>Bahreyn’in</strong> <strong>Veliaht</strong> <strong>Prensi</strong> <strong>Amerikan</strong> üniversitesinden mezun olmuştur. Bu tür bağlantılar, <strong>Arap</strong> liderlerinin <strong>Batı’ya</strong> olan bağlılıklarını artırırken, <strong>İsrail’e</strong> karşı ortak bir direniş göstermelerini zorlaştırmaktadır.</div> <div></div> <div>Bu arada <strong>Bahreyn</strong>, <strong>ABD'nin</strong> <strong>5. Filosunun</strong> ana üssüne ev sahipliği yapmakta olduğunu unutmamak gerekir.</div> <h3><span><strong>Gölgenin içinden doğan umut: Bölgesel ittifaklar ve Pakistan faktörü...</strong></span></h3> <div><strong>Arap</strong> dünyasının <strong>İsrail</strong> karşısındaki zayıflığı, bölgedeki diğer ülkelerin daha güçlü müttefikler arayışını hızlandırmaktadır. Bu bağlamda, <strong>Pakistan</strong> ve <strong>Rusya</strong> gibi ülkeler, <strong>İsrail’in</strong> saldırgan politikalarına karşı bir denge unsuru olarak öne çıkmaktadır. Örneğin; <strong>Pakistan’ın</strong> sahip olduğu nükleer silahlar, <strong>İsrail’in</strong> güç siyasetine karşı önemli bir caydırıcı faktör olarak değerlendirilmektedir. <strong>17 Eylül 2025</strong> tarihinde <strong>Pakistan</strong> <strong>Başbakanı</strong> <strong>Şahbaz Şerif</strong> ve <strong>Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman</strong> arasında imzalanan “<strong>Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması</strong>” da bu bağlamda büyük önem taşımaktadır. Bu anlaşma, iki ülkenin kolektif savunma mekanizmasını güçlendirmeyi ve <strong>İsrail’in</strong> saldırgan politikalarına karşı ortak bir duruş sergilemeyi hedeflemektedir.</div> <div><strong>Ortadoğu’nun</strong> bu karmaşık jeopolitik oyununda, bölge ülkelerinin artık daha güçlü bir dayanışma sergilemesi gerekiyor. Bugün <strong>İsrail’in</strong> saldırgan politikalarına karşı yalnızca diplomatik kınamalarla cevap vermek yeterli değil. Bu bölgede adaletin ve barışın sağlanabilmesi için, <strong>Arap</strong> dünyasının tarihsel bağlarını yeniden hatırlaması ve ortak bir ses oluşturması şart.</div> <h3><span><strong>Türkiye ve Rusya: Ortadoğu’nun yeni köprüleri…</strong></span></h3> <div>Bu noktada <strong>Türkiye</strong> ve <strong>Rusya’nın</strong> bölgedeki rolü de oldukça kritik bir önem taşıyor. <strong>Türkiye’nin</strong>, <strong>İsrail’in</strong> saldırgan politikalarına karşı <strong>Filistin</strong> halkının yanında durması ve bölgede barışın sağlanması adına attığı diplomatik adımlar, bölgedeki diğer <strong>Müslüman</strong> ülkeler için bir örnek teşkil ediyor. Öte yandan <strong>Rusya’nın</strong>, <strong>İsrail’in</strong> saldırılarını kınayarak <strong>Arap</strong> <strong>dünyasına</strong> daha yakın bir duruş sergilemesi, bölgedeki dengeleri etkileyebilir. <strong>Türkiye</strong> ve <strong>Rusya</strong>, bu coğrafyada yalnızca birer güç merkezi değil, aynı zamanda barışın anahtarı olabilir.</div> <div><strong>Rusya,</strong> <strong>Ortadoğu’da</strong> <strong>İsrail’e</strong> karşı alternatif silah sistemleri sunarak bölgedeki dengeleri değiştirmeye çalışmaktadır. Özellikle <strong>Cezayir</strong> gibi ülkelerin <strong>Rus</strong> ve <strong>Çin</strong> yapımı savunma sistemlerini tercih etmesi, <strong>İsrail’in</strong> bölgede daha temkinli davranmasına neden olmaktadır. <strong>İsrail’in</strong> <strong>Cezayir</strong> gibi <strong>Rusya’ya</strong> yakın ülkelerde askeri operasyonlar düzenlemekten kaçınması, bu tür savunma sistemlerinin caydırıcılığını da açıkça göstermektedir.</div> <div><strong>Sonuç</strong> olarak, <strong>Ortadoğu’da</strong> yaşanan bu kaos, yalnızca bölge ülkelerinin değil, tüm dünyanın dikkatle takip etmesi gereken bir mesele. Bugün <strong>İsrail’in</strong> saldırgan politikaları ve <strong>Arap</strong> dünyasının bölünmüşlüğü, bir kez daha uluslararası toplumun vicdanını sorgulatan bir tabloyu ortaya koyuyor. Ancak unutmamak gerekir ki, <strong>Ortadoğu’nun</strong> geleceği, bölge halklarının kendi aralarındaki dayanışma ve birliktelik çabalarına bağlıdır. Çünkü bu coğrafyada, adaletin ve barışın hüküm sürdüğü bir gelecek, yalnızca halkların kendi elleriyle inşa edilebilir.</div> <div>.</div> <div><strong>Hasan Enes Karahan, dikGAZETE.com</strong></div> <div><strong></strong></div> <div><strong></strong></div> <div><strong></strong></div>