<h3><span><strong>Kuşların cıvıltısını duyamayanlara!</strong></span></h3> <div><strong>MOSKOVA</strong></div> <div>Bilginin bir işlenme süreci, yani <strong>sindirilme</strong> süreci vardır. Nitekim beyin de vücudun diğer organları gibi “<strong>kaliteli</strong>” beslenmeye, bilgilenmeye ihtiyaç duyar. Bugün sokaklarda nasıl “<strong>bozuk</strong>” bir <strong>yemek</strong> yediğimizde, <strong>mide</strong>/<strong>sindirim</strong> sorunu yaşıyorsak; <strong>yanlış</strong>-<strong>eksik</strong>, <strong>gereksiz</strong>-<strong>bozuk</strong> bilgi de <strong>beyni</strong> bozar, yorar ve gerileştirir.</div> <div>Yemek yerken “<strong>çiğneme</strong>, <strong>yutkunma</strong>, <strong>tat</strong> <strong>alma</strong>” ve tümüyle <strong>sindirme</strong> süreci, bilgi için “<strong>tefekkür</strong>” süreci gibidir. Aksi taktirde, <strong>insan</strong> <strong>beynine</strong> tüm veriler <strong>kopyala</strong>-<strong>yapıştır</strong> yöntemiyle yüklense dahi; bu o kişinin “<strong>bilge</strong>” olduğu ya da <strong>tefekkür</strong> <strong>sahibi</strong> olduğu anlamına gelmez.</div> <div>Dolayısıyla günümüz <strong>Türkiye’sinde</strong> önceliğimiz ilk olarak toplum içindeki <strong>bilginin</strong> <strong>kalitesini</strong> yükseltmek ve ardından “<strong>muhakeme”yi</strong> ön plana çıkarmak olmalıdır. Bu alanda hareket eden herkes <strong>baş</strong> <strong>tacı</strong> edilmelidir.</div> <div><strong>Salâdır ehl-i irfâne, götürsün cânı kurbâne, bugün başını merdâne, koyan gelsin bu meydâne.</strong></div> <div>Zira buna hiç olmadığı kadar ihtiyacımız var.</div> <div>Diğer yandan, <strong>tatbik</strong> edilmeyen bilgi de “<strong>bilgi</strong>” değildir. İhtiyaç duyulan en önemli dayanaklardan biri tecrübedir. Kişinin <strong>sahip</strong> <strong>olduğu</strong> <strong>bilgi</strong> eğer <strong>tecrübeyle</strong> buluşmuyorsa, yani <strong>uygulanmıyorsa</strong>, insan en başa dönmeli ve tekrar başlamalıdır.</div> <div>Özetle, <strong>kuşların</strong> <strong>cıvıltısı</strong> kulağınızda <strong>uğultu</strong> şekline dönüşmüşse, anlayın ki <strong>dibe</strong> vurmuşsunuz. Kuşların cıvıltısını herkes bilir, ama kimine “<strong>uğultu</strong>” olur, kimine “<strong>huzur</strong>”.</div> <div>Bilginin uygulamaya dönüştürülebilmesine genelde “<strong>kabiliyet</strong>” deriz. Bu da ancak bir <strong>program</strong> ve <strong>plan</strong> dahilinde başarıyla sonuçlanır.</div> <div><strong>Başarının</strong> ölçüsü de <strong>para</strong> değildir.</div> <div>Bizim gibi <strong>materyal</strong> düşünce yapısına sahip toplumlar, “<strong>çok</strong>” <strong>parası</strong> olanın “<strong>çok</strong>” <strong>başarılı</strong> olduğunu düşünürler. Ancak <strong>başarı</strong> ve <strong>hikayeleri,</strong> insanların ekonomik varlığıyla sanıldığı düzeyde orantılı değildir.</div> <div>Nitekim, bir <strong>doktor</strong>, zengin bir iş adamının gelirine göre her ne kadar <strong>düşük</strong> <strong>maaş</strong> alıyor olsa bile, <strong>hayat</strong> kurtarabilecek bilgiye, deneyime sahip, <strong>tefekküre</strong> açık, <strong>ilim</strong> ve <strong>irfana</strong> erişmiş ise ekseriyetle daha başarılıdır.</div> <div>Maalesef genelde <strong>düşünülmez</strong>, zira altını çizmekte fayda var; <strong>az</strong> “<strong>para</strong>”, <strong>az</strong> <strong>başarı</strong> olmadığı gibi; <strong>çok</strong> <strong>gelir</strong> “<strong>çok</strong>” <strong>başarı</strong> demek değildir.</div> <div>Çocukken, çoğu kez <strong>tahtadan</strong> <strong>tabancalar</strong> yapmaya yeltenirdik. Yani, tahtaları taşlara sürterek aşındırmaya çalışırdık. Olmazdı, hiç de olmadı. Ve çoğu zaman oturup <strong>erik</strong> <strong>ağacının</strong> dibinde, <strong>dünyaya</strong> <strong>küskün</strong> nazarlar bırakırdık.</div> <div>Daha doğrusu bakardık boş boş.</div> <div>Birinin gelmesini, bizi <strong>sevmesini</strong> beklerdik.</div> <div>Markete götürmese, <strong>çikolata</strong> almasa da olur… Ancak çocuklara küçüklükten bu yana “<strong>çok</strong> <strong>çalış</strong> <strong>yatma</strong>!” diye söylenen sık bir cümle vardır. Genelde bu “<strong>çalış</strong>” kavramının <strong>hedefine</strong>-<strong>sonucuna</strong> aileler ve çevreler tarafından “<strong>para</strong>” konulur. Ancak unutulan bir şey vardır: <strong>hedefi</strong> “<strong>para</strong>” olan bir çocuğun düşüncesi de “<strong>materyal</strong>”den oluşur.</div> <div>Önceliklerimizi bir an önce “<strong>gerçekten</strong> <strong>severek</strong>” gözden geçirmeliyiz.</div> <div>Nitekim, <strong>materyal</strong> <strong>düşünceden</strong> kurtulmak amacıyla, <strong>bilgiye</strong> <strong>erişme</strong> anlamında ihtiyacımız olan en büyük eksiğimiz “<strong>gerçek</strong> <strong>sevgi</strong>” ve bu sevgiyi gösterememektir.</div> <div>Bunu arttıramadığımız sürece <strong>kuşların</strong> <strong>cıvıltısı</strong> -ne yazık ki- hep “<strong>uğultu</strong>” olarak duyulacaktır.</div> <div>.</div> <div><strong>Hasan Enes Karahan, dikGAZETE.com</strong></div> <div><strong></strong></div>