<h3><span><strong>Liyâkat</strong></span></h3> <div>Eski dilde <strong>fireʿûnî</strong> adı verilen sarı boyalı <strong>Hind</strong> zamkından müteşekkil yaldızlı kâğıtlara hünerli ellerle resmedilmiş <strong>Hind</strong> minyatürlerinde <strong>Nil yeşilinin</strong> parlak tonları ile nefes kesen manzaralar sunar <strong>Brahmaputra</strong> nehri... Eriyen kar sularıyla ve sanki sonu olmayacakmış gibi yağan iri tâneli ve lânetli muson yağmurlarının toprağı kokutan birikintileriyle beslenmiş dağ nehirleri <strong>İslâm</strong> hâkimiyetinden evvel iki büyük Hind krallığına ev sâhipliği yapan kudsî <strong>Assam Vâdisi'</strong>nin dört bir yanına dökülürken, bu bereket membâından <strong>Brahmaputra</strong> da nasîbini alır. Periyodik seller kıyılarında yaşayanlara felâket getirirken, hayâtın cilvesi bu ya, diğer yandan tâze alüvyonların birikmesiyle nehrin toprağı daha verimli hâle gelir. Bu yönüyle, <strong>Tanrı</strong> <strong>Şiva</strong>'nın hem korkutucu yüzünü, kudretini hem de iyilikseverliğini, ihsânını, lütfunu sembolize eder.</div> <div>Etrâfını çehreleyen bâdem ağaçlarıyla, kaju fıstıklarıyla pastoral tabloların, minyatürlerin ana öznesi olan, kıyısında geyik avına çıkılıp her yanından tâze su kaynaklarının şarıl şarıl aktığı ve mordan pempeye renk renk çiçeklenen dikenli çalıların kuşattığı <strong>Bengal</strong> kumaşından yapılma bordo perdeleriyle ziynetlenen kervansaraylarda <strong>Müslüman</strong> idâreci zümrenin sitardan duyulma notalarla zevk ü sefâ ettiği bir cennet tasvîrini andırır.</div> <div>Şimdilerde, sanki yarın yokmuş gibi tabîata muhârebe ilân eden<strong> </strong>modern devrin tsunamisinden kaçamayarak senelerdir endüstriyel atıklarla ve zehirli kimyâsallarla harmanlanmış kesîf kokulu <strong>Brahmaputra</strong> nehrinin kahverengi suları <strong>Dakka</strong>'nın kıvrımlı hattlarında dolanırken, balkonlarında rengârenk esvâbın sallandığı derme çatma, alçıları düşmüş, tâkatsiz binâların, örgülü sepetinde birhâyli şöhretli <strong>Bangladeş</strong> karpuzu satan esnafın, sıcaktan bunalan turistlere bir tas bâdemli şerbet satmak kaldırımlarda pinekleyen sokak satıcılarının, vızır vızır gezen taksi-bisikletçilerin arasında <strong>17.asrında</strong> inşâ edilmiş göz kamaştırıcı bir Babür câmii durur:</div> <div><strong>Sat Gambuj...</strong></div> <div><strong>Bâbür Hânedânlığı</strong> için bir îtibâr göstergesi olan lotus süslemeli câmii, yedi kubbesinden ötürü bu adı taşır. Şat <strong>(সাত,</strong> “yedi”) ve gombuç (<strong>গম্বুজ</strong>, “kubbe”) sözcüklerinden türemiştir mahallî <strong>Bengal</strong> lisânında. Nümizmatik tutkunlarının koleksiyonunda yerini bulan <strong>Bangladeş'in</strong> 500 ve 50 taka değerindeki banknotlarında dikilir tüm heybetiyle. Câmiinin aşağı yukarı yüz metre kadar yakınlarında <strong>Şâyeste Hân'ın</strong> kız evlâtlarına âit olduğuna inanılan tuğladan yapılmış mezar kalıntılarından yola çıkılarak, bânîsinin, <strong>Şâyeste</strong> olduğu düşünülür. <strong>Hân'ın</strong> adının taşıdığı mânâya "<strong>yaraşır"</strong> biçimde dönemin <strong>Dakka'sına şâyeste</strong> bir mimârî yapı kazandırıldığı buradan anlaşılır. Çatısı boyunca her yanı kubbeli kulelerle örülmüş yapı, şehrin muhâfızlığını üstlenir.</div> <div><strong>“Şâyân, uygun, yaraşır,”</strong> demek olan <strong>Farsça</strong> şâyeste (<strong><span>شایسته</span></strong>) kelimesinin bir devirde devâsa <strong>Hind</strong> diyârına hükmeden ve <strong>Klasik Farsça'yı</strong> hem resmî dil hem de hukuk dili olarak benimsemiş <strong>Muhammedî</strong> yöneticiler tarafından çocukların adlarında yaşatılır: <strong>Pâyende Sultân, Cihangîr Mirzâ, Hüsrev Şâh, Bânû... Farsî</strong> adlarda da kültürel âşînâlık hissedilir. <strong>Şâyeste'nin Arapça'daki</strong> muâdili olan <strong>lâyık,</strong> aynı lisândaki <strong>“lâʾik”</strong> (<strong><span>لاﺌق</span></strong>)'den gelir. <strong>“</strong>Saygıdeğer, kıymetli, dikkate değer, münâsip, yakışır, yaraşır,” demek.</div> <div><strong>*</strong></div> <div><strong>"Lâyık",</strong> yazar <strong>Nâmık Kemal'in</strong> kaleme aldığı <strong>ʿ</strong><strong>Osmanlı</strong> <strong>Târîhi</strong>'nde <strong>bir</strong> <strong>mülkün tahrîbini mûcib olacak şenâyiʿden ʿâdd idilir ise o fikirde olan zevâtın tasavvûr itdikleri medenîyyete cemʿiyyet-i beşerîyye denilmek nasıl lâyık olabilir</strong><strong>, </strong>cümlesinde vurgulandığı üzre “bir malın, mülkün tahrip edilişi veyâhût yıkılıp harâbeye çevrilmesi kötü bir eylem olarak nitelendirildiği hâlde o fikirde olan kişilerin hayâl ettikleri medeniyet nasıl insan topluluğuna yaraşır,” suâli üzerine tefekkür edilerek bir nevî <strong>“özel mülkiyetin”</strong> önemine değinilir ve <strong>lâyık, “hak etmek”</strong> anlamıyla kullanılır.</div> <div><strong>«Lâyık»</strong> (uygun, münâsip), <strong>Türkiye Türkçe'sinin</strong> günlük konuşma dilinde telâffuz edile edile türlü ifâdelere mevzû olur: <strong>lâyık olmak</strong> (hak etmek), <strong>lâyığını bulmak</strong> (dengini bulmak; hak ettiği cezâyı almak), <strong>Allah lâyığını versin</strong> (uygun olan, sana yakışana kavuş), <strong>ağzına lâyık</strong> (çok lezzetli, ağzının tadına uygun), <strong>lâyığı veçhile</strong> (uygun bir biçimde)...</div> <div>Hazır <strong>“yaraşır”</strong> demişken, sözüğün <strong>Türkçe</strong> literatüre girişini gösteren en eski kaynaklardan biri de <strong>Eski Kıpçakça</strong> söz varlığına sâhip <strong>Codex Cumanicus</strong> eseri. <strong>Latince'de “kabul görmek”</strong> demek olan <strong>placeo, Türkî yarasurmen</strong> (yaraşır olmak, yaraşmak) fiilinin karşılığı olarak verilir metinde. Kezâ, mâzîsi asırlar evveline giden bu eserin <strong>Comes Géza Kuun</strong> editörlüğünde kitaplaştırılan <strong>1880 Budapeşte</strong> baskısının dizin kısmında <strong>Latinize</strong> edilerek <strong>“laech est”</strong> (<strong><span>لايق</span></strong><span> <strong>اَست</strong></span>) şeklinde, yâni <strong>“buna değer”</strong> anlamıyla yazıldığı görülür.</div> <div><strong>Laech, Arapça</strong> lâyıkın harfîyen karşılığı.</div> <div><strong>*</strong></div> <div>Lâyık, <strong>Orta Türkçe</strong> vâsıtasıyla <strong>Osmanlı</strong> edebiyâtına girmeden evvel de siyâsette mühim bir kavram.</div> <div><strong>Tûs</strong> doğumlu (günümüzde Horasan eyâletinde antik kent) <strong>Nizâmü'l-mülk</strong> lâkaplı <strong>Farsî</strong> vezîr ve siyâsetçi <strong>Âlî bin İshâk oğlu</strong> <strong>Hasan</strong>'ın yazdığı ve devlet idârecilerine yönelik bir dizi ahlâkî, siyâsî ve idârî nasîhatlar içeren, adâlet kavramının ehemmiyetine değinen, hattâ devlet yapısını tahkîm etmek için öneriler barındıran siyâsetnâmesinde, adâletle hükmetmenin ve tarafsız muâmele göstermenin birinci şartı olarak liyâkatı ve ödüllendirmeyi gösterir. Ona göre âdil yönetim ancak <strong>liyâkatli</strong> (hünerli, fazîletli, nitelikli, bir nevî ehliyet sâhibi) kimselerce mümkündür.</div> <div><strong>Mehmed Çelebi'nin</strong> bizzât <strong>Fransız</strong> sefîrin têmîn ettiği koca bir kalyonla <strong>Kostantiniyye'den</strong> yola çıkıp <strong>Toulon</strong> limanına doğru hareket etmesinin başlıca nedeni –Meninski'nin verdiği örnekteki gibi– elçi olmağa lâyık <strong>(ايلچي اولمغه لايق)</strong> olduğu ve bürokratik görüşmelerde <strong>Osmanlı</strong> devletini <strong>“lâyıkıyla”</strong> temsîl edeceğine inanıldığı içindir. Bilgi birikimi, iletişim becerisi ve tecrübesiyle <strong>Avrupa'da</strong> resmî temaslarda bulunur, devrin <strong>Fransa'sına</strong> dâir dikkat çekici gözlemler yapar ve en nihâyetinde yazdığı <strong>Paris</strong> <strong>Sefâretnâmesi</strong>'ni <strong>Sultan III. Ahmed</strong>'e takdîm eder.</div> <div>Her ne kadar <strong>Fransız</strong> yazar ve politikacı <strong>Alphonse de Lamartine</strong> (1790-1869), <strong>Kara Mustafa Paşa'yı</strong> sıradan bir yeniçeri askeri iken erdemleri sâyesinde yükseltilerek oturduğu sadrâzamlık makâmına lâyık olduğunu söylese de –âmiyâne tâbiriyle– <strong>“ahbap-çavuş</strong>” ilişkisiyle o koltuğa oturtulduğu düşüncesi ve okuma-yazma bilmediği için <strong>“liyâkatsiz</strong>” olduğu yönünde patlak veren münâkaşalar netîcesinde bir askerî darbe planının içinde yer aldığı kanâatiyle îdâm edilir.</div> <div>O tehlikeli iktidar oyununda <strong>Yeniçeriyi</strong> kontrol altında tutabilmek için türlü tâvizler vermek mecbûriyetinde kalan <strong>Hüseyin Paşa</strong> da <strong>Yeniçerilere</strong> öncülük etmek gibi ihtirâs kokan bir tertîbin parçası olmak ve kaymakamlık makâmının peşinde olmakla ithâm edilip <strong>“liyâkatsiz</strong>” olduğu gerekçesiyle koltuğundan indirildiği vakit <strong>Arnavut</strong> olmasına istinâden <strong>Arnavutça'da “almak”</strong> fiilinin karşılığı olan<strong> marr</strong>'dan türetilerek <strong>“Mere</strong>”, yâni (kellesini) <strong>“alın”</strong> lâkabına uygun görülür ve târih sayfaları onu, <strong>“Mere</strong>” <strong>Hüseyin Paşa</strong> olarak kaydeder.</div> <div><strong>Osmanlı</strong> devrinde liyâkat dendiğinde akla, adını târihe yalnızca altın sikkelere bastırdığı mührü ile değil, <strong>“kânûn koyucu”</strong> mânâsındaki <strong>Kânûnî</strong> lâkabı ve batı âleminde <strong>«Suleimanus magnificus»</strong> (Muhteşem Süleyman) nâmlarıyla yazdıran <strong>Sultan I. Süleyman</strong>'ın hükümrânlığı gelir. <strong>Kânûn</strong> koyuculuk, doğu ilimlerine olan ilgi ve dînî husûslardaki mâlûmâtları hasebiyle <strong>Süleyman,</strong> dînî önderlik ve hukuk anlayışı <strong>Ebussuûd Efendi,</strong> siyâsîyye ve askerîyye <strong>Sokollu Mehmed Paşa,</strong> sanat <strong>Mîmar Sinan,</strong> şiirler <strong>Bâkî</strong> ve <strong>Fuzûlî,</strong> denizcilik <strong>Barbaros Hayreddin,</strong> tıp <strong>Moşe Hamon</strong> ile ihyâ olur.</div> <div>Klasik devrin ardından son asırda da önemli bir lügat kaleme alan <strong>sadr-ı âzam Ahmed Vefik Paşa</strong>, <strong>Lehçetü'l-Lügat'ın</strong> müellifi <strong>İslâm âlimi Esʿâd Efendi,</strong> kadınları istihdâm edebilmek için altı ciltlik ziraat kitabı neşreden <strong>Osmanlı</strong> mebûsu <strong>Onnik Efendi</strong> veyâhût eski zamânın entelektüel bakıyesine hâiz olan büyük târihçi ve mutasavvıf <strong>İbnülemin Mahmud Kemâl,</strong> bu eski usûl tâlim ve terbiyenin ve <strong>liyâkatli</strong> kadroların netîcesidir.</div> <div><strong>*</strong></div> <div><strong>“Nizâmü'l-mülk”ün</strong> önerisine sâdık kalınarak <strong>liyâkat sâhiplerinin mükâfatlandırılması</strong><strong>,</strong> kıssası teşvîk olarak görülür, resmî mercîlerce <strong>“iyi ve faydalı hizmet”</strong> karşılığında liyâkat nişanları, onur madalyaları, üstün hizmet ödülleri gibi türlü takdîrnâmeler îcâd edilir.</div> <div><strong>Liyâkat</strong> meselesi –târihçi yazar <strong>Yılmaz</strong> <strong>Öztuna</strong>'nın da aktardığı gibi– <strong>Flemenk</strong> diplomat <strong>Baron Busbecq'in</strong> değerlendirmesiyle <strong>16.asrın Osmanlı</strong> toplumunda şahsî mezîyet ve liyâkat dışında hiçbir şeye önem verilmediği; ancak yönetim bazında, yâni <strong>Osmanoğlu</strong> hânedânlığında bunun böyle olmadığı tenkîdi yapılır, çünki yönetimde söz sâhibi olan kişiler bu gücü kan yoluyla elde eder, aile mensûbu olmayan devlet adamları ise gösterdiği sadâkat karşılığında makâma oturur, mahâretini kelle koltukta göstermek zorundadır, bu nedenle yılmaz bir heyecân ve içinde canını kaybetme korkusuyla çalışmak zorundadır. <strong>Busbecq'in</strong> liyâkat meselesine nasıl önem verdiğini aynı asırda yazdığı ve ancak <strong>1881</strong> senesinde basılan mektuplarından, yâni <strong>Letters From France</strong> (Fransa'dan Mektuplar) adlı yazışmalarından dahi anlarız. Öyle ki, <strong>Fransız</strong> hizmetinde bulunan ve yüksek mevkiilere terfî eden <strong>İtalyanlara</strong> karşı olumsuz yöndeki kuvvetli hislerin, <strong>İtalyanların, Fransız</strong> işlerinden habersiz oldukları ve hâliyle <strong>“liyâkatsiz”</strong> kişilerden seçildikleri görüşünden beslendiğini ve ister istemez <strong>Fransız</strong> bürokratların rûhunda kıskançlığa yol açtığını söyler.</div> <div>Bunu anlatırken de <strong>“merit”</strong> kavramını kullanır. Yâni, <strong>Latince mĕrĭto</strong> fiili. Anlamı, <strong>“hak etmek, lâyık olmak”... İngilizce'de</strong> de <strong>merit.</strong> Siyâset bilimindeki <strong>meritokrasi</strong> sözcüğü de buradan doğar. Meâlen, kamu kuruluşlarında ve hattâ özel şirketlerde de yönetim kademelerinde ya da prestiji ve sosyal statüsü yüksek görevlerde kâbiliyetli kimselerin olduğu düzen.</div> <div><strong>Liyâkatmend</strong> (<strong><span>لياقتمند</span></strong>), yâni fazîletli kimselerin seçilip yönetildiği bir düzen insanoğlunun –Aristoteles'in ifâdesiyle– <strong>“politik canlı,”</strong> (zoon politikon) olduğunu keşfettiği günden beri hayâl edilmiş, bu uğurda topraklar kan gölüne dönmüş, meydanlarda çok insan asılmış, nice mâkamlar –eski <strong>Roma</strong> rivâyetlerine göre– <strong>Caligula</strong> benzerî muhâlif senatörlerin eşlerini ve kızlarını halka açık bir yerde sergilemek için genelev kuran çılgınlara kalmış, niceleri de <strong>Nizâmü'l-mülkü</strong> ve <strong>liyâkat</strong> sözcüğünü dillere pelesenk edenleri yalanlarcasına <strong>Charles Taylor</strong> gibi göğsünde taşıdığı <strong>“liyâkat”</strong> nişanlarıyla kendi halkına kan kusturan liderlere dönüşüp, savaş suçlusu konumuna gelmiş.</div> <div>.</div> <div><strong>Sami Mert, dikGAZETE.com</strong></div> <div><strong>*</strong></div> <div><strong>Kaynakça</strong></div> <div>Charles T. Forster and F. H. Blackburne Daniell, The Life and Letters of Ogier Ghiselin de Busbecq, Volume II, C. Kegan Paul Publishing, London, 1881, p.39.</div> <div>ed. Comes Géza Kuun, “yarasurmen, laech est”, Codex Cumanicus, Editio Scient Academiae, Budapestini, 1880, p.279, 351.</div> <div>Francis Johnson, <strong>“</strong><span>لاﺌق</span>”, Dictionary; Persian, Arabic, and English, W. H. Allen and Co Publishing, London, 1852, p.1055.</div> <div>Joseph von Hammer, Osmanlı Tarihi, çev. Mehmed Ata, Cild II, Milliyet Matbaası, İstanbul, 1966, s.176-177.</div> <div>Meninski, <strong>“</strong><strong><span>لايق</span></strong>”, Thesaurus Linguarum Orientalium, Turcicae, Arabicae, Persicae, Wieden, 1680, p.195.</div> <div>Nâmık Kemal, <strong>ʿ</strong>Osmanlı Târîhi, Cüz 2, Külliyât-ı Kemal: İkinci Tertîb, Mahmud Bey Matba<strong>ʿ</strong>ası, Istanbul, 1326, s. 149.</div> <div>Yılmaz Öztuna, Türk Tarihinden Yapraklar, MEB Yayınları, İstanbul, 1989, s.310-313.</div> <div></div> <div></div>