Ficus carica
Benî Âdem'in bu yaman şiiri sürerken bolluk ve bereketin nişânesi sayılan incir de târihin en heyecân uyandırıcı öykülerinde başrolü oynar.
Vedik edebiyâtı, Mahābhārata ve Rāmāyana destanları, Tamil edebî kültürü, Purāna metinleri, Bengal'in Mangal-Kāvya kültürel mîrâsı, çok defâ tercemelere mevzû olan Panchatantra külliyâtı ve bunlar gibi bu kadîm Hind coğrafyasında doğmuş cümle mahâllî unsurları ihtivâ eden Hindu mitolojisi, sonraki nesillere bilgelik sözleriyle kılavuzluk ederken, incir ağacını da kudsî sayar.
Hind literatürü mercek altına alındığında bir nevʿ nymph (peri, su perisi) niteliği taşıyıp sanki bir Botticelli perisini andıran Apsaraslar, ellerinde lavtalar ve ziller, mukaddeslik atfedilen incir ağaçlarında ikâmet ederlerken, yanlarından geçip giden düğün alaylarını takdîs ederler. Raks etmek, şarkı söylemek, zar atmak, oyunlar oynamak onların yegâne eğlencesidir. Bu vasıflarıyla herkesi neşelendirirler. Fâkat korkunç bir yanları da vardır. Zamânla sersemletir ve letâfetleriyle insanda cinnet hâline yol açabilirler.
Hindu îtikâdında «teslîs»e, yâni bir diğer deyişle “üç ilâhlı sistem”e, Brahma ve Şiva, sırasıyla, yaratıcı ve yok edici sıfatlarıyla dâhil olurlarken, incir ağacıyla yek vücûd olan Vişnu ise koruyucudur. Vişnu'nun yeryüzündeki tezâhürü, yâni bir nevî silüeti, vaktiyle kutsal incir dallarının o celîl gölgesi altında Buda'nın aydınlanma sürecine ilhâm kaynağı olur inanışa göre...
Tanah külliyâtından Tevrat adlı ilk kısmın birinci kitabında, yâni Türkîde Yaradılış, Başlangıç (Bereşit, בְּרֵאשִׁית) olarak da bilinen da Tekvîn'de, Adam ve Havvah anadan üryân olmalarının mahcûbiyetini incir yapraklarından yaptıkları bir çeşit önlük ile kaparlar. Tesniye'de tepelerinden fışkıran pınarları ve dağlarından çıkarılabilen bakırları ile müreffeh; esâsen “buğday, arpa, asma, nar, zeytinyağı ve bal memleketi” olarak hâyli bereketli bir diyâr biçiminde tasvîr edilirken Vadedilmiş Topraklar (Ha'Aretz Ha'Muvtahat veyâhût Arz-ı Mevʿûd), incire de yer verilir. Nice anlatıda kimi zaman altında selâmetle oturulan ulu bir ağaç olarak “huzur makâmı” iken, kimi zaman Solomon'un Özdeyişleri'ndeki gibi incir ağacına bakmak, bir üstâda, bir efendiye bakmak ile müsâvîdir, denktir yâhût eşdeğerdir. Ona bakıldığında izzet (yücelik, değer, azîzlik) bulunur.
Yarı İsveç'li, yarı Kuzey Amerika'lı âlim Gustavus Eisen, The Fig eserinin 1901 baskısında, İbrânîce feg kelimesinin diğer lisânlara ışık tuttuğunu belirtmiş olsa da yukarıda bahsini ettiğim İbrânî metninde “incir” demek olan teʿena (תְאֵנָה) münâsib görülür.
Hristiyanlığın kudsî addedilen metinlerinde, bilhâssa Matta, Markos ve Luka'da, incir, çok defâ alegorik öykülere mevzû olur. Meselâ bir kıssada İsa, bir incir ağacı görür. Meyvesi olmadığını fark ettiğinde artık ebedîyyen sende meyve yetişmesin, der ve ağaç, o ânda kurur. Şaşkınlık içindeki talebelerine dönüp, şâyet îmânınız olur da kuşkuya kapılmazsanız, yalnız incir ağacına olanı yapmakla kalmazsınız; şu dağa 'Kalk, denize atıl' derseniz, dediğiniz olacaktır, diyerek koşulsuz îmân etmenin, bir nevî inanca, îtikâda teslîmiyyetin mesajı da inanç sâhiplerine verilmiş olunur.
Luka kitabında da İsa, incir ağacına ya da herhangi bir ağaca bakın, bunların yapraklandığını gördüğünüz vakit yaz mevsiminin yakın olduğunu kendiliğinden anlarsınız, der ve incir ağacı, İsevî din âlimlerine göre bir alâmet, belirti veyâ haber verici niteliği kazanır.
Tîn (تين), Arap lisânında “incir” demek. Kûr'ân'da Tîn Sûresine hayat verir. O sûre, vet tîni vez zeytûni (وَالتّ۪ينِ وَالزَّيْتُونِۙ), ifâdesiyle başlar. İslâm âlimlerince mutâbık olunan fikir, incir ve zeytine hamdolsun, incir ve zeytine yemîn olsun veyâhût şu diyâr, şu emîn belde üzerine yemîn ederim ki dendiği istikâmetindedir. İncir ağacı üzerine and içilmesi, yâni bu bereketli ağaç kanalıyla Allâhü teâlâya söz verilmesi, bir çeşit mukaddeslik atfına işâret ediyor olabilir.
Daha eskilere gidersek, insanlığın incir ağacını ve onun lezîz yemişini mânâlandırma serüveni, bizleri, Antik Mısır hiyerogliflerine götürür.
İlâhlık dâvâsı güden Eski Mısır'ın ulu önderleri taşıdıkları “tanrı-kral” titriyle müsemmâ lahit mezarlarında incir ağacının kalıntılarıyla, yaprağının lifleriyle yatarlar. Bir firavun en ehemmiyet verdiği eşyâlarıyla berâber yerleştirilirken ebedî istirâhâtgâhına, mâverâya veyâ öbür dünyâya gidişin anahtarı sayılır incir yaprağının dalı...
Bu vaziyet ile incir, kutsal bir mertebeye eriştirilir. Mısır'da hem Tanrı-kralların tercîh ettiği bir yiyecek olur, hem de bir imtiyâz sembolüne dönüşür.
Grek kültürü, incir ağacının asırları aşan hikâyesiyle yarı Mısır'lı yarı Yunan retorik üstâdı Naukratis'li Athenaeus sâyesinde tanışır.
Kuzey Amerika'lı filolog Charles Burton Gulick (1868-1962) –eskilerin tâbiriyle– büyük bir “amme hizmeti” (karşılıksız hizmet, kamu yararına çalışma) yaparak müthiş bir entelektüel serüvene imzâ atar ve 20.asrın ilk yarısında Antik Yunanca'dan İngilizce'ye çevirdiği Naukratis'li Athenaeus'un Deipnosophistaí (“Sofistlerin Ziyâfeti”, “Bilgelerin Ziyâfeti” veyâ “Bilgelerin Sofrasında”) külliyâtıyla, bizleri, Antik Yunan zamânının aristokrat hânelerinde kurulmuş pek debdebeli ziyâfet sofralarına dâvet eder, zarîf ve kuğu boyunlara sürülen kokuları, ve devrin güzellik ve estetik anlayışını keşfe çağırır.
Deipnosophistaí eserinde, Yunan esâtîrinde ya da mitolojisinde kuvvetliyle nâm salmış Tanrılar ırkından, yâni Titanlar soyundan gelen Sykeus'un vâlidesi Gaia'nın himâyesi altındayken, keyf maksadıyla bir ağacın yeşerip büyümesine neden olduğuna dâir bir mitos nakledilir. Bu ağaç, Sykeus adından hareketle, sίka (σύκα) olarak anılır. Latince'de syceus, botanik meraklılarının gâyet iyi bildiği “ficus carica”... Meâlen, “incir ağacı.”
Eski Atinalıların incire düşkünlüğü meşhûrmuş. Bu sâyede, Antik Yunanistan'ın azılı düşmanı olan Pers Kralı Serhas, veyâ –Farsî adıyla– Haşayarşa, Attika'nın incirleri ile tezyîn etmiş sarayındaki yemek masalarını boydan boya... Hâliyle yasadışı ihrâcâtı da hâyli popülermiş... O nedenle muhbirlik edip kaçakçıları ele verenler –antik bir argo ifâde ile– sikofántis (συκοφάντης, “incir yiyiciler”) olarak anılmış. Şânı, Antik Yunanistan'dan Lombardiya'nın çeperlerine, şimdiki İtalya coğrafyasının güney beldelerine ve Adriyatik kıyıları boyunca yayılmaya devâm etmiş, Roma'nın kuruluş mitine göre Romulus ve Remus kardeşler onun dalları altında emzirilmiş, fideler vâsıtasıyla incir yetiştirmek îtibârlı ve rağbette olan bir zirâat faâliyetiymiş nûhnebîden beri, hattâ çeşidi o kadar bolmuş ki Plinius'un lâfıyla “evrensel yasanın nasıl değişebileceğini,” de isbât etmiş zamânının zirâatçılarına...

Her ne kadar Portekiz, Fransa ve İngiltere kıyıları boyunca güneşe doğru baş göstermiş olsa da fideleri, hiçbir târihte ekimi ve kurutulması Sûriye diyârındaki kadar ihyâ edilmemiş.
Onu, bu topraklardan söküp Batı Avrupa kıyılarına götüren ve gittikleri uzak diyârlara ekenler de, inciri Akdeniz'de yaptıkları ticârette kıymetli bir yemişe döndürenler de, Araplardı bittabî. İstilâlar, inciri batı dünyâsına taşımış böylece. Şâyet öyle olmasaydı, bir zamanlar Batı Endülüs toprağı olan, şimdinin Portekiz beldesi Algarve (el-garb الغرب “(Endülüs'ün batısı mânâsında) batı, garp”)'de kuru incir îcâd edilmiş olur muydu?
.
Sami Mert, dikGAZETE.com
Kaynakça
Gustav Eisen, The Fig: its History, Culture, and Curing with a Descriptive Catalogue of the Known Varieties of Figs, Government Printing Office, USA/Washington, 1901, p.15, 16-18.
Henry George Liddell and Robert Scott, “συκοφάντης”, A Greek-English Lexicon, Harper and Brothers Publishing, USA, New York, 1883, p.1453.
Luka, 21:29-30.
Matta, 21:18-22.
Monier Monier-Williams, “त्रि, त्रिमूर्ति, वेद”, A Sanskrit English Dictionary, Shri Jainendra Press, IND/Delhi, 1899, p.457-461, 1015.
Tekvin, 3:7.
Tesniye, 8:7-8.
Tîn, 95:1.