<div><strong>Güne dem...</strong></div> <div><strong>Gündem</strong> dediğimiz şey, çoğu zaman bir <strong>kalabalığın</strong> aceleyle tuttuğu bir ajandadır. Her sayfası <strong>gürültüyle</strong> çevrilir; <strong>başlıklar</strong> bağırır, <strong>alt</strong> <strong>satırlar</strong> itişir, <strong>puntolar</strong> büyüdükçe <strong>hakikat</strong> küçülür. Günün ne konuşulacağı çoktan belirlenmiştir; kimin üzüleceği, kimin öfkeleneceği, kimin umutlanıp, yarın yine yorulacağı da. <strong>İnsan</strong>, bu hengâmede kendi <strong>kalbinin</strong> <strong>sesini</strong> duyamaz hâle gelir. Çünkü <strong>gündem</strong>, kulağı doldurur ama <strong>kalbi</strong> sağırlaştırır.</div> <div>Oysa <strong>hayat</strong>, yüksek sesle yaşanmaz. <strong>Hayat</strong>, bir merdiveni çıkarken sayıları şaşırdığını fark ettiğin anda, <strong>sabah</strong> aceleyle çıkıp <strong>akşam</strong> hâlâ cebinde duran <strong>anahtarda</strong>, market fişinin arkasına yazılmış yarım bir <strong>notta</strong> saklanır. Birinin “<strong>iyiyim</strong>” derken gözünü kaçırmasında, durakta beklerken rüzgârın eteğini değil de <strong>düşünceni</strong> savurmasında, zamanında <strong>sorulamamış</strong> ama hâlâ orada duran bir cümlenin ağırlığında gizlidir. Bunlar <strong>büyük</strong> <strong>hikâyeler</strong> anlatmaz; ama <strong>insanı</strong> <strong>insan</strong> yapan asıl yer tam da burasıdır.</div> <div><strong>Gündem</strong> insanı oyalamayı sever. Önüne atılan parlak bir top gibidir; peşinden koşturur, <strong>nefesini</strong> keser, sonra bir köşede bırakır. Zihni yorar, <strong>kalbi</strong> aşındırır. Her şeye yetiştiğini sanan insan, kendine <strong>geç</strong> kalır. Her şeyi bildiğini düşünen, <strong>hissetmeyi</strong> unutur. Olan biteni yakalamaya çalışırken, olanın <strong>kendisine</strong> <strong>dokunduğu</strong> anı kaçırır.</div> <div>Oysa bazı insanlar vardır; <strong>kalabalığın</strong> <strong>tersine</strong> bakmayı bilirler. Gürültüde <strong>susmayı</strong>, hızda <strong>yavaşlamayı</strong>, herkes konuşurken bir an durup <strong>dinlemeyi</strong> seçerler. Onlar <strong>büyük</strong> <strong>resme</strong> değil, kenarda kalmış <strong>detaya</strong> bakar. Hayatın kıyısında duran o küçük, <strong>kırılgan</strong> ama <strong>gerçek</strong> <strong>anları</strong> toplarlar. Kimse <strong>alkışlamaz</strong> onları; hatta çoğu zaman “<strong>abartma</strong>” denir, “<strong>bu kadar da ince düşünme!</strong>” ama <strong>hayat</strong> dediğimiz şey zaten o <strong>inceliklerden</strong> ibaret değil midir?</div> <div>Bu yüzden, <strong>gündemin</strong> yanıltıcılığına kapılmayıp, bize <strong>kaçırdıklarımızı</strong> hatırlatanlara saygıyla eğilmek gerekir. Küçük <strong>nüansları</strong> yakalayabilenlere, hayatı <strong>büyük</strong> <strong>laflarla</strong> değil <strong>küçük</strong> <strong>dikkatlerle</strong> yaşayanlara… Çünkü dünya, ancak onlar sayesinde <strong>tamamen</strong> <strong>hoyratlaşmaktan</strong> kurtulur.</div> <div></div> <div>Belki de asıl mesele, olan-biteni <strong>sürekli</strong> <strong>takip</strong> etmek değil; arada bir durup <strong>hayatın</strong> bizi <strong>yakalayıp</strong> <strong>yakalamadığına</strong> bakmaktır. Gözden kaçanı küçümsemeden, <strong>sessizi</strong> <strong>duymaya</strong> çalışarak, sıradan görüneni <strong>hor</strong> <strong>görmeden</strong> yaşamak… Çünkü insan, <strong>kendini</strong> en çok <strong>orada</strong> bulur: kimsenin <strong>acele</strong> etmediği, gündemin sustuğu, hayatın usulca “<strong>buradayım</strong>” dediği yerde.</div> <div>Gündemin bu kadar gürültülü olduğu bir dünyada, <strong>hayat</strong> sana <strong>fısıldarken</strong> onu gerçekten <strong>duyuyor</strong> musun?</div> <div>.</div> <div><strong>Arzu Leyal, dikGAZETE.com</strong></div> <div><strong></strong></div> <div><strong></strong></div>