<h3><span><strong>Eşik...</strong></span></h3> <div><strong>Kendimi bilmek,</strong> çoğu zaman <strong>ne</strong> <strong>olduğumu</strong> anlamaktan çok <strong>ne</strong> <strong>olmadığımı</strong> fark ettiğim anlarda başlıyor. <strong>İnsan</strong> kendini, en çok <strong>anlatamadığı</strong> yerlerde tanıyor; <strong>kelimelerin</strong> sustuğu, <strong>kalbin</strong> bir süreliğine <strong>yalnız</strong> kaldığı zamanlarda. Bazı <strong>sorular</strong> vardır, <strong>cevap</strong> için sorulmaz; insanın içinde yavaşça yer açmak için dolaşır. Kendimi bilmeye çalıştıkça anladım ki; bu bir <strong>arayış</strong> değil, bir <strong>kabulleniş</strong> hâli. İçimde olanı <strong>tarif</strong> <strong>etmeye</strong> çalıştığım her seferde, biraz daha <strong>sustuğumu</strong> fark ettim.</div> <div>Eskiden kendimi <strong>anlatmakla</strong> kendimi <strong>bilmenin</strong> aynı şey olduğunu sanırdım. Ne kadar çok kelime, o kadar yakınlık gibi gelirdi. Oysa zamanla şunu öğrendim; <strong>insan,</strong> kendine yaklaştıkça <strong>cümleleri</strong> kısalıyor. Bazı duygular var ki, adını koyduğunda dağılıyor; <strong>sessiz</strong> bıraktığında yerini buluyor. Kendimi bilmek, işte o <strong>dağılmayan</strong> yerlere <strong>saygı</strong> duymakla ilgili.</div> <div>Bazen bir <strong>hâl</strong>, içimde başlayıp bende bitmiyor; <strong>davranışıma</strong> sığmıyor, <strong>sesime</strong> oturmuyor, <strong>yüzüme</strong> yerleşmiyor. O <strong>hâl</strong>, etrafıma yayılıyor; dokunduğum şeylere, baktığım köşelere, durduğum <strong>mesafelere</strong> karışıyor. Kendimi bilmek, bu <strong>yayılmayı</strong> fark ettiğim anlarda derinleşiyor. Çünkü <strong>insanın</strong> <strong>içi</strong>, sadece <strong>içeride</strong> yaşanmıyor.</div> <div><strong>Hayatın</strong> belli dönemlerinde bazı şeyleri <strong>daha</strong> <strong>ağır</strong> taşır oluyoruz. Eskiden <strong>kolay</strong> gelenler omuzda kalıyor, <strong>doğal</strong> duranlar zorlaşıyor. O anlarda insan <strong>kendini</strong> <strong>suçlamaya</strong> meyilli oluyor; gücünü sorguluyor, <strong>dayanıklılığını</strong> tartıyor. Oysa bazen mesele <strong>güç</strong> değil, <strong>yükün</strong> artık ait olmaması.</div> <div>Kendimi bilmek, <strong>her</strong> <strong>şeyi</strong> <strong>taşıyabilirim</strong> iddiasından yavaşça geri çekilmek.</div> <div>Şimdi dönüp baktığımda, <strong>en</strong> <strong>net</strong> bildiğim <strong>hâllerin</strong> hep <strong>sessizlikle</strong> geldiğini görüyorum. Bir şeyin içimden <strong>çekildiğini</strong> fark ettiğim anlar var; <strong>yer</strong> açılıyor ama <strong>boşluk</strong> hissi olmuyor. Orası bir <strong>ferahlık</strong> değil belki, ama bir doğruluk. Kendimi bilmek, o doğruluğu <strong>aceleyle</strong> doldurmamayı öğrenmek.</div> <div>Kendimi bilmek, her şeyi <strong>yerli</strong> <strong>yerine</strong> koymak değil; <strong>yerinden</strong> <strong>oynayan</strong> şeylerle <strong>barışmayı</strong> öğrenmek. Belki de insan, kendini ancak bazı şeyler içinden <strong>sessizce</strong> çekildiğinde tanıyordur. Artık biliyorum; kendimi bilmek, <strong>tamamlanmak</strong> değil, <strong>eksilmeyi</strong> incelikle taşımak. İnsan kendini, en çok <strong>durduğu</strong> <strong>yerde</strong> değil; <strong>bıraktığı</strong> <strong>yerde</strong> tanır. Kendimi bilmek, içimde olanı <strong>düzeltmek</strong> değil; ona zarar vermeden yanından geçebilmektir.</div> <div>.</div> <div><strong>Arzu Leyal, dikGAZETE.com</strong></div> <div><strong></strong></div> <div><strong></strong></div>