<h3><span><strong>Derdi dünya olanın, dünya kadar derdi olur!</strong></span></h3> <div><strong>MOSKOVA</strong></div> <div>Hayatın taşında, toprağında eski bir kelamın yankısı kulaklarımızda tın-tın çalıyor… <strong>Yunus Emre’ye</strong> götürüyor bizi bu yankı: “<strong>Derdi dünya olanın, dünya kadar derdi olur.</strong>” Nitekim, bu söz, her anlamda günümüz insanının ve modern devletlerin karşı karşıya kaldığı en büyük çıkmazlardan birini özetler durumda…</div> <div><strong>İnsan</strong> bugünün hengamesinde, <strong>mülke</strong>, <strong>makama</strong>, <strong>hırsa</strong>, <strong>yalan</strong> <strong>bir</strong> <strong>refaha</strong> ruhunu amade ettikçe, <strong>kederin</strong> ve <strong>pişmanlığın</strong> da en büyüğüyle baş başa kalır. Çünkü “<strong>dert</strong>” dediğimiz yük, adeta bulunduğu omuzun kuvvetine göre ağırlaşır. <strong>Dünya</strong> ise omuzda taşınacak bir <strong>değirmen</strong> <strong>taşı</strong> değildir; zira onun ağırlığı nice <strong>ruhu</strong> ezdiği gibi, <strong>akılları</strong> ise bir-kaç parçaya böler… Dünyaya dair <strong>kaygılar</strong> yüreğimizi yakıp kavururken, bu yükün ağırlığı altında zaman zaman <strong>ezildiğinizi</strong> hissettiğiniz oldu mu hiç?</div> <div>Bugün dünyaya bakıyorum da; <strong>mazlum</strong> <strong>coğrafyalarda</strong>, <strong>adalet</strong> ve <strong>huzura</strong> <strong>hasret</strong> milyonlarca insan var. <strong>Devlet</strong>, tarihin bu geçitlerinde, bir yönüyle <strong>bir</strong> <strong>tarafın</strong> <strong>gururu</strong>, diğer yanıyla ise <strong>mazlumların</strong> <strong>umudu</strong> olma rolünü devam ettirmektedir. <strong>Afganistan’da</strong>, <strong>Suriye’de</strong>, <strong>Gazze’de</strong>, <strong>Karabağ’da</strong>, <strong>İran’da</strong>, <strong>Orta</strong> <strong>Asya’da</strong>, <strong>Afrika’da</strong> ve daha nice coğrafyada gözyaşıyla, acıyla yoğrulmuş hikâyelere dokunmak… Her <strong>yaraya</strong> merhem olmak, her <strong>öksüze</strong> ağabeylik etmek… Fakat bu gayretin merkezinde gerçek bir <strong>mücadele</strong> <strong>ruhu</strong>, yani <strong>insanlığa</strong> <strong>hürmet</strong> var mıdır? Yoksa <strong>hakikati</strong> <strong>gizleyerek</strong> pazarlık konusu yapanlar, diğer yandan ona-buna “<strong>fetöcü”</strong> deyip, “<strong>vatan</strong> <strong>haini</strong>” ilan edenler, sözde “<strong>her yaraya merhem olur</strong>” gibi görünüp “<strong>refah”ın</strong> peşinden koşan/koşturan “<strong>dünya</strong> <strong>dertlisi</strong>” yetki(li) vatandaşlar olmasın?</div> <div>Sahte bir refahın peşinden koşanları görürken asıl kaybedenin yine “<strong>insanlık</strong>” olduğunu görebiliyor muyuz?</div> <div><strong>Dünyayı</strong> kendine “<strong>dert</strong>” eden <strong>insan</strong> ve <strong>devletler</strong>; efkârının dehşetinde, çareyi ararken <strong>dertle</strong> büyür, <strong>dertle</strong> küçülürler. İşin sonunda ise genelde <strong>dünyanın</strong> <strong>büyüklüğünde</strong> yine o dertlerle <strong>baş</strong> <strong>başa</strong> kalırlar. Niyet “<strong>güzel</strong>”, vicdan “<strong>rahatlatıcı</strong>” ama ağırlık “<strong>tarifsiz</strong>” … Çoğu zaman ise bu insanlar “<strong>asıl</strong>” mücadelede yer almazlar, yalnızca “<strong>var</strong>” olduklarını sanırlar. Kendileri için bir <strong>pay</strong> ararken, paylaştıkları tek şey -ekseriyetle- derdin “<strong>büyüklüğü</strong>” dür.</div> <div><strong>İnsanın</strong> <strong>asıl</strong> <strong>derdi</strong> yalnızca <strong>dünyadan</strong> ibaretse, vakit ve değerler arasında kopan bağı fark edemez. <strong>Mazlumun</strong> yarasına dokunamaz, <strong>adaletin</strong> peşinde yürüyemez, kendini <strong>iyiliğe</strong> ve <strong>iyilik</strong> <strong>saçmaya</strong> adayanlarla omuz omuza olamaz. Bu gibi kişileri hayatınızda sıkça görürsünüz; genelde ona-buna “<strong>vatan</strong> <strong>haini</strong>”, “<strong>amerikancı</strong>”, “<strong>almancı</strong>”, “<strong>Rus</strong> <strong>ajanı</strong>” ya da “<strong>fetöcü</strong>” derler, kendilerini ön plana çıkartıp sizi basitleştirirler; <strong>önemsizleştirdikçe</strong> önemsizleştirirler, yok etmektir amaçları “<strong>iyiliği</strong>” ve “<strong>yapay”dır</strong> zekâları…</div> <div>Buradaki en büyük <strong>tehlike</strong>, gerçek başarıları elde edenleri, <strong>azmi</strong> ve <strong>zekasıyla</strong> dikkat çekenleri <strong>kasıtlı</strong> bir şekilde “<strong>değersizleştirme</strong>” ve “<strong>itibarsızlaştırma</strong>” çabasıdır. Bu, işin hem <strong>korkunç</strong> hem de <strong>üzücü</strong> yanıdır. Ama bu ne bir “<strong>düşünce</strong>” hareketinin ne de bir “<strong>başarı”nın</strong> temsilcisi olabilir. Tam aksine, <strong>başaramadıkları</strong>, ait olamadıkları, kazanamadıkları için, <strong>başaranı</strong>, <strong>üreteni</strong>, <strong>ülkesine</strong> ve <strong>kendine</strong> <strong>güveneni</strong> küçümseyen, itibarsızlaştıran, hakikatin üstüne “<strong>sis</strong> <strong>perdesi</strong>” çekmeye uğraşan “<strong>yalnızca</strong> <strong>dünyayı</strong> <strong>kendine</strong> <strong>dert</strong>” etmiş bir “<strong>beceriksizlikler</strong>” topluluğudur. Değersizliklerini “<strong>örgütsel</strong>” bir bilinçle “<strong>değerli</strong>” olarak sunma çabası, gerçeğin en hızlı şekilde dönüştüğü ve unutulduğu bir alan olarak, <strong>uluslararası</strong> arenada kendilerine <strong>yeni</strong> <strong>bir</strong> <strong>alan</strong> <strong>yaratma</strong> girişimleri ise; evet belki de en büyük diğer tehlike budur… Ancak, hayatın ve tarihin gerçekleri, zamanı geldiğinde tüm “<strong>sis</strong> <strong>bulutlarını</strong>” dağıtır… Çünkü “<strong>dünya</strong>” için yola çıkan insanın yolculuğu, er ya da geç onu “<strong>cesediyle</strong>”, yani bedeniyle baş başa kalacağı bir “<strong>yalnızlıkla</strong>” yüzleşmeye zorlayacaktır…</div> <div>Sorgusuz “<strong>bağlılık</strong>” ve “<strong>yeni</strong> <strong>kimlikler</strong>” arasında salınan bu kişiler, gerçek hayatta bir yere gelememiş, başkalarıyla rekabet edebilecek donanım ve cesaretten yoksun olanların ortak çaresizliğiyle bir aradadırlar. Çünkü, insan dünyanın peşinden koşarken kendi iç dünyasının sesine yabancılaşır. Oysa ki <strong>gerçek</strong> <strong>iyilik</strong>, dünyaya değil; <strong>ruha</strong> aittir.</div> <div>Evet; sadece “<strong>dünya</strong>” için yolda yürüyen insanın yolculuğu, er ya da geç yalnızlığa varır… Ki asıl yolculuk, <strong>evrensel</strong> bir vicdana, <strong>ortak</strong> bir <strong>merhamete</strong> doğru açılmak olmalıdır. Dünya büyüklüğünde <strong>dertlerle</strong> değil, <strong>insan</strong> olmanın derinliğinde ve bilincinde; yani <strong>hakikatin</strong>, <strong>adaletin</strong> ve <strong>iyiliğin</strong> fedakâr yolunda yürümektir. E tabii, <strong>nasip</strong> işi; kimini <strong>Sultan</strong> yapar, kimini <strong>susuz</strong> bir ‘<strong>Kuyu’ya</strong> atar; siz neticeye bakın…</div> <div>Özetle; “<strong>dert</strong>”, insanı <strong>yüceltmezse</strong>, girdabında <strong>yer</strong>-<strong>yutar</strong> adamı. Kiminle <strong>yürüdüğünüz</strong>, neyin uğruna <strong>mücadele</strong> ettiğiniz ve hangi <strong>değerler</strong> peşinde koştuğunuz; işte <strong>insanı</strong> <strong>insan</strong> yapan tek gerçek budur.</div> <div><strong>İnsanoğlu</strong>, dram da olsa, mutluluk da olsa, <strong>acı</strong> da çekse, kaybetse veya kazansa da bu onun dünyada “<strong>kiracı</strong>” olduğu gerçeğini değiştirmeyecektir. Bu kiracılığın sonu ise <strong>dünyayı</strong> <strong>terk</strong> etmekle son bulacaktır. Yani, hiçbir insan <strong>sonsuza</strong> kadar bir toprağa, “<strong>dünya</strong>”ya sahip olamayacaktır. Oysa “<strong>toprak</strong>” tüm insanlığı bağrına basmıştır…</div> <div>Asıl olan bu dünyanın <strong>belli</strong> bir döneminde ve zaman diliminde <strong>nerede</strong>, <strong>nasıl</strong> ve <strong>hangi</strong> <strong>amaçla</strong> durduğunuzdur.</div> <div>Evet, <strong>derdi</strong> <strong>dünya</strong> <strong>olanın</strong> <strong>dünya</strong> <strong>kadar</strong> <strong>derdi</strong> olduğu doğrudur; üstelik <strong>tarih</strong> gösteriyor ki, insanlığı ileriye taşıyan -bu yukarıdaki cümlede- geçen “<strong>dünya</strong> <strong>dertlisi</strong>” insan profili değil; aksine “<strong>dertli</strong> <strong>insan</strong>” profilidir... Ve günün sonunda böyle bir “<strong>dertli</strong> <strong>insan</strong>” profili için en büyük huzur, ne kadar <strong>derdin</strong> içinde de olsa, <strong>gönül</strong> <strong>rahatlığı</strong> ve <strong>iyiye</strong> ulaşmak için verilen <strong>mücadelede</strong> saklıdır.</div> <div>Bu mücadeleyi anlamalarını beklemeyip, <strong>huzurun</strong> peşinden koşanlara…</div> <div>.</div> <div><strong>Hasan Enes Karahan, dikGAZETE.com</strong></div> <div> </div> <div> </div> <div> </div>