<h3><span><strong>Bir kadın bir masa bir dönüş</strong></span></h3> <div>Bir masa sıradan bir masa değildi; bir kadın orada sessizce çözüldü.</div> <div>Bir kadının içindeki telaş durduğunda dünya başka bir renge bürünür.</div> <div>Zihni onu çekiştirmiyordu artık; içinde yıllardır sıkışmış ince bir düğüm, kimseye görünmeden, kimsenin fark etmeyeceği bir sükûnetle çözülüyordu.</div> <div>Bir ara içinden bir ses yükseldi: “<strong>Mesele o değil</strong>!”</div> <div>Ve işte tam o anda ruhunun boğum boğum çözüldüğünü duydu -ses çıkarmayan- bir devrimin içinden geçer gibi.</div> <div>Küçücük bir masada oturuyordu belki…</div> <div>Ama o an, fark edilmeden, kendi kendine dönüyordu.</div> <div>İnsan hep kaçar aslında; kendinden, içindeki yükten, yıllardır dolup taşan o sessiz ağırlıktan…</div> <div>Hep yaparız bunu.</div> <div>Bir şeyleri yetiştirmeye, toparlamaya, düzene koymaya çalışırken asıl toparlanması gerekenin içimiz olduğunu unuturuz.</div> <div>Kendimize dönmemek için bin tane yol buluruz; evi temizleriz, sofrayı kurarız, eşin zamanını düşünürüz, çocuğun okul saatini hesaplarız, dışarı çıkmayı erteler, nefes almayı bile görev hâline getiririz.</div> <div>İnsan böyle işte…</div> <div>Dışarıda bir telaş varken içine bakmaktan korkar.</div> <div>Çünkü bilir: İçine baktığında çözülür.</div> <div>Ve çözülmek, çoğumuza ağır gelir.</div> <div>Biz hep yaparız bunu; koşarız, oyalandıkça iyileştiğimizi sanırız.</div> <div>Oysa mesele hiçbir zaman hız değildi.</div> <div>Mesele, bir kadının bir gün bir masaya oturup, kendi içindeki sessizliğe teslim olabilmesiydi.</div> <div></div> <div>Hepimiz aynı yerlerden geçiyoruz aslında; kadın, erkek, genç, yaşlı…</div> <div>İnsanlığın yükü, hepimizin omuzlarında aynı ağırlıkla duruyor.</div> <div>Kimimiz sessizce taşır, kimimiz bağırarak; kimimiz görmezden gelir, kimimiz fazla görür.</div> <div>Hepimiz bir şeylere yetişmeye çalışırken kendi içimizde gecikiriz.</div> <div>Birimizin telaşı diğerimizin suskunluğu olur; birimizin yükü diğerinin kaçışı.</div> <div>Ve en tuhafı da şudur:</div> <div>Hiçbirimiz kendimizi dinlemediğimizin farkında olmayız.</div> <div>Durmayı bilmeyişimizde, içimizdeki çocuğu susturuşumuzda, özümüzü görevlerin arasında kaybedişimizde hep aynıyız.</div> <div>Hepimiz aynı hikâyenin içinde dolaşan farklı yüzleriz.</div> <div>Ve bazen bir masaya oturup da sessizce çözüldüğümüzde anlarız ki; dönüş dediğimiz şey, aslında insan olmanın en eski özüdür.</div> <div>Bir de şu var tabii…</div> <div>Özümüzden uzaklaştıkça tuhaf bir yavanlık çöker üstümüze; bunu kimse yüksek sesle söylemez ama hepimiz biliriz.</div> <div>Kendini duymayan insan tatsızlaşıyor; ruhu ağırlaşıyor, dili keskinleşiyor, yüzü donuyor.</div> <div>Bir yerde içimizden kopan o küçük bağ kopunca, geriye herkesinkine benzeyen bir koşuşturma kalıyor.</div> <div>Ne teselli ediyor ne tamamlıyor ne de <strong>tat</strong> veriyor.</div> <div>Hep başkalarının dertleriyle meşgul olup, kendi içindeki boşluğu görmezden gelmek…</div> <div>Bir süre sonra insanı çiğ bırakıyor, pişmemiş gibi.</div> <div>Affedersiniz ama özünü unutan insanın tadı da tuzu da kaçıyor.</div> <div>Sonra da “<strong>neden böyle oldum</strong>” diye şaşırıyoruz.</div> <div>Sanki cevabı gökyüzünde yazılı da biz okuyamıyormuşuz gibi.</div> <div>Hâlbuki mesele basit:</div> <div>Kendinden uzaklaşınca herkes biraz eksiliyor.</div> <div>Ve ruhuna dönmeyen insan, kaç yaşında olursa olsun, içten içe çiğ kalıyor.</div> <div>Ama sonra bir anda…</div> <div></div> <div>Hiç beklemediği bir masada, hiç özel olmayan bir çay eşliğinde sessiz bir sükûnet çöker üstüne.</div> <div>Öyle yumuşak, öyle ağırbaşlı, öyle kendi halinde bir sükûnet ki…</div> <div>Geçmişin gürültüsünü susturur.</div> <div>Zihni yavaşlar, nefesi genişler, kalbi içeriye doğru kıvrılır.</div> <div>Bir kadın o anda anlar:</div> <div>İstediği hiçbir şey gürültüde saklı değilmiş.</div> <div>Her şey, durmanın hafifliğinde saklıymış.</div> <div>Her şey, kendiyle oturabildiği o tek masadaymış.</div> <div>Sonra etrafındaki dünya başka bir dile bürünür:</div> <div>Köprüden geçen araçların sesi uzak bir nehir uğultusu gibi akar, vapurun düdüğü göğsünde bir titreşim bırakır, martılar şehrin üstünde değil, sanki kendi içinden yükselirmiş gibi döner, kediler masanın etrafında dolaşırken o eski sıcaklık duygusu çöker içine, çay bardağındaki buhar bile başka bir hikâye anlatır.</div> <div>Ve o an anlarsın:</div> <div>Bir kadın, kendine döndüğünde, şehir bile onunla birlikte yumuşar.</div> <div>Bir kadın durduğunda, dünya da onunla birlikte nefes alır.</div> <div>Bir kadın çözüldüğünde, su gibi akar; geçmiş köprü olur, martı sesleri dua olur, vapur gövdesi kalbin ritmine denk gelir.</div> <div>Masada oturan bir kadın vardır şimdi; sessiz, derin, çözmüş bir gülümseme taşıyan…</div> <div>Kalkar, çayını bitirir, arkasında hiçbir iz bırakmaz—ama kendi içine bir yol açmış olarak gider.</div> <div>Çünkü bazı dönüşler büyük değildir.</div> <div>Bazı dönüşler gürültüsüzdür.</div> <div>Bazı dönüşler sadece bir masanın kenarında olur.</div> <div>Ve bazı kadınlar, şehrin ortasında bile…</div> <div>Kimse fark etmeden yeniden doğar.</div> <div>.</div> <div><strong>Arzu Leyal, dikGAZETE.com</strong></div> <div><strong></strong></div> <div><strong></strong></div>