Yunus Ekşi yazdı;
Orta Doğu’da güvenlik paradigması değişimi: Yeni bir bölgesel mimariye doğru
Orta Doğu, tarihinin en kritik kırılma noktalarından birini tecrübe etmektedir. İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik müşterek saldırısı, Tahran’ın beklenmedik ve asimetrik bir askeri kapasiteyle karşılık vermesi, bölgedeki statükoyu temelinden sarsmıştır. Bu yeni askeri gerçeklik, Washington’ı diplomasi masasına dönmeye zorlamakla kalmamış; on yıllardır bölge ülkelerine sunulan “Amerikan güvenlik şemsiyesi” doktrinini de tartışmaya açmıştır.
Körfez ülkeleri, enerji kaynaklarının güvenliği ve rejim bekası noktasında stratejik bir yol ayrımındadır. ABD’nin bölgedeki üslerinin hedef alınabilirliği, “güvenlik vaadi” karşılığında tesis edilen himaye ilişkisinin sürdürülebilirliğini yitirdiğini kanıtlamıştır. Nitekim Katar Dışişleri Bakanlığı’ndan yükselen "Yeni bir güvenlik mimarisi anlayışı oluşmalıdır" çağrısı, bu stratejik kopuşun ve bölgesel aktörlerin kendi kaderlerini tayin etme iradesinin en somut dışavurumudur.
Bu konjonktürde Türkiye, sahip olduğu derin diplomasi geleneği ve proaktif bölge siyasetiyle anahtar aktör konumundadır. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın yürüttüğü mekik diplomasisi, bölgedeki gerilimi düşürme kapasitesine sahip yegâne mekanizmanın “bölgesel sahiplik” olduğunu göstermiştir. Türkiye’nin Katar ile olan stratejik ortaklığı ve Sünni Arap dünyası üzerindeki yapıcı etkisi, İran’ın caydırıcı gücüyle birleştiğinde, dış müdahalelere kapalı bir Bölgesel Güvenlik Paktı’nın zeminini hazırlamaktadır.
İran’ın masaya sürdüğü; İsrail’in saldırganlığının durdurulması, ABD’nin askeri varlığının tasfiyesi ve saldırmazlık garantileri içeren şartlar, bölgenin artık “Siyonist genişlemecilik” veya “Atlantik hegemonyası” ile yönetilemeyeceğinin tescilidir. Yeni dönemde enerji arz güvenliği, ancak bölge ülkelerinin kolektif iradesiyle sağlanabilecektir.
Türkiye’nin öncülüğünde, İran’ın da dahil edildiği, mezhepsel kutuplaşmadan arındırılmış bir güvenlik mimarisi; Orta Doğu’da kalıcı barışın ve istikrarın tek rasyonel formülüdür. Ankara, bu tarihi dönüşümde Sünni-Şii dengesini gözeten ve bölgesel kaynakları küresel sömürüden koruyan bir “Yüksek İstişare Konseyi” veya “Ortak Güvenlik Paktı” vizyonuyla liderlik üstlenmelidir. Bölge, kendi güvenliğini ithal etmek yerine, kendi iç dinamikleriyle inşa etme kudretine sahip olduğunu bu süreçte kanıtlamıştır.