E. Yarbay Halil Mert yazdı;
MEKKE İTTİFAKI:
STRATEJİK EKSENDEN MEDENİYET HAVZASINA MEKKE İTTİFAKI…
İTTİFAKLAR GÜÇ BİRLİĞİ VE KARŞILIKLI BAĞIMLILIK İÇİN KURULUR.
(OSMANLI MİLLETLER TOPLULUĞU (OMT)+ TÜRK DEVLETLERİ TEŞKİLATI (TDT) TEKLİFİMİZ AŞAMALI GENİŞLEME…)
MAKSAT DÜNYANIN MERKEZİNDE YENİDEN HUZUR İÇİN GÜÇ BİRLİĞİ…
7 Ağustos 2026 tarihinde Mekke'de Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Ortadoğu ve İslam Dünyası’nın güvenlik mimarisi bakımından son derece önemli bir gelişmedir.
Anlaşmanın temel mantığı açıktır: Üç ülkeden birine yönelik silahlı saldırı, bütününe yönelik saldırı kabul edilecek; ortak caydırıcılık, SAVUNMA SANAYİİ İŞ BİRLİĞİ ve askerî birlikte çalışabilirlik geliştirilecektir. Taraflar ayrıca anlaşmanın herhangi bir ülkeyi hedef almadığını ve başka ülkelerin katılımına açık olduğunu ifade etmektedir.
Devletlerarası karşılıklı bağımlılık ve ittifaklar, küresel siyasetin vazgeçilmez bir gerçekliğidir. Son dönemde gündeme gelen Mekke İttifakı da dogmatik ve "kutsal" bir yapılanma olarak değil; coğrafyanın kaderini değiştirecek pratik ve stratejik bir tohum olarak değerlendirilmelidir. Bu girişim, dar bir bölgesel pakt olarak kalmayıp eski Osmanlı medeniyet coğrafyasına ve Türk dünyasına yayıldığı ölçüde tarihî bir anlam kazanacaktır.
Ben bu anlaşmayı olumlu buluyorum. Hatta daha ileri gidiyorum: Bu ittifak büyütülmelidir.
Fakat burada çok önemli bir stratejik ayrım yapmak zorundayız.
Mekke İttifakı'nın anlamı, üç ülkenin bir araya gelmesinden ibaret değildir. Asıl mesele, bunun daha büyük bir bölgesel güvenlik ve işbirliği mimarisinin çekirdeği olup olmayacağıdır.
Çünkü devletler arasındaki karşılıklı bağımlılık iyidir. Ekonomik bağımlılık, enerji bağımlılığı, savunma sanayii iş birliği, ticaret yolları, ortak altyapı, istihbarat paylaşımı ve askerî koordinasyon... Bunların hepsi, doğru kurulduğunda devletlerin birbirlerine saldırma ihtimalini azaltır; birlikte hareket etme kapasitesini artırır.
Güçlü devletler yalnızca kendi başlarına güçlü olan devletler değildir. Güçlü devletler, etrafında güçlü ortaklıklar kurabilen devletlerdir.
Gerçek tehdit bölge içi değil, emperyalist merkezlerdedir…
Bir ittifakın başarısı, yöneldiği eksen ve tanımladığı tehdit algısıyla doğrudan ilintilidir. Bu paktın namlusu Yemen’e, Afganistan’a ya da komşu ülkelere çevrilemez. Mekke İttifakı’nın tarihsel hedefi nettir: I. Dünya Savaşı'ndan bu yana coğrafyayı kan çanağına çeviren İngiliz ve Amerikan emperyalizmi, bölgenin kalbine saplanan İsrail ve Babür mirası topraklarda Müslümanlara baskı uygulayan mevcut Hindistan rejimidir. Bölge içi çekişmeler, yalnızca bu dış odakların ekmeğine yağ sürmektedir.
MEKKE İTTİFAKI KİME KARŞI?
İşte asıl soru budur.
Bu ittifak Yemen'e karşı mı? İran'a karşı mı? Hindistan'a karşı mı? Afganistan'a karşı mı? Amerika'ya karşı mı? İngiltere'ye karşı mı? İsrail'e karşı mı?
Cevabım şudur:
İttifakın stratejik hedefi belirli bir ülkeye düşmanlık üretmek değildir.
Bugün anlaşmanın tarafları da bunun herhangi bir ülkeye karşı kurulmadığını açıkça söylüyor. İran Dışişleri de anlaşmanın bölgesel güvenlik ve öz-yeterlilik açısından değerlendirilebileceğini, kapsayıcı olması hâlinde olumlu sonuçlar doğurabileceğini belirtti.
Fakat devlet aklı açısından bunun ikinci bir boyutu vardır: Bir ittifakın düşman ilan etmesine gerek yoktur; fakat tehdit algısını doğru tanımlamak zorundadır.
Tehdit, sadece tankla, uçakla ve füzeyle gelmez. Bazen tehdit;
Bölge devletlerini birbirine düşürmek,
Mezhep çatışmalarını körüklemek,
Enerji yollarını kontrol etmek,
Ekonomik bağımlılık yaratmak,
Vekil örgütler üzerinden istikrarsızlık üretmek,
Ülkelerin siyasi karar mekanizmalarını dış müdahalelere açık hâle getirmek,
Toplumları bilgi ve propaganda operasyonlarıyla birbirine düşman etmek şeklinde gelir.
İsrail’in aleni saldırganlığı, BAE’nin İngiltere+ABD+İsrail güdümünde Arap Yarımadası, Afrika Ülkeleri hatta Hindistan ile kışkırtma ve terör faaliyetlerini yönetmesi gibi hareketler coğrafyada apaçık düşmanlık ve savaş üretmektedir.
Dolayısıyla Mekke İttifakı'nın öncelikli hedefi bir ülke değil, bölge dışı vesayet ve bölge içi BÖL-PARÇALA-YÖNET düzeni olmalıdır.
BU, KUTSAL BİR İTTİFAK DEĞİLDİR!
Bir başka yanlış da şimdiden başladı. Birileri çıkıyor ve: “Mekke İttifakı kutsal ittifaktır.” Hayır! Mekke kutsaldır. Kâbe kutsaldır. Haremeyn kutsaldır.
Ama uluslararası hukuk temelinde imzalanmış bir savunma anlaşması kutsal değildir. Bu ayrımı yapmazsak stratejiyi romantizme kurban ederiz.
Devletlerarası anlaşmaların kutsallıkla değil; çıkar, güvenlik, caydırıcılık, ortak irade ve stratejik rasyonaliteyle değerlendirilmesi gerekir. Mekke'de imzalanmış olması bu anlaşmaya tarihî ve sembolik bir anlam kazandırabilir. Fakat anlaşmanın gerçek değerini belirleyecek olan, Mekke'den sonra ne yapılacağıdır. Asıl soru budur.
MEKKE İTTİFAKI, BİR ÇEKİRDEK OLMALIDIR…
Bugün ortaya çıkan yapı üç ülkeden oluşuyor: Türkiye – Suudi Arabistan – Pakistan.
Bu üç ülkenin birbirini tamamlayan çok önemli özellikleri var. Türkiye'nin güçlü ve modernleşmiş savunma sanayii, askerî kapasitesi ve jeopolitik konumu... Pakistan'ın askerî tecrübesi, nükleer caydırıcılığı ve Hint Okyanusu'na açılan stratejik konumu... Suudi Arabistan'ın ekonomik gücü, enerji kaynakları ve Körfez'deki jeopolitik ağırlığı...
Bu üçlü, doğru stratejiyle birbirinin açığını kapatabilir. Ancak üçlü yapı nihai hedef olmamalıdır. Çünkü bu coğrafyanın gerçek güvenlik sorunları üç ülkenin sınırları içinde değildir. Bu nedenle Mekke İttifakı'nın önüne daha büyük bir hedef koymak gerekir…
OSMANLI MİLLETLER TOPLULUĞU (OMT)+ TÜRK DEVLETLERİ TEŞKİLATI (TDT) TEKLİFİMİZ Aşamalı Genişleme: Kapsayıcı Eksen ve Türk Dünyası
İttifakın jeopolitik etkisi, mezhepsel ve coğrafi kapsayıcılığına bağlıdır:
Öncelikli Halka: Irak ve Yemen gibi Osmanlı mirasını taşıyan ve Şii nüfusu barındıran coğrafyalar hızla sürece dâhil edilmelidir.
Genişleme Safhası: Mezhepsel fay hatlarını kapatacak şekilde İran bu yapıya entegre edilmelidir.
Stratejik Omurga: Bütün bu mimarinin çimentosunu ise Türk Devletleri Teşkilatı ve Türk dünyası ile kurulacak kopmaz bağlar oluşturmalıdır.
Bölge, kendi kaderini küresel güçlerin elinden alıp bu geniş medeniyet havzasında birleştirdiği takdirde gerçek bir güç merkezine dönüşecektir.
İLK EKLENMESİ GEREKEN ÜLKE: MISIR...
Bölgenin kendi güvenlik mimarisini kurması. Bölgesel Manipülasyonlar ve Mısır’ın Kritik Rolü…
Stratejik halkanın tamamlanabilmesi için Mısır’ın bu ittifakta yer alması bir zorunluluktur. Ancak Batı merkezli bilgi operasyonlarına kolayca kanan bazı çevreler, Amerika’da yerleşik figürlerin ortaya attığı iddiaları sorgulamadan servis ederek Mısır ve Cumhurbaşkanı Sisi aleyhinde algı yürütmektedir. İttifak zeminini sabote eden bu tür manipülatif söylemleri bir kenara bırakıp Mısır ile stratejik ortaklığı inşa etmek elzemdir.
Burada Mısır'ın yeri tartışmasızdır. Mısır mutlaka bu yapının içinde olmalıdır. Zaten Türkiye, Mısır, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında 2026 yılı içinde gerçekleştirilen Dışişleri Bakanları Toplantıları, dört ülke arasında bölgesel güvenlik ve istikrar konusunda artan bir istişare mekanizmasının bulunduğunu gösteriyor. Türkiye Dışişleri Bakanlığı da 21 Haziran 2026'daki R4 toplantısında bu dört ülkenin bölgesel barış, güvenlik, istikrar ve refah için koordinasyonunu vurguladı.
Mısır'ın olmadığı bir bölgesel güvenlik mimarisi eksik kalır. Çünkü Mısır; Arap dünyasının en önemli nüfus merkezlerinden biridir. Süveyş Kanalı'na sahiptir. Akdeniz ile Kızıldeniz arasındaki stratejik bağlantının merkezindedir. Afrika'nın kuzeydoğusunda kilit bir jeopolitik konuma sahiptir. Ve en önemlisi, tarih boyunca bu coğrafyanın siyasi ve kültürel merkezlerinden biri olmuştur. Dolayısıyla Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan üçlüsünün yanına Mısır'ın eklenmesi, yapıyı bambaşka bir jeopolitik seviyeye taşıyacaktır.
Fakat burada da bir uyarı yapalım: Türkiye'de bazı çevreler hemen Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi üzerinden saldırıya geçiyor. Sosyal medyada kaynağı, amacı ve doğruluğu belli olmayan birtakım iddialar dolaşıma sokuluyor. “Şu profesör böyle demiş...” “Amerika'da yaşayan şu kişi Sisi'nin İsrail'e bilgi verdiğini söylemiş...” Ve ardından bu iddialar, hiçbir ciddi istihbarat veya doğrulama sürecinden geçirilmeden paylaşılmaya başlanıyor.
Devlet aklı böyle çalışmaz.
Bir devletin başka bir devletle ittifak kurup kurmayacağını sosyal medyada dolaşan söylentiler belirlemez. Hele hele Amerika'da yaşayan, kimliği ve bağlantıları konusunda doğrulanabilir bilgi bulunmayan bir kişinin iddiası üzerinden bir devlet başkanını “ajan” ilan etmek hiç stratejik değildir. Bir iddianın doğru olup olmadığını bilmeden onu yaymak, bilgi savaşı ortamında başkasının operasyonuna gönüllü olarak katılmaktır.
Mısır'la anlaşmak istiyorsak Mısır'la konuşacağız. Mısır'ın çıkarlarını anlayacağız. Kendi çıkarlarımızı anlatacağız. Sisi'yi sevip sevmemek başka şeydir. Mısır devletinin jeopolitik önemini görmek başka şeydir. Devletler duygularla değil, çıkarlar ve güç dengeleriyle hareket eder.
IRAK VE YEMEN DIŞARIDA BIRAKILMAMALI!..
Sonraki aşamada Irak ve Yemen meselesi ele alınmalıdır. Irak, Osmanlı coğrafyasının merkezinde bulunmaktadır. Bağdat, Basra ve Musul üçgeni; Anadolu, İran, Körfez ve Arap Yarımadası arasındaki jeopolitik bağlantının merkezidir. Irak'ı dışarıda bırakan bir bölgesel güvenlik mimarisi eksiktir.
Yemen için de aynı şeyi söyleyebiliriz. En önemlisi de YEMEN Arap Yarımadası’nda halkıyla ve vicdanıyla Türk Milleti’ne en yakın olan ülkedir. Yemen bugün istikrarsızlığın merkezlerinden biri olabilir. Fakat stratejistler yalnızca bugünkü düşmanlıklara bakmaz. Yarın neyin mümkün olduğuna bakar. Yemen'in Kızıldeniz ve Babülmendep üzerindeki konumu, küresel ticaret yolları açısından olağanüstü önemlidir. Dolayısıyla hedef, Yemen'i sürekli savaşın içinde tutmak değil; Yemen'i bölgesel güvenlik düzeninin parçası hâline getirecek şartları oluşturmak olmalıdır.
Bugün Suudi Arabistan'a yönelik Husilerin saldırı iddiaları bile bölgesel güvenlik sorunlarının ne kadar iç içe geçtiğini gösteriyor. O hâlde çözüm daha fazla parçalanma değil, daha fazla bölgesel sahiplenmedir.
PEKİ İRAN? İşte en zor soru burada. İran'ı dışarıda bırakarak uzun vadeli bir bölgesel güvenlik mimarisi kurulabilir mi? Ben bunun çok zor olduğunu düşünüyorum.
Çünkü İran; nüfusu, coğrafyası, enerji kaynakları, askerî kapasitesi, Basra Körfezi'ndeki konumu, Orta Asya ve Kafkasya bağlantıları sebebiyle bu coğrafyanın asli güçlerinden biridir.
Üstelik Türkiye'nin İran'la binlerce kilometrelik kara sınırı vardır. İran Halkı’nın %55’e yakını Türk’tür, kalanlarda Türk Milleti ile akrabadır, tarih ve medeniyet birliği vardır. Dolayısıyla Türkiye açısından İran'ı sürekli bir düşman olarak tanımlamak stratejik akıl değildir. İran'la rekabet edebiliriz. İran'la anlaşmazlıklarımız olabilir. İran'ın bazı politikalarını sert biçimde eleştirebiliriz. Ama mezhep üzerinden İran'ı bütün bölgesel sistemin dışına itmek başka bir hatadır.
Türkiye'nin tarih boyunca yaptığı en büyük stratejik hatalardan biri, başkalarının ürettiği mezhep çatışmalarını kendi jeopolitiğinin merkezine yerleştirmek olur. İran'ı da içine alabilecek bir bölgesel güvenlik düzeni, işte bu nedenle uzun vadede çok daha değerlidir.
Sünni-Şii çatışması değil; bölgesel devletlerin ortak güvenliği. İşte Türkiye'nin öncülük etmesi gereken anlayış budur.
İTTİFAKIN COĞRAFYASI OSMANLI MEDENİYET SAHASI OLMALIDIR!..
Burada “Osmanlı topraklarını yeniden kuracağız” gibi anakronik bir hedef ortaya koymuyorum. Devletler tarihî sınırları bugünün haritasına aynen taşıyamaz. Fakat medeniyet coğrafyaları vardır. Tarihî ticaret yolları vardır. Kültürel bağlar vardır. Ortak hafıza vardır. Ekonomik bağlantılar vardır. Ve bunların hepsinin üzerinde jeopolitik süreklilik vardır.
Türkiye'nin stratejik düşüncesi, Balkanlar'dan Kafkasya'ya, Anadolu'dan Mezopotamya'ya, Hicaz'dan Kuzey Afrika'ya, Türkistan'dan Pakistan'a kadar uzanan geniş bir temas sahasını dikkate almak zorundadır. Bu nedenle Mekke İttifakı'nın gelecekteki ekseni; Osmanlı medeniyet coğrafyası + Türk Dünyası + İslam dünyasının stratejik merkezleri üzerinden düşünülmelidir. Bu bir fetih projesi değildir. Bu bir jeopolitik işbirliği projesidir.
TÜRK DÜNYASI ASLA UNUTULMAMALI…
Ve burada çok önemli bir başka konu var: Türk Devletleri Teşkilatı. Mekke merkezli yeni güvenlik mimarisinin Türk Dünyası'nı dışarıda bırakması düşünülemez. Çünkü Türkiye'nin güvenliği yalnızca Ankara'nın batısında veya güneyinde başlamaz. Hazar Denizi'nde başlar. Orta Asya'da devam eder. Kafkasya'da güçlenir. Anadolu'da merkezileşir. Akdeniz'e ve Körfez'e ulaşır. Pakistan üzerinden Hint Okyanusu'na açılır.
Bugün Türk Dünyası açısından Hazar'dan Körfez'e ve Hint Okyanusu'na uzanan güney bağlantısının stratejik değeri zaten Türkiye'deki bazı resmî değerlendirmelerde de açık biçimde vurgulanıyor. Dolayısıyla önümüzde çok önemli bir jeopolitik fırsat bulunmaktadır: Türk Dünyası'nın kuzey koridoru ve güney koridoru birlikte güçlendirilmelidir.
Kuzeyde Orta Asya-Kafkasya-Anadolu bağlantısı... Güneyde Türkiye-Irak-Körfez-Pakistan hattı... Bunun üzerine deniz yolları, enerji hatları, demiryolları, limanlar, savunma sanayii ve dijital altyapı eklenmelidir. İşte o zaman ittifak, sadece askerî bir anlaşma olmaktan çıkar. Bir medeniyet coğrafyasının ekonomik ve stratejik entegrasyonuna dönüşür.
ASIL DÜŞMAN: BİRBİRİMİZDEN KOPARILMAK…
Peki bütün bu Büyük Menfaatlerimizin karşısında kim vardır? İngiltere mi? Amerika mı? İsrail mi? Hindistan mı? Tek bir cevap vermek mümkün değildir. Çünkü uluslararası sistemde devletlerin çıkarları değişir. Bugün rakip olan yarın ortak olabilir. Bugün ortak olan yarın rakip hâline gelebilir. Devlet aklı şahıslarla ve sloganlarla değil, kalıcı çıkarlarla düşünür. Fakat tarih bize başka bir gerçek de gösteriyor: Birinci Dünya Savaşı'ndan itibaren Ortadoğu'nun sınırlarının yeniden çizilmesi, dış müdahaleler, vekâlet savaşları ve bölgesel rekabetler bu coğrafyayı uzun süre istikrarsızlık içinde tuttu.
İsrail'in kuruluşundan sonraki bölgesel savaşlar, ABD'nin bölgedeki askerî varlığı, İngiliz sömürge mirası ve bölge devletlerinin kendi aralarındaki rekabetleri, bugün yaşadığımız güvenlik problemlerinin tarihsel arka planının parçalarıdır. Dolayısıyla bölge devletleri artık şunu söylemelidir: Güvenliğimizi başkalarının garantisine bırakamayız. Amerika'nın güvenlik şemsiyesi... Rusya'nın güvenlik şemsiyesi... Çin'in güvenlik şemsiyesi... Hiçbiri bölge devletlerinin kendi güvenlik mimarisinin yerini tutmamalıdır.
HİNDİSTAN MESELESİ VE İSRAİL’LE YAKIN İLİŞKİLERİ DE GÖRMEZDEN GELİNEMEZ…
Pakistan'ın bu yapının içinde bulunması, doğal olarak Hindistan boyutunu da gündeme getiriyor. Fakat burada da aynı ilkeyi korumalıyız. Mekke İttifakı'nı Hindistan'a karşı kurulmuş bir askerî blok hâline getirmek doğru değildir. Ancak Hindistan'ın özellikle Keşmir meselesindeki politikaları ve Müslümanlara yönelik ayrımcılık iddiaları, bölgesel güvenlik denkleminde dikkate alınması gereken gerçeklerdir. Dolayısıyla Pakistan'ın güvenlik kaygıları görmezden gelinemez. Fakat Türkiye'nin hedefi Hindistan'la sonsuz bir düşmanlık değil; Pakistan'ın güvenliğini korurken Hindistan'la da gerektiğinde diplomasi kurabilecek bir güç dengesi oluşturmak olmalıdır.
İttifakın büyüklüğü, düşman sayısıyla değil, stratejik seçeneklerinin genişliğiyle ölçülür.
MEKKE'DEN NE ÇIKMALI?
Benim teklifim açıktır. Mekke İttifakı dört aşamada büyütülmelidir.
Birinci aşama: Türkiye – Suudi Arabistan – Pakistan – Mısır… Dört büyük bölgesel güç, güvenlik ve ekonomik iş birliğinin çekirdeğini oluşturmalıdır.
İkinci aşama: Irak ve Yemen başta olmak üzere bölge ülkeleri… Siyasi şartları uygun hâle geldikçe güvenlik, ekonomi ve altyapı mekanizmalarına dâhil edilmelidir.
Üçüncü aşama: İran ile rekabeti değil, ortak güvenliği esas alan bir bölgesel düzen… İran'ın bu sistemin dışında kalması yerine, ortak güvenlik mekanizmalarına bağlanması hedeflenmelidir.
Dördüncü aşama: Ve bütün bunların üzerinde: Türk Devletleri Teşkilatı ile stratejik bağlantı. Savunma sanayii... Enerji... Ulaştırma... Ticaret... Dijital teknoloji... İstihbarat... Terörle mücadele... Sınır güvenliği... Deniz güvenliği... Bütün bunlarda çok taraflı mekanizmalar oluşturulmalıdır.
SON SÖZ: MEKKE'DE ATILAN İMZA, MEKKE'DE KALMAMALI…
Bugün Mekke'de atılan imza küçümsenemez. İç politik hezeyanlara kurban edilemez. Ama onu kutsallaştırmak da doğru değildir. Onu büyütmek gerekir. Mekke Ortak Savunma Anlaşması, eğer yalnızca üç ülkenin birbirini savunma anlaşması olarak kalırsa önemli bir anlaşmadır.
Fakat Mısır'ı içine alan... Irak'ı ve Yemen'i zamanla sisteme bağlayan... İran'la mezhep rekabetini aşan... Türk Devletleri Teşkilatı ile stratejik bağ kuran... Ekonomiyi, enerjiyi, ulaştırmayı ve savunma sanayiini bütünleştiren... Bölge dışı güçlere bağımlılığı azaltan... Filistin meselesinde ortak diplomatik güç üreten... Bölgesel devletlerin kendi güvenliklerini kendi iradeleriyle sağlayabilecekleri bir sistem hâline gelirse... İşte o zaman Mekke İttifakı tarihî bir dönüm noktası olur. Çünkü mesele Türkiye'nin, Suudi Arabistan'ın veya Pakistan'ın tek başına güçlenmesi değildir.
Mesele; Anadolu'nun, Arabistan'ın, Mezopotamya'nın, Türkistan'ın ve Güney Asya'nın birbirinden kopuk güç alanları olmaktan çıkarılmasıdır.
Mesele; birbirimize karşı silah doğrultmak yerine birbirimizin güvenliğini güçlendirmektir.
Mesele; mezhep savaşlarını değil, ortak güvenliği büyütmektir.
Mesele; başkalarının çizdiği sınırların içine hapsolmak değil, kendi ekonomik ve stratejik bağlantılarımızı kurmaktır.
Ve en önemlisi: Mesele, birilerinin bizim adımıza düşman belirlemesine izin vermemektir.
Türkiye'nin görevi ne Amerika'nın peşine takılmaktır, ne Rusya'nın, ne Çin'in, ne de başka bir gücün. Türkiye'nin görevi kendi güç alanını kurmaktır. Mekke bunun ilk adımı olabilir. Ama bunun için Mekke'de atılan imzanın Ankara'da, Kahire'de, İslamabad'da, Bağdat'ta, Sana'da, Tahran'da, Bakü'de, Taşkent'te, Astana'da ve Türk Dünyası'nın diğer merkezlerinde karşılığının olması gerekir. Mekke İttifakı bir son değildir. Mekke İttifakı bir tohumdur.
Şimdi mesele, bu tohumu hangi stratejiyle büyüteceğimizdir. Ve benim cevabım nettir: İttifakı büyütelim. Mısır'ı mutlaka dahil edelim. Irak ve Yemen'i dışarıda bırakmayalım. İran'ı mezhep rekabetinin değil, bölgesel güvenliğin içine çekelim. Türk Dünyası'nı bu mimarinin dışında bırakmayalım. Ekonomiyi, savunmayı ve ulaşım koridorlarını birbirine bağlayalım. Bölgenin güvenliğini bölge devletlerinin ortak iradesine dayandıralım. Çünkü güçlü devletlerin geleceği, yalnızca sahip oldukları silahlarla değil, kurabildikleri ittifakların derinliğiyle belirlenir.
Mekke'de başlayan şey, eğer doğru yönetilirse, yeni bir bölgesel güvenlik mimarisinin başlangıcı olabilir. Ve Türkiye bu mimarinin seyircisi değil, kurucu aklı olmalıdır.
Mekke İttifakı tohumdur. Ulu bir çınar olması için çalışacağız.
.
Emekli Yarbay Halil Mert, dikGAZETE.com
-Strateji ve Yönetim Uzmanı, Elektrik-Elektronik Mühendis
Açıklamaları ‘Youtube’ kanalımızdan izleyebilirsiniz.