İran-ABD Savaşının Arkeolojik Cephesi
Ortadoğu, 28 Şubat 2026 sabahına yalnızca jeopolitik bir kırılmayla değil, her savaş ortamında olduğu gibi kültürel mirasa karşı da asimetrik bir tehditle uyandı. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı, güdümlü füzeler ve tarihin en büyük siber saldırılarıyla entegre yürütülen bu çok alanlı savaş, siyasi sınırları olduğu kadar geri getirilmesi mümkün olmayan bilgiyi de vuruyor.
Harbin ilk zayiatı her zaman hakikattir derler; ancak modern savaşlarda ilk zayiatlardan biri de sessizce bekleyen, kendini savunamayan kültürel mirastır. Elam, Akamenid ve Sasani imparatorluklarından günümüze erişen, UNESCO listelerindeki o eşsiz tarihsel süreklilik, bugün doğrudan bir varoluşsal krizin tam kalbinde yer almakta.
Uluslararası hukuk kağıt üzerinde kusursuz işler.
1954 Lahey Sözleşmesi ve geliştirilmiş koruma protokolleri, kültürel varlıkların dokunulmazlığını emreder. ABD ordusunun veri tabanlarında bu alanlar, vurulmayacak hedefler olarak kodlu olsa da sahanın kaotik gerçekliği, bu dijital kalkanları paramparça etmeye yetiyor. İsfahan'daki nükleer tesisleri veya Kirmanşah'taki hava savunma bataryalarını hedef alan sığınak delici bombaların yarattığı devasa sismik şoklar, hemen yanı başlarındaki Mescid-i Cuma'yı veya Behistun Yazıtları'nı sarsarken, “askeri gereklilik” kılıfı, insanlık suçlarını örtbas etmeye hazırlanıyor.
Fakat operasyonu asıl yıkıcı kılan detay, gökten düşen bombalardan ziyade, görünmez bir ağ gibi ülkeyi saran siber karartmadır. Ülke genelinde internetin yüzde 4 seviyelerine inmesiyle iletişim felç olmuş durumda. Bu gibi kriz anlarında; eksik veri, çökmüş iletişim ağları ve son derece kısıtlı bir zaman dilimi altında, müzelerde ve kazı alanlarında maddi kültür kalıntılarını kurtarmak için çalışanların sezgisel analiz ve anlık metodolojik profilleme yetenekleri, tarihi bir rol üstleniyor. Zira GPS koptuğunda ve dijital envanterler silindiğinde, bir eseri yer altı deposuna güvenle indirmek, yalnızca o eseri tanıyan ve saniyeler içinde rasyonel kararlar alabilen uzmanların omuzlarına kalıyor.
2003 Irak işgalinde ve müteakiben Suriye'de yaşanan trajediler bize kanıtlamıştır ki; devlet otoritesinin sarsıldığı ve güvenlik mekanizmalarının çöktüğü her senaryo, karaborsanın ve organize yağmanın saatini başlatır. Eğer bu kriz, bir otorite boşluğu yaratırsa, dünyanın en büyük arkeolojik havzalarından biri, uluslararası tarihi eser kaçakçılarının açık pazarına dönüşecektir.
Unutmayalım ki; ordular yenilebilir, rejimler değişebilir, siyasi sınırlar yeniden çizilebilir. Ancak insanlığın ortak mirası olan bir tarihsel doku tahrip edildiğinde veya bir çete tarafından yağmalandığında, bunu yerine koyabilecek hiçbir diplomatik antlaşma veya askeri güç yoktur. Herhangi bir medeniyetin kültürel hafızasına vurulan darbe, tüm insanlığın geçmişine indirilmiş bir yumruktur. Bu mirası savunmak arkadaşlar, sadece hukuki bir zorunluluk değil, yarına karşı borçlu olduğumuz en asil insanlık onurudur.