<h3><span><strong>ŞAM KAHVESİ</strong></span></h3> <div>Karşıya geçecekti.</div> <div>Karşı dediysem; <strong>İstanbul</strong>’un <strong>Avrupa</strong> yakası. Aslında, çok nadir geçerdi; yılda birkaç sefer. Kapı komşusu <strong>Bedriye Hanım</strong>’ın siparişi olmasa niyeti yoktu.</div> <div><strong>Bedriye Hanım</strong> yalnız yaşıyordu, üstelik uzaktan akrabasıydı. Kimi kimsesi de yoktu. <strong>Bedriye Hanım</strong> dizlerinden rahatsızdı; zor yürüyordu.</div> <div><strong>Bedriye Hanım</strong>’ın sohbetten bir ahbabının ikram ettiği kahve çok hoşuna gitmiş. Tabii ki sormuş, “<strong>ne kahvesi</strong>” diye. <strong>Şam Kahvesiymiş</strong>.</div> <div><strong>Bedriye Hanım</strong>, kahve almasını rica etmişti. <strong>Ramazan</strong> gelmeden hazırlığa başlayacak ya. <strong>Ramazan</strong>’da konu komşuya iftar veriyor. <strong>Ramazan</strong>’da <strong>kahve</strong> içimi ne güzel olur.</div> <div><strong>Canım</strong>,<strong> Şam</strong>’dan gelmiyor ya! <strong>Fatih</strong>’te satılıyormuş; <strong>Fatih Camisinin</strong> hemen yanı başında. Ya hu bir <strong>kahve</strong> için de <strong>Fatih</strong>’e gidilmez ki. Hem <strong>Mısır Çarşısı</strong>’nda envaiçeşit varken.</div> <div></div> <div><strong>Şam Kahvesi,</strong> bildiğin <strong>Türk kahvesi</strong> gibi. Farkı, içerisine atılan <strong>kaküle</strong>. “<strong>Kaküle</strong> ne” mi diye sorarsanız; <strong>zencefilin</strong> bir akrabası. Bitkinin kurutulmuş tohum kapsülü, <strong>baharat</strong> olarak kullanılıyor.</div> <div><strong>Mis</strong> gibi bir kokusu var; nane ve kekikten daha keskin. Ağızda mentol tadı bırakıyor. <strong>Hindistan</strong>’dan geliyor. <strong>Asyalılar</strong> yemekten içeceğe her bir şeye katıyor. <strong>Araplar </strong>da çaya ve kahveye.</div> <div></div> <div><strong>Yenikapı</strong> durağında indi. “<strong>Aksaray</strong>’dan yürüyerek <strong>Fatih</strong>’e çıkarım” diye düşünmüştü. <strong>Pertevniyal Lisesi</strong>’nin önünden geçerken hafiften yağmur çiseliyordu. <strong>Horhor Caddesinin</strong> köşesinden dönerken vaktin daraldığını hatırladı. <strong>İkindi</strong> namazını <strong>İskenderpaşa</strong>’da kıldı.</div> <div>Şu binaların dili olsa; <strong>İskenderpaşa Cami</strong> haykırırdı mermere ve ahşaba sinen sohbet seslerini<strong>. Mekân</strong> ve <strong>zaman</strong> değişse de <strong>Allah</strong>’ın <strong>nuru</strong>, <strong>ateş değmeden aydınlatan ışık misaliydi</strong>; <strong>bilenler için</strong>.</div> <div><strong>Yağmur</strong> kokusu, şehrin rutubet kokusunu bastırmıştı. Derinden havayı solukladı. <strong>Fatih</strong>’e az kaldı derken gözüne <strong>Özbek Pilavcısının</strong> tabelası takıldı. <strong>Özbek Pilavının</strong>, <strong>Türkistan </strong>coğrafyasının <strong>milli yemeği</strong> olduğunu <strong>belgeselde</strong> görmüştü.</div> <div></div> <div>Dışarıda yemek yemeyi sevmiyordu. O an “<strong>hadi bir tadına bakayım</strong>” dedi. <strong>Nezih</strong>, <strong>asude</strong> bir <strong>mekân</strong>. Dört-beş masalık bir aşhane. <strong>Aşçı</strong> da pırıl pırıl, eli yüzü düzgün; hoş sohbet. Nasıl hazırlayıp; hangi kazanda pişirdiğinden bahsetti.</div> <div><strong>Havuç</strong>, <strong>kuş üzümü</strong> olmazsa olmazı, <strong>kimyon</strong> bir de <strong>basmati pirinç</strong>. Usta da iyiyse; işte size <strong>Özbek Pilavı</strong>. Sahi, <strong>kimyon</strong> toz değil de tane olarak katılıyormuş.</div> <div><strong>Aşhaneden</strong> çıkarken, “<strong>iyi</strong> <strong>ki</strong> <strong>yedim</strong>” dedi. Yediğin içtiğin senin olsun derler ama yine de yolunuz düşerse tadın.</div> <div><strong>.</strong></div> <div><strong>Fatih Camisinin</strong> avlusunda plastik su şişesiyle oynayan çocuklar; akşam ezanı okunmaya başlayınca, paldır küldür camiye daldılar. <strong>Abdestleri</strong> var mıydı? Pişman olmuştu; çocukların abdestli olup olmadığını içinden sorguladığı için. Çocuklar, caminin gülü. <strong>İslam</strong>; sadece yaşlıların tatbik ettiği bir din değildi. <strong>Camiler çocuklarla cıvıl cıvıl</strong>.</div> <div></div> <div><strong>Fatih Camisi</strong>’nden <strong>Malta</strong>’ya çıkan çarşıda birçok kahveci var. Nihayet gözüne kestirdiği bir kahveciden hem kendisine hem de <strong>Bedriye Hanıma</strong> <strong>kahve</strong> aldı.</div> <div><strong>Kahveci</strong>, <strong>Suriye</strong>’den gelmiş. “<strong>Humus” dedi galiba</strong>. Memleketine has <strong>kakuleli kahve</strong> satıyor. “Ticaretle uğraşmaları ne güzel…” diye düşündü. <strong>Halep</strong>, <strong>Şam</strong> da neresi diyenler! İşte <strong>Diyarbakır</strong>, işte <strong>Antep</strong>. Az ötede <strong>Halep</strong>, <strong>Humus </strong>ve <strong>Şam</strong>.</div> <div>Kavrulmuş <strong>kahve</strong>, <strong>kakule </strong>ile birlikte değirmende öğütülüyor. Epeyce de müşterisi var hani. <strong>Kaküleli kahveyi</strong> şifa niyetine içen de varmış. <strong>Bedriye Hanımın</strong> sayesinde <strong>Şam Kahvesinin</strong> tadına bakacak.</div> <div><strong>.</strong></div> <div><strong>Yağmur</strong> <strong>bulutları</strong> dağılmış; semadaki <strong>ay</strong> da göz kamaştırırcasına parlaktı. <strong>Yenikapı</strong>’da <strong>Marmaray</strong>’a bindiğinde boş bir yere oturdu. Yanına da her halinden üniversiteli olduğu belli olan bir genç. Elinde ders kitapları ve bir de kalın bir roman var.</div> <div><strong>Bedriye Hanımın</strong> siparişini almanın verdiği huzurla uyuya daldı. Haliyle yorulmuştu. Besbelli rüya görüyordu. Kim bilir<strong>, Bedriye Hanım</strong> ne kadar da dua edecekti. “<strong>Hızır yoldaşın olsun</strong>” derdi hep.</div> <div><strong>.</strong></div> <div><strong>Ah</strong>, <strong>içindeki dünya</strong>; <strong>dışarıdaki dünyadan ne genişti</strong>. <strong>Koşarak bir mahale gidiyor</strong>. <strong>Bayram yeriymiş</strong>, <strong>şenlik var</strong>. <strong>Allah</strong>’ın <strong>lütfuyla galip gelen insanlar var burada</strong>. <strong>Bakmayın zayıf olduklarına</strong>; <strong>yere sağlam basıyorlar</strong>. <strong>Bahtiyar</strong> ve <strong>mesut</strong>; <strong>bir o kadar da mutlu</strong>. <strong>Çocuklar, rengarenk elbiselerle koşuşturuyor</strong>. <strong>Şam</strong>’mış <strong>burası</strong>.</div> <div><strong>.</strong></div> <div><strong>Yanındaki genç</strong>, hafiften koluna dokunarak; “hangi durakta ineceksiniz” diye sormuştu. Heyecanla sıçradı; “<strong>Şam</strong>’da <strong>ineceğim”</strong> dedi.</div> <div>.</div> <div><strong>Mehmet Yıldırım, dikGAZETE.com</strong></div> <div><strong></strong></div> <div><strong></strong></div>