- 15-08-2026 10:21
- 91
Suat Gün yazdı;
Devlet-toplum-iktidar ekseninde devlet ve 'Devlet Aklı' deyince…
“Devlet aklı” kavramı ile ilgili Milli Düşünce Dergisi’nin hazırladığı sorular üzerine tarafımdan verilen cevapları huzurlularınıza sunuyorum…
**
Soruları hazırlarken, Koray Demir’in Devlet Aklı: Kimin Aklı? adlı eserindeki temel yaklaşımlardan ve devlet-toplum-iktidar eksenindeki tartışmalardan ilham aldık. Bu çerçevede; devletin bekası ile halkın huzuru arasındaki hassas dengeleri, geçmişten bugüne gelen yönetim alışkanlıklarımızı ve kendi köklerimizden beslenen yeni bir düzenin mümkün olup olmadığını konuşmayı amaçlıyoruz. 'Devlet Aklı' dediğimiz bu karmaşık kavramı hem teorik derinliğiyle hem de günlük hayatımızdaki yansımalarıyla, sizin kıymetli görüşleriniz üzerinden birlikte değerlendirmek arzusundayız.
1- "Devlet Aklı" deyince aklınıza ne geliyor; sizce bu kavram günümüzde neyi temsil ediyor?
Bu kavramı anlayabilmek için “Devlet nedir? Devlete neden ihtiyaç duyulmuştur, Devletin meşruiyet kaynağı nedir, bir topluluğun devlet olabilmesi için şartlar nelerdir, kadim mantığımıza göre neden devlete kutsiyet atfedilmiştir. Neden devlete aklın merkezi sıfatı verilmiştir” sorularının cevaplandırılması gereklidir.
Bu kavramları açıklayabilmek için yakın zamanda Venezuella’da olan depremden hareketle konuyu vuzuha kavuşturmak gereklidir. Venezuela'da peş peşe yaşanan 7,5 ve 7,2 büyüklüğündeki iki yıkıcı depremin ardından altyapının çökmesi ve oluşan güvenlik zafiyeti nedeniyle sokaklar tamamen kaosa teslim oldu.
Felaketten en çok etkilenen La Guaira bölgesinde organize grupların dükkân ve depoları talan ettiği kitlesel yağma hareketleri başladı. Venezuela’da meydana gelen şiddetli depremlerin ardından, felaketin yarattığı kaos ortamından skandal görüntüler gelirken teknoloji ürünlerini çalan polislerin motosiklet üzerinde görülmesi hayrete düşürdü.
Hâlbuki Türkiye’de de 10 vilayetimizi kapsayan çok daha şiddetli çok daha yıkıcı bir deprem meydana gelmişti. Depremin yıkıcılığı duyulur duyulmaz bütün vatan sathında yardım kampanyası başladı. Arabasına 3-5 malzeme atan, eline kazma-kürek alan insanlarımız yardıma koştu. Yağma yapmayı bırakın sarsıntılar halen devam ederken canını tehlikeye atarak enkazın içine dalanlar, yaralıları kurtarmak isteyen insanlar oldu. “Türkiye’de yağma asla akla gelmez.” Devlet şuurunun temeli insanların bir ve beraber olduğu, kardeş olduğu, aynı hakka-hukuka sahip olduğu anlayışına dayanır. Nitekim devleti yöneten bugünkü iktidar, bu deprem Amerika’da olsa idi ABD’nin altından kalkamayacağı muazzam bir yıkımı 3 yıl içinde çözmüş ve bu işi zarar gören vatandaşa fazla yük getirmeyecek şekilde halletmiştir. 1938’de aynı devlet, Erzincan depremine seyirci kalmış, zamanında yardım yapılamadığı için 40 bin vatandaşımız şehit olmuş, devlet yıkılan evlerini onarması için köylüye 8 adet çivi dağıtabilmiştir. Burada “devletin halka yabancılaşması” kavramı da ortaya çıkmaktadır.
Buna benzer durum son İran-ABD/İsrail savaşında da görülmüş, savaş başladıktan sonra yurtdışındaki İran vatandaşları, ağır bombardımana rağmen ülkesine dönmüş, İsrail’de de tam tersi olmuş “demir kubbe” hava savunma korumasına rağmen 300-500 bin İsrailli Yahudi yurtdışına kaçmıştır. Bu durum İsrail’in bir devlet olmayıp bir terör şebekesi olduğunu ortaya koymuştur. İsrail’in bu coğrafyada gelip geçici olduğunu çok yakın bir zamanda kepenk kapatıp dağılıp gideceğine işaret etmiştir.
Devlet kutsiyeti; devletin ilahi veya insanüstü bir varlık olarak görülmesi, eleştiriden muaf tutulması ve her şeyin üzerinde, dokunulmaz bir otorite kabul edilmesi inancıdır. Türk devlet anlayışında, Türk devlet zihniyetinde devlet kutsal/mübarek / uğurlu/güdümlü / saadetli/mukaddes bir kavramdır.
O halde devlet nedir, kimdir? Devlet kutsal bir varlıktır. “Devlet başa kuzgun leşe, devletlü, başına devlet kuşu kondu”, kelimeleri bu mevhumun mukaddes değerini ifade etmektedir. Devlet itiraz edilmez, karşı gelinmez müessesedir, “ülu’l-emr”e sadece itaat edilir. Bunu da dindarlığın bir gereği olarak yaparlar ama “dinin hangi hükmüne göre devlete kayıtsız şartsız itaat edilir?” Bu konuda Kur’an ayetleri esas alınır.
İnsanın yeryüzünde yaratılışını anlatan ayetlerde, “âdemin/insanın Cennet için yaratıldığını biliyoruz.” “Birbirinize düşman olarak inin!” Burada “düşman olarak inin” kelimesinin manası nedir? “Aranıza rekabet, çekememezlik, husumet koyduk” demektir. Yüce Allah, yardımlaşmak için soy, akrabalık, tanışma, yardımlaşma, yarışma gibi kimi zaman çekişemeye kimi zaman birlikte hareket etmeye sebep olan bağları ve duyguları da koymuştur. İşte bu durum bir arada yaşamak için bir düzene bir teşkilata ihtiyaç doğurmuştur. Kiminin zayıf kiminin kuvvetli olması, korunması, hak kavramının adil bir şekilde uygulanması için büyük bir teşkilata ve derin bir akla ihtiyaç hâsıl olmuştur. Bu kavramın hukuki temeli “DEVLET”TİR. Bu durumda hak kavramının künhüne hâkim bir fikir sisteminin ortaya konması gerekir. Bu fikir sisteminin adı ‘derin akıl’dır. Çünkü Cenabı Allah, kâinattaki mücadelenin hak ve batılın savaşı olduğunu bildirmiştir. Hakkın ve batılın bütün derinliği ile çözülmesi çok büyük bir iştir. Bu büyük işi tebliğ edenlere elçi/peygamber çözen adamlara devlet adamı denir.
Bir beldenin İslam diyarı sayılabilmesi için orada adalet ve hürriyetin hüküm ferma olması gerekir. Devletin zulmüne maruz kalırken de bugün nimetlerini devşirirken de muhafazakâr kesimin devleti kutsaması ve devlete dokunulamazmış gibi bir inanca ve kabule sahip olması, bu manevi bakış açısından kaynaklanır ve doğru bir bakış açısıdır.
Devlet, Allah-ı Azimüşşan’ın mutlak adaletini temsil eden, hakkı koruma iradesine sahip, mutlak adalet sahibi bir yapı olarak tanzim edilmişse kutsaldır, uğurludur, mukaddestir. Bu sebeple halkımız; “Devlet kutsaldır, vurur da sever de!” “Devletin zulmü de hoş, affı da!”. Devletin yanlışa düşmesi halinde devlete âşık muhafazakâr / dindar kesim hemen itiraz edecek, “devlet demeyin, hükümetler / iktidarlar deyin”, der.
Devleti bir ata benzetirsek iktidar sahipleri de o atın binicileridir. Devlet, adil hükümdarın elinde abad olur, zalim/cahil hükümdarın elinde berbat olur. Bunun canlı örneği tarihimizde mevcuttur: Anadolu Selçuklu Hükümdarı Alaaddin Keykubat (Uluğ padişahtır.) devrinde yükselişinin zirvesini yaşayan devlet, kendisini zehirleyerek öldüren oğlu ll. Gıyasettin Keyhüsrev ve onun avanesi Saadettin Köpek zamanında Moğollara yenilerek yıkılışa geçmiş, kısa bir müddet sonra tarihten çekilmiştir.
Devlet, hükmi bir şahsiyettir, devletin sahibi/binicisi de iktidarlardır. Buna da yakın tarihten bir örnek vererek konuya açıklık getirmek lazımdır. Muazzam bir idealizmle ortaya çıkan İttihat Terakki Partisi’nin arkasında Masonlar ve Yahudiler yer alıyordu. Parti aklını (sonra devlet aklın) perde arkasından Yahudiler yönetiyordu, on yıl içinde, bir ucu Adriyatik Denizi’nde öteki ucu Hint Okyanusu’nda yer alan imparatorluğu darmadağın ettiler. “Hedef Turan” dediler, enerji coğrafyasını bedavadan İngiliz görünümlü Yahudilere verdiler. “Arap coğrafyasını savunmaya ne lüzum var” dediler. Sonra da çıkıp yıktıkları imparatorluğu “köhnemiş-çürümüş devlet” olarak adlandırdılar. Hâlbuki 19. asra kadar Batılılar; Çin, Hindistan, Güney Doğu Asya, Afrika, Avusturalya ve Amerika kıtasını işgal etmiş, dünyada Batı’nın tahakkümüne girmeyen iki devlet kalmıştı: Osmanlı ve Çarlık Rusya’sı. Bir asırdan beri halen bu yalanlara inanmaya devam ediyoruz. At gözlüğü takarak yola devam ediyoruz.
İkinci misali de şöyle verebiliriz; günümüzde dürüstlüğün, tasarrufun simgesi olarak gösterilen bir zamanlar adına Karaoğlan denilen efsanevi bir liderimiz vardı. İncir çekirdeğini doldurmayan tasarruflara, ince işlere sinek kanadı kadar değeri olmayan meselelere o derece önem verirdi. Evden işe minibüs ile gider gelirdi, pahalı makam arabalarına binmezdi, halkçıydı, öyle halkı düşünür öyle düşünürdü ki destansı bir zattı, devleti emekli maaşlarını ödeyemez hale getirmişti, “deprem dolayısıyla dış yardımlar gelmese maaşları ödeyemeyecektik” dedi. Anayasayı deldirmezdi, pahalı kıyafetler giymezdi, karısı süslenmezdi ama başörtüsüne, kadınlarımızın kadim zamanlardan beri gelen 2000 senelik örtüsüne kılık-kıyafetine o kadar düşmandı ki (bunu da sözde devleti koruma adına yapıyordu), Anayasayı fırlattılar ekonomi çöktü, devlet 46 milyar dolar zarar gördü, ekonominin üçte ikisi gitti. O gün için Rus işgalinden yeni kurtulan Afganistan’ın imarı için 19 milyar dolar para yetiyordu.
Günümüzde bir de dışarıdan bir misal vererek bu meseleye son vermek istiyorum. BAE (Birleşik Arap Emirlikleri) denilen bir devlet var. Başında Arap olduğu söylenen bir aile var. Dubai denilen çok gelişmiş zengin bir şehri var. 7 büyük Arap aşiretinin birleşmesinden meydana gelmiş, 11 milyon civarında bu nüfusun yüzde 55’i Çinli, Hintli, Filipinli vs, yüzde 25’i diğer ülkelerden gelen Araplar. 1955’de nüfusu 100 bin olan bir uydurma devlet. Yani devlete sahip çıkacak nüfus, genel nüfusun yüzde 20’si, yani bir kışkırtma olursa ülke karışırsa işlenecek cinayetlerin haddi hesabı ölçülemez. Bu devletin başkanı kim? Muhammed bin Zayid Âl-i Nehyan (kukla karakterli bir zat), Başbakanı kim? Muhammed bin Raşid Âl-i Mektum, bunların danışmanı daha doğrusu devleti perde arkasından yöneten kim? Hayim Saban (Yahudi). Arap dünyasının ortasında firavunvari binalar dikmek, Karun tipi zenginleşmek, Amerikan bankalarında servet yığmak, İsrail’e haraç ödemek bunların işi. Peki, bu devletin marşı ne? Allah, el-Vaṭan, er-Re'īs: "Allah, Vatan, Lider…" Tam bir takkiye tam bir uyutma, tam bir yalan. Bu devlet ne ile meşgul? Yemen’i bombalamak, Libya’ya karışmak, Sudan iç savaşını ateşlemek, terörü finanse etmek, İslam coğrafyasında fitne-fesat çıkartmak. Yahudi, bir yerde düzen kurarsa veya yetkiye sahip olursa o devletin iskeletini hamura/çamura çeviriyor.
Bu durumda şu soru ortaya çıkıyor? Devlet aklını kim yönetiyor, devlet aklı hangi kavramlarla hangi mantıkla ortaya çıkıyor. Bu mantığı kim veriyor?
Bir tarihlerde McKinsey bir Yahudi şirketi Türkiye’ye yönetim metodu tavsiye etmek istiyordu. Türkiye'de faaliyete 1995 yılından beri bu yana sürdürülebilir ve kapsayıcı büyümeyi hızlandırmak için 150'nin üzerinde kuruluşa hizmet verdiğini söylüyor.
Bu kavram yani devlet kavramı, tarihsel ve siyasi felsefede iki temele dayanır:
1. Geleneksel ve dini değerler bakımından; bu anlayışta devletin kaynağı ilahi güce Allah’a dayanır. Onun indirdiği kitaba ve peygamberler üzerinden gelen vahiy ve sünnete dayanır. Devlet, yeryüzünde ilahi düzeni, adaleti ve ahlakı sağlayan mekanizma olduğu için kutsaldır. Bu sebeple devlete itaat etmek, aynı zamanda inancın ve ahlakın bir gereği olarak kabul edilir. İtaatsizlik hoş görülmez.
2. Türk siyasi ve kültürel tarihindeki anlatıma göre; Türk devlet geleneğinde "devlet-i ebet müddet" (devletin sonsuza kadar yaşayacağı) felsefesine dayanır. Bu anlayışa göre; devlet, toplumsal düzenin, birliğin ve bekanın teminatıdır. Bu nedenle devlete verilen değer çok yüksektir ve manevi bir mana taşır. Halkın görevi, milletin birliğini temsil eden devlete itaat etmek ve geçimini temin etmek, buna ilave olarak ilayı kelimetullah aşkı için cihat etmek, cihada iştirak etmektir.
Modern ve Seküler Perspektif (Eleştirel Yaklaşım) Demokratik ve modern hukuk devletlerinde devlet kavramı kutsal değil, işlevsel bir araç olarak tanımlanır. Devlet bir mekanizma ve mekanik bir teşkilat yapısı gibi görülür. Devlet; vatandaşların can, mal ve hürriyet gibi temel haklarını korumakla görevli, halk tarafından oluşturulmuş tüzel bir organizasyon olarak tarif edilir. Bu perspektife göre; devleti kutsallaştırmak, onu eleştiriden uzaklaştırabilir ve vatandaşların özgürlüklerini kısıtlayıcı otoriter sonuçlar doğurabilir. Aslında bu mantığa dayalı devlet nazariyesinde de toplumu kötü yöneten yapının devletin kendisi değil, iktidarı elde tutan otorite sahiplerinin olduğu görülmektedir.
Tarihi anlatıma göre Roma pagan bir devlettir, devlet yönetiminde çok dinliliği kabul eden bir yapı mevcuttur. Roma’da devlet, modern ve seküler perspektif bakış açısına benzer bir yapı ile çalışmaktadır. Kimi imparator, devlete kuvvet ve kudret katmış, kimi nefret yaratmıştır. Mesela bunlardan biri İmparator Caligula’dır. Roma’nın sevilen generallerinden birini (General Prachus olarak da bilinir) çağırır ona şöyle der: “Seni takdir ediyorum. Sen dürüst bir adamsın Prachus. Bu nedenle gerçek bir Romalı olamazsın! Seni vatana ihanetten idama mahkûm ediyorum!”
Yönetim tunç kanundur. İnsan topluluklarının olduğu her yerde yönetim vardır. Bu yönetimin iyi ve kötü olması idareci tabakanın kabiliyetine, bilgisine, dürüstlüğüne ve fedakârlığına bağlıdır. Yönetimde Allah korkusunu kaldırmak, modern ve seküler perspektifin en büyük yanlışıdır.
Demokrasilerde çoğunluk kuralı, hak doğurucu kural olarak ele alınır ancak meseleye derinlemesine baktığınızda bu kuralın da iyiyi-doğruyu bulmakta yanıltıcı bir kavram olduğunu görürsünüz. Çoğunluğu esas alırsanız Atina demokrasisinde olduğu gibi “kadın erkek birlikte hamama gitsin kararı” ittifakla çıkar.
Aslında mutlak özgürlük diye bir kavram da yoktur. İnsan sınırlı bir varlıktır, doğumunu, ölümünü seçemez sağlığını gücünü kudretini kafasına göre kullanamaz. Kollarını çırparak uçamaz. En kudretli yetkilerle donatsanız bile aciz bir varlıktır. Nitekim yukarıda misalini verdiğimiz kudretli Roma İmparatoru Caligula da idam edilerek öldürülmüştür.
Kur'an-ı Kerim'deki Ra'd Suresi'nin 11. ayetinde geçer. Toplumsal değişimin ve ilahi yardımın, insanın kendi iradesine, gayretine ve ahlaki tutumunu düzeltmesine bağlı olduğunu vurgulayan temel bir ilahi kanunu özetler; “Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” (Ra'd, 13/11)
Devlet aklı, sonuçta şunu ifade ediyor: Kitap şuuru ve vahiy şuurunu ihtiva eden bilgiye, ahlaka dayalı üstün akıldır. Hikmet aklıdır. Yönetmek bilgi, tecrübe, ahlak, dürüstlük isteyen yüksek bir fazilettir. Bu nedenle devleti ifade eden makamların nötr varlıklar olduğunu şu ifadeden anlıyoruz: “Makamlar kişileri şereflendirmez; kişiler makamlara şeref kazandırır.” Keza Şeyh Edebali'nin öğüdü: "İnsan makama şeref verirse, makamı elden gitse de bıraktığı şeref kalır." Kişisel duruş ve çalışkanlık, mevkiinin ötesindedir. Nitekim Arapça bir tabir olan "Şerefü'l Mekân Bi'l Mekîn" ile özetlenir; bir yerin (makamın) değeri ve saygınlığı, orada oturan kişiden gelir.
Bunun tersi durumu günümüz İsrail toplumunda ve onları yöneten liderlikte görüyoruz. Fıtrata aykırı ideoloji ile “kendilerini insanlığın dışında üstün ırk olarak gören”, “hatta ayrı bir genetik varlık olduklarına inanan”, “Tanrı ile antlaşma yapmış gibi “vaat edilmiş topraklar masalını” uyduran, bölgesinde ve çevresinde zulüm üreten bir yapının insanlık âleminde vücut bulması mümkün değildir. Mevcut Yahudi liderlik psikopat ve ruh hastası bir toplum yaratmıştır. Bu masalın sonu feci şekilde biten film gibi silinip gideceği açıkça görülmektedir. Psikopat bir toplum, kendini şeytanın çocukları sayan uydurma bir ideoloji, nereye kadar gidebilir?
Biz onları insan olarak görmek istiyoruz. Onlar bizi hayvan görmek istiyor. Bu ideoloji, fıtrata aykırı kök ideolojidir. Sapık bir ideolojidir. Evet, bu da bir devlet felsefesidir.
Bu felsefe, ruhunu nereden alıyor?
Tahrif edilmiş, uydurulmuş bir kitaptan ve onun yorumu olan Mişna’dan alıyor. Yani devlet aklının temeli, tarih boyunca doğru veya yanlış olsun inanca ve kitap şuuruna dayanmıştır. İnsanlık tarihi boyunca seküler bir devlet felsefesi yoktur ve olmamıştır.
Sonuç olarak; bizce devlet aklının temeli, kitap şuuru olmalıdır. Kur’an ahlakı olmalıdır. Allah’ı yok ve kâinatı sahipsiz sayan bir anlayışın mantığı yoktur. Ecdadımız yüzyıllar boyu doğru yolda yürümüştür. Doğru olanı yapmıştır. Tarih onları haklı çıkartmıştır. İstikametini kaybeden biziz.
2- Tarihimizde değişimler hep yukarıdan, devlet eliyle yapıldı. Sizce toplumu geliştirmek için başka bir yol yok muydu, yoksa bu bizim kaderimiz mi?
Hindistan’da görüldüğü üzere insan “İneğe selam duracak kadar cahildir.” Kendi başına bırakıldığında hakikati ve doğru yolu bulmakta zayıf bir varlıktır. Pagan dinlerin ilkelerine baktığınızda birçok inancın cehalet ve hurafe mahsulü olduğunu görürsünüz. Sosyoloji ilminin kurucusu İbni Haldun’un fikirleri halen bizim ilim çevrelerince iyi analiz edilmemiştir. İbni Haldun’un “asabiyet” kavramı, devletlerin yıkılış/çözülüş meselesine çare bulmak açısından önemli bir kavramdır. Gene devletlerin yıkılış paradigmasını şu şekilde çözümlüyor. İbn-i Haldun'a göre devletler, tıpkı canlılar gibi doğar, büyür, yaşlanır ve kaçınılmaz olarak ölür. Bu döngüsel süreç, yerleşik hayatın getirdiği rehavet, lüks düşkünlüğü, liyakatsizlik, dayanışmanın (asabiye) zayıflaması ve adaletsizlik gibi ahlaki ve ekonomik yozlaşmalarla hızlanır.
Koray Demir’in “Devlet Aklı: Kimin Aklı?” adlı kitabına baktığınızda şu ve benzeri laflar ediyor:
“Osmanlı bitmiş bir hikâye mi? Osmanlı geri mi kaldı? Devlet, Osmanlı ve Cumhuriyet’te ne ifade ediyor. Osmanlı, çağının gerisinde kalması, modernleşmeyi kaçırdı, duran bir medeniyet miydi?”
Yıkılışta bir şeyler ters gitti, mesele 1683 Viyana Bozgunu meselesi mi değil mi, tersine durumun similasyonu yapılmamıştır. Matbaayı ret 274 yıl sürmüş (matbaayı, çöküşün temel amili olarak görüyor), çöküş aslında 1450’de başlamıştır” diyor.
Aslında mesele İbni Haldun’un dediği gibi oldu ve Osmanlı’nın sonunda devletin el değiştirmesi gerçekleşti. Bu el değiştirmede Batı medeniyetini ele geçiren Yahudi ırkçı emperyalizmin rolü büyük oldu. Onların biçtiği kalıba göre şekillendi. Kendi medeniyet değerlerini inkâr ederek Batı tarzı bir modele geçti ve yüzyıllık fetret dönemine girdi. Aslında buhranın kaynağı tam da burasıdır.
Gerilemeyi 1450’ye kadar götürmek hezeyandır. Medeniyetler arası savaşta dengenin değişmesi ve bunun fark edilmemesi önemli bir sorundur. Bu sorunun temelinde; nüfus artışının durması, coğrafi keşifler, Batı’nın stratejik derinlik kazanması (Amerika, Avustralya kıtalarının keşfi) nüfusunun 3 asır boyunca Osmanlı’ya nispetle 5 kat artması, sanayi devrimi, nispi güç dengesinin bozulması gibi stratejik faktörler dikkate alınmamıştır. Geri kalma ve devletin el değiştirmesi meselesi, halen ciddi şekilde analiz edilmemiş, batı merkezli sosyologların analizleri Türk toplumunu tanımayan teklifleri bir şey getirmemiş yüzden Kur’an okumak gibi akılda bir şey bırakmamıştır.
“Devlet insan ürünü mü, değil mi? İnsan ürünü ise nasıl bir üründür? Devlet tartışmaya açık olmalı mıdır olmamalı mıdır? Devlet güçlünün egemen olduğu bir yapı mıdır? Değil midir?” Bunlar da kafa karıştırıcı sorulardır.
Katılımcılık, güç kullanma, denetleme, en çok sesi çıkanın aklı, teba-vatandaş, mülk, kadın hakları, Devletin aklı mı yöneticilerin çıkarlarının aklı mı? Kemalizm kültü gibi kavramlar, ülkenin dört başını kahramanlık timsali anadan üryan heykellerle döşemek, batılı kavramlara göre düşünmek Batı medeniyetini aşmak için bir vasıta olamamış aksine geri kalmayı kalıcı hale getirmenin aracı haline gelmiştir. Toplumda karşılık bulmamıştır. Çözüm üretememiştir.
Tepeden inmeci devrimcilik anlayışı son yüzyılın ürünüdür. Osmanlı’daki iç isyanlar ve tepeden inme kararlar, son yüzyıldan örnekler vererek ifade edersek; Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması, Türk-İngiliz Balta Limanı Antlaşması, Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı, Sultan Abdulaziz’in tahttan indirilmesi, 1877-78 Rus Harbi kararı için-medrese öğrencilerinin kışkırtılması, 1908 darbesi gibi karar ve isyanlardır. Bunların çoğu kere “şeriatın iyi uygulanmadığına” itiraz, “Kur’an ahkâmının daha iyi uygulanacağına” dair vaat ve kararlara istinat etmiştir. Devrim mantığı ile yapılan itirazlar çoğu kere yıkıcı neticeler doğurur. Topluma fayda yerine zararlar verir. Mesela 1917 Yahudi liderliğindeki Rus Devrimi, ülkeyi kıtlığa sürükleyerek 1914’de 169 milyon olan Rusya Çarlığının nüfusunu 1932’de 100 milyonun altına düşürmüştür. Böylece Rusya, ayakta duramayacak kadar zayıflamıştır.
Devletin başında devletin ruhunu temsil eden iyi yöneticiler olursa halkın dertleri meseleleri, adalet ihtiyaçları zamanında ve hızlı çözülürse vatandaşın yönetime itiraz etme ihtiyacı azalır. Devlet yönetimi ile vatandaş arasında temsil bağı güçlü ise iyi yönetim, temsil bağı çürükse kötü yönetim vardır. Kötü yönetimin temel dinamiği toplumda yabancılaşma oluşturarak devlet gücü kapasitesini azaltması veya zayıflatmasıdır.
Bir medeniyetin ilerlemesinde temel ölçüt kapasitesini artırma yeteneğidir. Devletin çökmesinde-tıkanmasında uluslararası nispi güç yarışında devletin asli ruhunu kaybetmesi sorunu yatmaktadır. Bu yönüyle tepeden inmeci, halkın onayını almadan totaliter metotlarla topluma dayatılmış olan Kemalist devrimler tıkanmıştır; ilerlemenin önünde fren yapıcı etki yaratmaktadır. Bu yüzden mevcut anayasanın başlangıç kısmı yürürlükten kaldırılmalı, 174. madde topyekûn iptal edilmelidir.
Grigory Petrov’in dediği gibi; “Yöneticiler iyi veya kötü olsunlar, kahraman veya zalim olsunlar, onlar kendi milletlerinin birer yansımasıdırlar. Onlar, milli ruhun birer kopyasıdır. Onlar, halk kitlesinin içinden doğmuştur. Bir millet nasılsa, devlet adamları da onlar gibidir.” İşte bu nedendir ki eskiden beri “Her millet layık olduğu idareye ve devlet adamlarına sahip olur” denilmiştir. Son devir Osmanlı aydınlarında görülen çürümüşlüğün bir yansıması olan 1908 darbesi, yalnız devletin değil milletin de çözülmesine sebep olan yönetim değişikliği ile sonuçlanmış, 100 yıldan beri asli değerlerin ve istikametin kaybedilmesi sonucu dolayısıyla büyük zaman kaybedilmiştir.
Sistem ve düzen değişikliğine yönelik bütün hareketler bünyevi olarak kıtlık, salgın hastalık, zulüm, baskı, haksız muamele gibi şartlarda ortaya çıkar. Bu çıkış çoğu zaman birkaç kişinin ferdi hareketi olarak değil kitle gücünü temsilen olur. Bizim tarihimizde devlet, halkın kimlik değerlerini temsil eden kitap şuuruna sahip olduğu için bu tür isyanlar nadiren görülmüş, düzenlemeler tepeden yapılmıştır. 18. yy.’da Batı istihbarat kurumları destekli Jön Türk hareketleri, toplumun içinden gelen taleplerin bir yansıması veya arzusu olarak değil batının güç yansıması olarak ortaya çıkmıştır.
Fransız İhtilali’ni yapan Yahudi filozoflar ve eli kanlı Yahudi din adamları “jakoben=Yakoben” devrim ile kralın olmadığı bir devlet türünü ortaya çıkardılar. Bu ihtilal, tabandan gelen bir taleple meydana gelmemiştir. Burada şu sonuç ortaya çıkmıştır; örgütlü topluluklar, örgütsüz kalabalıkları ve kütleleri önüne katar sürükler. Sayıca çokluğun bir önemi yoktur. Özellikle gizli teşkilat yapısı ile varlığını sürdüren Mason locaları, Siyonist örgütler sahte taleplerle (Eşitlik, kardeşlik ve hürriyet-özgürlük kavramları ile ortaya çıkmış, günümüzde kadın hakları, LGBT gibi kavramlar) toplumları meşru otoriteye karşı ayaklandırmışlardır. Bu yönüyle meseleye baktığımızda Osmanlı’da padişahın halkı Allah’ın emaneti olarak gören ve ona şefkatle muamele eden anlayışı ile bu tezler tezatta düşmektedir. Bizde halkın zihninde devlet ve yönetici kavramı şu sözlerden kuvvet alarak şekillenmiştir.
- Akıl kimde ise devlet ondadır.
- Dirlik nerde devlet orda.
- "Yir basrukı tağ, budun basrukı beg." (Yeri dağ, milleti bey ayakta tutar.)
- Taç giyen baş akıllanır.
- Akıl bir vezirdir, gönül padişah.
- Adaletsiz padişahta vefa yoktur.
- Evi ev eden avrat, yurdu şen eden devlet.
- Dağların süsü ağaçlardır, devletin süsü ise bilginlerdir.
Milletimiz kurulu düzenin sağlamlığına o kadar çok inanmıştır ki aşağıdaki sözlü söyleyebilmiştir:
“Âsiyâb-ı devleti bir har da olsa döndürür.” (Devlet değirmenini bir merkep de olsa döndürür.)
Hâlbuki son yüzyılda istikametimizi kaybetmeye sebep olan modernleşme hareketleri, tepeden inme ve baskı yöntemleri ile gerçekleştirilmiştir.
İkinci Meşrutiyet'te [1908] ve Cumhuriyet'te [1923] "sivil toplum”un oluşumunda halk sınıflarının bir dahli yoktu. İkisinin de ileri sürülen yegâne amaç “devleti kurtarmak ve yaşatmak” olarak söylenmiştir, onu dönüştürmek değil... Milli Mücadele’nin mantığı da böyle ifade edilmiştir.
1923 sonrasında insanların artık "yurttaş" oldukları söylense de aslında "yurt işleri”ne karışmayan, vazifesi; askerlik yapmak, vergi vermek, oy vermek olan etliye-sütlüye bulaşmayan halk yığınlarıdır. Halkın görevi; seçimlerde kimi aday gösterirlerse ona oy atmak, muvazaa partileri üzerinden aldatılmak olan bir sahte demokrasiye inanmaktır. Eğer rejim değişecekse en iyisini kendileri bilir halkın desteğine ve onaya ihtiyaç yoktur. Lüzum görürlerse istedikleri rejimi getirirler.
3- “Devletin bekası” söylemi bazen iktidarı korumanın bir kalkanı haline mi geliyor? Bu iki kavramı birbirinden nasıl ayırabiliriz?
Osmanlı döneminde şehzade seçimlerindeki rekabet, sadrazamlar arasındaki mevkii kavgası çoğu kere Yeniçeri isyanlarına sebep olmuştur. Buradaki muhalefet bazen görevdeki padişaha karşı yapılan haksızlığa başkaldırmak bazen şehzadelere karşı işlenen suçlara itiraz şeklinde olmuş hiçbir zaman devletin kurulu düzenini ve zihniyetini değiştirmeye yönelik olmamıştır. Osmanlı’da devletin bekası anlayışı, “toprak kaybına son vermek”, “Ruslara mağlup olmamak” şeklinde anlaşılmıştır. Hain kavramı ise cepheden kaçanlar, askerini düşmana teslim eden yöneticiler anlamında kullanılmıştır. Vatan haini kavramını ilk defa İttihatçılar kullanmış, muhalifleri hain ve devlet düşmanı ilan etmişlerdir. İslam dünyasında ve Osmanlı’da sivil itaatsizliğe temel olacak kavramlar “sünnetten sapma, bidat, şeriattan ayrılma, küfre saplanma” şeklinde tezahür etmiştir. İnanç değerlerinden şüphe etmek asla akla gelmemiştir.
İslam dünyasın en büyük fakihi / hukukçusu İmam Ebu Hanife’dir. O seçkin imam hem Emevî ve hem de Abbasi devletine karşı “sivil itaatsizlik” yapmıştır. Üstelik o günün devleti bugünkü gibi laik değildi. İkisi de hilafetle ve şeri hukukla idare ediliyordu. Yönetim kademesinin çizgiyi şaşırması halinde İmam-ı Azam, nasıl itiraz edileceğinin yolunu ve yöntemini göstermiştir. Devleti kutsarken, devletin başındakini de dokunulmaz yaparsınız, adeta ‘tanrısal’ bir güçle ve yanılmazlıkla yönettiklerini düşünür, kötü yönetime zemin hazırlarsınız. Kutsal olan şey varlık hakkı, insanlık onuru, güvenlik, adalet ve özgürlüktür. Çünkü kitap şuuru, bize şunu anlatıyor: YÜCE ALLAH, insanı kâinatın en şerefli mahlûkatı olarak yaratmıştır. Evlat, tebaa ve halk emanettir. Hak kutsaldır.
Tunus’taki En-Nahda hareketinin lideri Rashid Gannuşi’nin 1990’lı yıllarda Londra’da yaptığı bir konuşmada söylediği bir cümle vardır; ‘devlet Allah’tan değildir’. Yani, insanları Allah yaratmıştır, ama devleti değil; devlet insanların eseridir. Peki, kim daha ‘kutsal’dır o halde? "Milli değerler" kutsaldır. Halk, devlet için kutsaldır. Halk ayrıca Allah’ın emaneti olduğu için kutsaldır.
Türk tarihinde terör ve cinayet yolu ile muhalifleri sindirme politikasını ilk defa İttihat Terakki Partisi ortaya çıkartmış, politikasını “vatansever-vatan haini” kavramı ekseninde şekillendirmiştir. Muhalifleri “devlet düşmanı” ilan edip, mahkûm ettikleri görülmüştür. Bu mantıkla hareket ederken devleti taraf olmamaları gereken bir harbe sokmuş, insan gücünü cephelerde kırmıştır. İç politikada muhaliflere nefes aldırmamışlardır. Türk siyasetine soktukları “Teşkilat-ı Mahsusa”, “örtülü ödenek”, “muhaliflerin sindirilmesi” hatta devlete derinlik verme kavramları bu dönemde ortaya çıkmış, Yunan Harbinde (1919-22) “İstiklal Mahkemeleri, irticaya karşı mücadele” kavramları altında şekillenmiştir.
Geçerli hukuk sistemi içinde yapılması "sorun yaratacak" bazı netameli, kirli, gayri insani, hukuk ve ahlak dışı işler -komplo, provokasyon, linç, siyasi cinayet, suikast, vb.- devlet içinde çok dar bir ekibin bilgisi dahilinde, devletin adamları tarafından gerçekleştiriliyor. Bunun devlet yararına yapıldığı ama halkın da bilmemesinde sayısız faydalar olduğu söylenir. Bu tür kirli operasyonların finansmanı da örtülü ödenekten veya kirli yollardan elde edilen kazançlardan yapılır.
Görünen o ki, "derin devlet" söylemiyle raison d'état'ya gönderme yapılıyor. Bilindiği gibi raison d'état, "devletin yüksek çıkarları" için bizzat devletin yasa dışı, gayri meşru, kirli işler yapmasını ifade ediyor. Demirel’in ağzından “devlet rutinin dışına çıkabilir” anlayışına dönüşebiliyor.
Böylece savunma refleksi olarak devlet-cinayet politikası meşruiyet zeminini “İttihatçı devlet geleneği”nden almıştır. Bunun da temeli Fransız ihtilalini yapan Yahudi jakoben çetelere dayanmaktadır. İttihat Terakki Partisi’ni perde arkasından yöneten Yahudi liderler (Emanuel Karasu ve İtalyan, Makedonya Mason teşkilatlarıdır) suikast politikasını 1917 Rus İhtilali’nde de kullanmışlardır. Günümüzde suikast ve terör politikası, İsrail terör şebekesinin resmi siyasetidir. Hegel’in düalizmini kullanarak iki zıt kutup yaratarak çatıştırmak bugün Siyonizmin küresel sistemde kullandığı en temel politikadır.
Sahte bayrak operasyonları, intikam tugayları, istihbarat sızmaları bu zihniyetin ürünü olarak ortaya çıkmıştır. İsmail Haniye’nin Tahran’da Devrim Muhafızları’nın karargâhının göbeğinde suikasta uğraması işte böyle bir şeydir. Bunu İsrail’e sorarsanız “İsrail’in güvenliği her şeyin üstündedir, kafa tutmak ölüm sebebidir”. Hâlbuki güvenliğin temeli güvenilir olmak, emin olmak ve perde arkasında dolap çevirmemekten geçer. Sırtınızı döndüğünüzde hangi ihanetle karşılaşacağınızı bilmediğiniz ortam düşman ve güvensizlik yaratır. Çatışmayı şiddetlendirir ve kalıcı hale getirir. Nitekim 1948’den bu tarafa süren Yahudi tarihi; zulüm, işkence, terör üreterek kendi varoluş değerlerini tamamen aşındırmıştır. Ancak Yahudi aklı, hedefe giden en kestirme yolun en radikal yol olduğuna inanarak çalışır, çoğu zaman (artık aşırı kibrin tesiriyle midir nedir?) burnunun ucunu göremeyecek kadar sapkın ve kör davranır. Şımarır kudreti kendinden sanır. Bu da Yüce Allah’ın yönetici sıfatına ters düşerek sabrını zorlayarak sonunu hazırlar.
Devletin bekası için; hak, adalet, devlet felsefesinde hakka uygunluk, huzur, kanun hâkimiyeti, imtiyazsız sınıfsız yönetim anlayışı, halkı Allah’ın emaneti olarak gören şefkatli devlet felsefesine dayanır. Bir takım devrimsel dayatmalar, milli kültürü bozmak için yapılan kültür yozlaşmaları halkta güvensizlik hissi doğurarak yabancılaşmaya sebep olur bu da devlet güvenliği için en büyük tehdittir. “İrtica, iç düşman” gibi tabir ve kavramlar yönetici tabakanın kötü idaresini gizlemek için uydurulmuş kavramlardır. İyi devlet, iyi yönetim en az kuvvet kullanarak halkını rızaya dayalı olarak huzur içinde yöneten devlettir. Halka ters kararlar, tarihi akışa ters reform hareketleri tutmaz mukavemet ile karşılanır, milli güvenliği zedeler, bu yüzden Anayasanın 174. maddesinin yürürlükten kaldırılmasının zamanı gelmiştir diyoruz.
4- Devlet kendini korumayı halkın huzurundan üstün tuttuğunda, meşruiyetini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalmaz mı?
Hiçbir kale, hiçbir şato zulüm üreten, kuralsız keyfi yöneten bir idareyi koruyamaz. Firavun, düşmanını kendi sarayında besler büyütür, Nemrut’un kulağına sinek kaçar götürür, hiçbir şekilde kimsenin yaptığı yanına kâr kalmaz.
Allah’ı yok sayarak devlet felsefesi kurulamaz. Devletin kutsiyeti Allah ile ilişkisine bağlıdır; komünist-ateist devletlerin kutsiyeti ve şerefi olmaz. Devlet, hakkı temsil ediyorsa kutsal olur, çünkü kutsallık, tanrısal bir kavramdır, boş devletin boş idaresi/idarecileri ve kendisi kutsal değildir. Kutsal devlet çok az hata yapan, kul hakkını gözeten, insana insan gibi bakan Allah’tan korkan devlettir. Önce sanığın idamına sonra delillerin dinlenmesine karar veren bir devlet mekanizması “hükmi Karakuşi bataklığı”na saplanmış devlettir. Nitekim Stalin zulümleri sonrası dönemde “devrim düşmanlığı” ile suçlanarak kurşuna dizilmiş birçok muhalif veya kanaat önderinin daha sonra itibarının geri verilmesine ve özür dilenmesine sebep olmuştur. Bir insanı öldürdükten sonra “affedersiniz haksızlık oldu” demenin ne kadar komik olduğu açıktır. Hakkı geri getirmez. Devlet yönetimindeki basiretsizliği ortaya koyar. Kutsal devlet böyle hataları yapmayan devlettir. 12 Eylül’de “bir soldan bir sağdan asacağız. Asmayıp ta besleyecek miydik?” gibi tabirler, hukuk devletiyle bağdaşmayan ifadeler olup “İttihat Terakki” terör ruhunun günümüze yansımalarıdır. Yakın tarihimizde de bu tür hatalar yapılmıştır.
Haksızlığa uğrayan bir Alman hanımın idareye itirazı meşhurdur: “Berlin’de hâkimler var.”
"Devletin yüksek çıkarları" için asmak kesmek hukuk dışı gizli işler yapmak birtakım dolaplar çevirmek kutsal devlet anlayışına zıt kavramlardır. Devletin itibarını yerle yeksan eder.
Ordular devletlerin iskeletidir. Kurulu düzeni savunmak üzere kurulmuştur. Kurulu düzeni savunmak; hukukun dışına çıkarak rutini aşarak yapılamaz. Düzenin savunucu unsurları, devleti devlete rağmen, halkın tarihi devamlılığına ters düşecek mantıkla savunamaz. Son yüz senenin seksen senesinde bu mantığın tutmadığı açıkça görülmüştür. Darbe ile iktidarları tehdit etmek, idareyi karar alamaz -aldıkları kararı uygulayamaz- tarzda kilitlemek doğru tutum değildir.
Özgürlük ve insan hakları meselesi birbirine bağlı konulardır. Sınırsız özgürlük kural ve düzen bozar. Mesele insan hakları konusu olduğunda milli İslami zihniyet şunu öngörür; başkalarının hakkı kadar hak ve külfet, hak ve ödevlerde eşitlik, aynı kaide ve kurallara göre muamele…
Halkını korumaya odaklanmış devlet, korunmaya ihtiyaç duymaz. Halkını seven devleti halk da sever. Yabancılaşma olmaz. Üstünlük taslayan, halka tepeden bakan, toplumu sürü-ilkel sayan, tebaa arasında ayrım yapan (İsrail’de olduğu gibi Filistinlileri köle yapan insan saymayan ) bir takım saçma-sapan reformlarla toplumu aydınlatan yönetimler tutmaz ve güvenlik açığı yaratır. Demirci Mehmet Efe’nin dediği gibi; idare iki şekilde olur: Zulümle veya ilimle… İlimle ve şefkatle yöneten devletlerde güvenlik açığı olmaz. Meşruiyeti ilelebet kaybolmaz.
5- Modern sistemin herkesi tek tip yapma baskısı yerine, kendi köklerimizden beslenen; farklılıkları zenginlik sayan bir düzen bugün mümkün mü, yoksa fazla mı iyimseriz?
Farklılık insan tabiatında doğuştan gelen fıtrat değerdir. Dünyada tıpa tıp birbirine benzer iki insan bulamazsınız. Hayvanlarda bile karakter ve şekil farkları sonsuzdur. Toplumu tek tip yapmak boşuna çabadır. Nitekim bu durum Kur'an-ı Kerim Maide Suresi 48. Ayette belirtildiği üzere; “Allah dileseydi insanları tek bir ümmet yapabilirdi”; toplumları tek tip yapmak için asimilasyon politikaları, ilerici bilimsel sosyalizm denemeleri, bir coğrafyayı elde tutan hâkim unsurlardan temizleyerek soykırım yaparak: {İsrail Filistin’de ve Çin’in D. Türkistan’da yaptığı gibi veya Hindistan’da "Hamam Böceği Halk Partisi" (Cockroach Janta Partisi) gençlik protestoları veya geleneksel "inek dışkısı savaşı, “İnek Dışkısı Festivali gibi” )} akla ziyan pislikleri kutsamak, güzel göstermek soykırıma temel olan ideolojiler üretmek manyakça tek tipleştirme eylemleridir.
Bizim milletimizin devlet felsefesinin temeli ahlaka ve insan sevgisine dayanır. Bu duygu “Allah devlete millete zeval vermesin” duasıyla gayet güzel özetlemiştir. Millet kavramının içinde herkes vardır.
Jean-Jacques Rousseau şöyle demiştir; “Halkı birbirine düşüren siyaset, devleti güçlendirmez; yalnızca geçici olarak iktidarı korur”, gerçekte halkı bölünmüş devletler bölünür veya ayakta kalamaz, iktidarı da koruyamaz. “Toplumu ayıran her siyaset sonunda adalet duygusunu da parçalar” Düşünebiliyor musunuz; Rus Çarlığı, Ermeni meselesini kışkırtmadan önce ve daha sonra İttihat Terakki Partisi’ni yöneten Siyonizm Ermeni Tehciri Kararı’nı almazsa “Ermeniler Osmanlı Devleti’nin en sadık tebaasıdır.” “Rumlar, devlet vatandaşlık hiyerarşisinde en önde gelen en çok saygı duyulan millettir. Araplar kavmi neciptir.”
Devleti ayakta tutan birlik ruhudur. "Bundan daha büyük bir aşk yoktur ki, bir insan dostları için canını feda eder." Bizim devlet geleneğimizde halk kutsaldır. Dini değil, insani kimliği önde gelir. Hz. Ali’nin bir sözü ile bu soruyu cevaplandırmış olalım. Bu söz; Hz. Ali’ye (r.a.) atfedilen, tüm insanlığı kucaklayan çok derin ve kapsayıcı bir ahlak ilkesidir. Arapçası "En-nâsu immâ ahun leke fid-dîn, ev nazîrun leke fil-halk" “Dinde kardeş: yaratılışta (insanlıkta) bir eş”
Mesele dini, milli, İslami ve insani değerlerimize yeniden dönme ve tarihi devamlılık istikametinde yürüme meselesi olarak değerlendirilmelidir.
6- Bugün toplum olarak aşmamız gereken en temel zihniyet sorunu nedir ve değişime nereden başlamalıyız?
Modernleşme hareketleri, ordunun savaşma ve cenk kabiliyetini artırmak olarak başlamış, “Yeniçeri neden savaşamıyor, neden yeniliyoruz” meselesi üzerine Koçi Bey Risalesi, Kâtip Çelebi Düstûrü'l-Amel li-Islâhi'l-Halel, Lütfi Paşa Âsafnâme, Gelibolulu Mustafa Âlî Nasîhatü's-Selâtîn, Ayn Ali Efendi Kavânîn-i Âl-i Osman, Sarı Mehmet Paşa gibi devlet adamları risaleler hazırlamış, öğüt vermişlerdir. Ancak kötüye gidiş, toprak kaybı önlenememiştir.
II. Selim, 29 Mayıs 1807'de patlak veren Kabakçı Mustafa İsyanı sonucunda tahttan indirilmiştir. İsyanın temel nedeni, Yeniçerilerin III. Selim tarafından kurulan ve batılı tarzda eğitim alan modern Nizâm-ı Cedîd ordusunu ve reformlarını kendilerine tehdit olarak görmeleridir. Aslında bu isyan olmazsa ve Nizâm-ı Cedîd yaşasa dahi netice değişmeyecekti, Osmanlı, Batı gücünün geometrik artışına karşı aritmetik güç artışı ile cevap veremeyecek ve yenilmeye devam edecekti. Devleti kurtarmaya yönelik rapor ve lahikalara baktığınızda “milli değer yargılarından saptığımız”, “İslam’a daha sıkı sarılmamız gerektiği, bundan dolayı yenildiğimiz” sonuçlarını görürsünüz.
Hâlbuki milli güç;
Askerî Güç: Bir devletin caydırıcılığını sağlayan, ülkenin güvenliğini ve dış politikasını destekleyen en somut güçtür .
Ekonomik Güç: Üretim kapasitesi, doğal kaynaklar, teknolojik altyapı, ihracat gücü
Siyasî Güç: Devletin izlediği iç ve dış politika, yönetim yapısı, uluslararası ittifaklar ve halkın devlete olan güvenidir. İstikrarlı ve vizyoner bir diplomasi, devletin küresel ölçekteki etkisini artırır.
Coğrafi Güç: Ülkenin konumu, sınırları, iklimi, yüzölçümü ve sahip olduğu denizler gibi jeopolitik ve jeostratejik kaynakların isabetli kullanılmasını kapsar.
Sosyo-Kültürel Güç: Toplumu bir arada tutan ortak değerler, tarih bilinci, dil, din, eğitim seviyesi ve geleneklerdir. Okuma yazma nispetlerinin yükseltilmesi dahil kişisel maharetlerin artırılmasını kapsar.
Demografik (Nüfus) Güç: Ülkenin sahip olduğu insan kaynağıdır. Nüfusun eğitim seviyesi, genç ve dinamik yapısı ile nitelikli iş gücü kapasitesi milli gücü doğrudan etkiler.
Bilimsel ve Teknolojik Güç: Günümüz için söylersek; Ar-Ge çalışmaları, inovasyon kapasitesi, dijitalleşme ve bilgi çağının ihtiyaçlarını karşılama yeteneğidir. Geçmişte ve günümüzde askeri ve ekonomik gücün en büyük destekçisidir.
Ticaret yolları değişmiş, devletin arazi genişlemesi durmuş, kaybedilen topraklar dolayısıyla nüfus kaybına ve gelir kaybına (vergi) uğramış, savaş teknolojileri ve yeni silahların keşfi konusunda öncü rolünü yitirmiş, Batı dünyasının nüfus artışı İslam coğrafyasını 5 misli aşmıştır. Batı, ucuz kaynaklara ve bedava sömürge alanlarına ulaşmış, stratejik derinliği artmış bundan dolayı güç dengesi değişmiş ve yönetici zümre bunun farkına varamamıştır. Esas sorun bu iken hata nerede aranmıştır? “Acaba dini kimlik değerleri mi zayıfladı, acaba sünneti ve kelamı yanlış mı yorumluyoruz? Din mi ilerlememize mani oluyor? İrtica mı hortladı” gibi mantıksız alanlara yöneldik. Maalesef ll. Mahmut, annesinin tesirinde kalarak şapkayla-mapkayla uğraşmış, yanlış yolda yürüyerek adını “Gâvur Padişah”a çıkartmıştır. Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması büyük hatadır. Ocak 1826’da kaldırıldığı için 1828-29 Osmanlı–Rus Savaşı’na ordusuz vaziyette girdik ve yenildik. Evet, ordular, rejimin ve devletin bekçisidir ve kadim sisteme bağlı unsurlardır. Sistemi ölümüne savunur ve muhafaza ederler. Geçmiş yüzyıllarda kazan kaldırmaları üzücü olmakla birlikte darbe yapma geleneği bütün dünya ordularının tabiatında vardır. Nitekim daha sonra kurulan modern ordular da 1876 ve 1908 darbesini yapmışlardır. Devlet, “batı karşısında nerede geri kaldık, ne yaparsak nüfus artışını yükseltiriz. Ordumuzun taktik-teknik ve stratejik kabiliyetleri nasıl artırılır, istihbarat kurumlarını nasıl güçlendirebiliriz. Topraklarımızı Rusya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğuna karşı nasıl koruyabiliriz?” Bu meselelere kafa yormamız gerekirken bir kısım âlimlerimiz, “dinin hangi kurallarını ihlal ettiğimiz için bunlar başımıza geldi” meselesi üzerine odaklanmıştır. İttihat Terakki Darbesinden sonra dine karşı topyekûn cephe alınmış, dinin devlet hayatından çıkartılması halinde devletin kurtulacağı kanaatine varılmıştır. Dikkat edilirse her iki yönde hareket eden zihniyeti yöneten tarafın Mason ve Yahudi zihniyeti olduğu açıkça görülür.
1908'de Jön Türkler de denilen İttihatçılar, bir darbeyle anayasal monarşiyi dayattılar ama bunu demokrasi aşkıyla, özgürlük aşkıyla, sivil haklar alanını genişletmek için değil, “devleti yaşatmak”, sözde “devleti güçlendirmek” adına yapmışlardı.
1913'ten itibaren yönetimi bütünüyle ele aldıkları halde örgütün "Merkez-i Umumisi" gizliliğini korudu. Ve bir tür uzaktan kumandayla yönetme geleneği veya siyaset üslubu oluşturdu. Yani Osmanlı’yı perde arkasından Emenuella Karaso ve Mason locaları yönetiyordu. Hedefleri Osmanlı’yı dağıtmak, enerji coğrafyasını Yahudi iş adamlarına dağıtmaktı ve bunu yaptılar. Ortadoğu’nun göbeğinde çıbanbaşı olarak İsrail’i kurdular.
Şurası bir gerçek ki gerçek kimliği, vatandaş kimliğini devlet oluşturur. Bir arkadaşım var, Kerküklü, kimliğine tabiiyetini Osmanlı diye yazdırmış. Osmanlı kimliği, bir ırk ve soy aidiyetini ihtiva etmediği ve yönetim manasında bir anlam taşıdığı için kimsenin taşımaktan imtina etmeyeceği bir kimliktir.
“Üstün ırk, soy”, “üstünlük teorileri” hurafedir, manevi ve ahlaki temele dayanmayan vatandaşlık teorileri sakattır. İyi yöneten devletler, küresel manada çekici devletlerdir. Vatandaşlarını maneviyatla donatan bir arada tutan, cazibe merkezi olan çalışkan bir millet oluşturan devletler, çağa hâkim olacaktır.
Kimlik, devletin vatandaş ve soydaş yaratma misyonudur.
.
Suat Gün, dikGAZETE.com