<h3><span><strong>7 soru 7 cevap ile ABD-İsrail-İran ekseninde küresel gündem</strong></span></h3> <h4><span><strong>ABD+İsrail - İran savaşı başlamadan 10 gün önce kaleme aldığım küresel gündeme dair aksülamel röportaj soruları ile cevapları “7 Soru 7 Cevap” olarak huzurlarınıza sunulmuştur.</strong></span></h4> <h4><span><strong>1- Gazze’deki süreci bir 'milat' olarak kabul edersek; bu durumun Dünya Solu, İslamcılık ve küresel vicdan üzerindeki etkileri nelerdir? İslam Dünyası ve özelinde Türkiye bu yeni döneme nasıl bir stratejiyle hazırlanmalı?</strong></span> </h4> <div><strong>- Gazze’de</strong> <strong>İsrail</strong> sınırsız askeri üstünlüğüne, hava hâkimiyetine rağmen <strong>HAMAS</strong> ile göğüs göğüse çatışmaya girememiş, zayiatı göze alamamış, araziye hâkim olamamıştır. Bu savaşta <strong>İsrail,</strong> <strong>Gazze’yi</strong> ağır bombardıman altına alarak yerle yeksan etmiş, hiçbir savaş kuralına riayet etmemiş, <strong>Cenevre</strong> <strong>Savaş</strong> <strong>Hukuku</strong> <strong>Sözleşmesi</strong> ağır şekilde ihlal etmiş, şehri kuşatarak sivil halka gıda ve insani yardım girişine erişmesine mani olmuş, halkı oradan oraya sürmüş, keyfi katliamlar yapmıştır. Bu katliamlara birçok batılı gözlemci ve <strong>BM</strong> görevlileri şahit olmuş, <strong>BM</strong> yardım görevlileri bombalanmış, kilise, cami, hastane, okul demeden her yer ve her şey ateş altına alınmıştır.</div> <div><strong>İsrail’in</strong> bu bombardımanlarının gayesinin <strong>Gazze</strong> halkını <strong>Sina</strong> <strong>Çöllerine</strong> sürmek, bölgeyi boşaltmak olduğu <strong>İsrail</strong> terör liderleri tarafından açıkça itiraf edilmiştir. <strong>İsrail</strong> terör çetesinin yaptığı bu zulümün duyulmaması için özellikle gazeteciler hedef alınmış yüzlerce gazeteci nokta atışı ile infaz edilmiştir. <strong>İsrail</strong> terör örgütünün üst seviyedeki yöneticileri <strong>Gazze’ye</strong> karşı atom bombası kullanalım şeklinde demeçler vermekten kaçınmamışlardır. (Bu demektir ki İsrail elindeki atom bombalarını güvenliğini kendince tehdit altında gördüğü an bu silahları insafsızca kullanacaktır. Neden bu silahlara sahip olmamız gerektiğinin önemini bu vesile ile vurgulamak istiyorum)</div> <div>Bütün bu olanlar <strong>Gazze’de</strong> bulunan <strong>Batılı</strong> yardım görevlilerince yerinde gözlemlenmiş, açık hava katliam şehri olan <strong>Gazze’nin</strong> üzerinde her tür iğrenç silahın kullanıldığını yerinde görmüşler, çocuklara ve kadınlara karşı aynı <strong>Epstein</strong> zihniyeti ile hareket edildiğini tespit etmişlerdir. Özellikle esir aldıkları sivil halkı acımasız işkencelere tabi tuttuklarını yerinde görmüşlerdir. Hatta geçtiğimiz günlerde <strong>İtalyan</strong> <strong>Başbakanı</strong> <strong>Meloni</strong>; “<strong>geceleri nasıl uyuyorsunuz? Esad’ın Sedeneya Cezaevini gördükten sonra İsrail hapishanelerini düşünemiyorum bile</strong>” demiştir.</div> <div>Bütün bunlardan sonra bütün dünyada <strong>İsrail’in</strong> küresel sermaye hâkimiyeti sorgulanmaya başlamıştır. <strong>Epstein</strong> zulüm adasının iğrençlikleri, etrafa saçılınca <strong>İsrail</strong> terör örgütünün <strong>Mossad</strong> adlı istihbarat-şantaj-tehdit teşkilatının bu iğrenç işleri tezgâhladığı bir defa daha ortaya çıkmıştır. Bu ve buna benzer iğrenç işler, katliam, sahte bayrak operasyonları <strong>İsrail’in</strong> gelenekselleşmiş tuzakları olduğu bütün dünyanın gözleri önüne serilmiştir. Bu durum, küresel vicdanı derinden tahrik etmiştir. Buna karşı <strong>İsrail</strong> harekete geçmiş; <strong>Facebook</strong>, <strong>Youtube</strong>, <strong>Instagram</strong>, <strong>X </strong>platformu <strong>Google</strong>, <strong>Microsoft</strong> vs gibi küresel sermayenin <strong>Yahudi</strong> patronlarınca işletilen sosyal medya kuruluşlarını, <strong>İsrail’in</strong> suçlarını gizleme, yalan haber yayma, <strong>İsrail</strong> terör örgütünü mağdur gösterme, nefsi müdafaa yapıyormuş gibi gösterme yarışına girmişlerdir. Bu platformları, <strong>istihbarat</strong> amaçlı kullanma, bilgi toplama, fek hesaplar üzerinden sahte bilgi yayma gibi amaçlarla kullandıkları görülmektedir.</div> <div><strong>İsrail</strong> <strong>terör örgütünün</strong> tıpkı <strong>Rodos</strong> <strong>Şövalyeleri</strong> gibi gasp, soygun, hırsızlık, arsızlık ve namussuzluk üzerine kurulmuş acımasız bir teşkilat olduğu, ırkçı mantığı sebebiyle bu örgütle barış içinde bir arada yaşamanın imkânsız olduğu anlaşılmıştır. Bu coğrafyada ya <strong>İsrail</strong> var olacaktır ya da her şey yok olacaktır zeminine gelinmiştir. <strong>Dünya</strong> nüfusunun <strong>500</strong> <strong>milyona</strong> indirilmesi, küresel polis devletinin kurulması, her şeyin küresel <strong>Yahudi</strong> sermayesinin kontrolüne alınması bunların acımasız ve en zalim projeleridir.</div> <div><strong>İsrail</strong>, küresel <strong>Yahudi</strong> sermayesinin <strong>operatif</strong> terör teşkilatıdır. <strong>Mossad</strong> her türlü iğrençliği örgütleyen katliam ve şantaj şebekesidir. Dünya bu derece ağır yükü kaldıramaz. <strong>İsrail</strong> terör şebekesinin <strong>71</strong> <strong>bin</strong> <strong>Gazzeliyi</strong> öldürdüğü söyleniyor aslında bu sayı <strong>460</strong> <strong>bin</strong> <strong>ölü</strong>, <strong>200</strong> <strong>bin</strong> <strong>civarında</strong> <strong>yaralı</strong> ve sakatı ifade etmektedir. Bütün dünyanın gözü önünde<strong> 2 </strong>sene boyunca işlenen bu ağır cinayet suçu, insanlığın kalbinde ağır bir acı yaratmıştır. Dünya bu zulmü ve bu işkenceleri unutmayacaktır.</div> <div><strong>Türkiye,</strong> bu zulüm ve terör teşkilatının tehditleriyle açıkça yüzleşmeye başlamıştır. <strong>100</strong> yıllık barış huzur döneminin sonuna gelinmiştir. Mesele ciddiye alınmadığı taktirde <strong>İsrail</strong> terör teşkilatının <strong>Türkiye’ye</strong> karşı acımasızca nükleer silah kullanacağı kesindir. Nitekim <strong>12</strong> <strong>gün</strong> savaşında <strong>İran’ın</strong> nükleer tesislerine karşı nükleer silah kullanacağı tehdidini savurarak <strong>ABD’nin</strong> <strong>İran’ın</strong> nükleer tesislerine <strong>B-2 bombardıman</strong> uçaklarıyla saldırmasına yol açmıştır.</div> <div><strong>İsrail</strong> terör teşkilatı, bir ülkeyi hedef aldığında küresel <strong>Yahudi</strong> sermayesinin bütün imkânlarını kullanarak çökerttiğini <strong>ABD</strong>, <strong>Çin</strong>, <strong>İngiltere</strong> ve <strong>AB</strong> ülkelerini kullanarak ambargo ve ablukaya aldırdığı göz önüne alınarak gerekli tedbirler alınmalıdır. <strong>Sosyal</strong> medya, siber güvenlik, yazılım konularının hayati derecede önem kazandığı bu çağda <strong>İsrail</strong> terör istihbaratının bütün yolları engellenmelidir. <strong>İran’ın</strong> <strong>12</strong> <strong>Gün</strong> <strong>Savaşında</strong> karşılaştığı sürprizlere maruz kalmamak için bölgesel ittifaklar (Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan, Pakistan ile), ortak güvenlik antlaşmaları (Özellikle Irak ve Suriye ile) yapılmalıdır.</div> <h4><span><strong>2- Orta Doğu’da yaşanan köklü değişim ve mevcut bölgesel dinamikler göz önüne alındığında; Mısır'da Suriye devrimine benzer kitlesel bir halk hareketinin veya siyasi bir değişimin yakın zamanda gerçekleşme ihtimalini nasıl görüyorsunuz?</strong> </span></h4> <div><strong>-Mısır’da Mursi</strong> yönetimi, <strong>Müslüman</strong> <strong>Kardeşler</strong> <strong>Teşkilatının</strong> desteği ile <strong>2012</strong>’de ilk defa seçimle iş başına gelen hükumeti kurdu. Küresel <strong>Yahudi</strong> sermayesi; <strong>İslamiyet’ten</strong> ve <strong>İsrail’e</strong> karşı kafa tutacak her hareketten nefret eder, bu zihniyetteki bütün <strong>İslami</strong> hareketleri “<strong>radikal İslam / fundemantalist İslam</strong>” olarak suçlar, kaynağından kurutmaya çalışır. Bunun yerine <strong>IŞİD</strong>/<strong>DEAŞ</strong>, <strong>Boko</strong> <strong>Haram</strong>, <strong>El Şebbab</strong> gibi kendisinin kontrol ettiği sahte <strong>İslami</strong> örgütler kurar ve işletir. Bu yolla <strong>İslami</strong> hareketlerin aklı ile oynar, onları kirli işlerde kullanır.</div> <div><strong>Siyonizm,</strong> <strong>Müslüman</strong> <strong>Kardeşler</strong> hareketini kontrol altına almak istemişse de çoğu kere başarılı olamamıştır. <strong>Mısır’da</strong> <strong>Mursi’nin</strong> iktidara gelmesi işte bu mahiyette <strong>Siyonizm’in</strong> iradesi dışında gerçekleşmiş ve <strong>İsrail</strong> terör şebekesi tarafından endişe ile karşılanmıştır. İktidara geldiği ilk günden itibaren <strong>Siyonizm</strong> tarafından nefretle ve kinle anılmış iktidardan indirilmesinin yolları araştırılmıştır. Bunlardan en kolay olanı askeri darbe seçeneği, suikast veya ülkeyi ekonomik darboğaza sokarak sıkmak yolları araştırılmış darbe ile indirilmesine karar verilmiştir. Dolayısıyla seçim yolu kapatılmış, <strong>Mısır’ın</strong> bir süre daha diktatörlük ile yönetilmesi kararına varılmıştır. Böylece daha bir yıl geçmeden <strong>2013</strong> yılında <strong>Mısır Genelkurmay Başkanı</strong> <strong>Sisi’nin</strong> darbe yaparak ülke yönetimini ele geçirmesi sağlanmıştır.</div> <div><strong>Mısır</strong> ekonomisi büyük ölçüde <strong>ABD</strong> ekonomik ve askeri yardımına bağımlı hale getirildiğinden, bu sistemden çıkması yakın zamanda mümkün görünmemektedir. <strong>Mısır’da</strong> halk hareketleri, seçim yolu ile iktidarın el değiştirmesi gibi yollar kıtlık gibi insani felaketlere sebep olabilir. Ayrıca <strong>Mısır,</strong> etnik ve dini manada yeknesak bir topluluk değildir. Tahminlere göre nüfusun <strong>yüzde 85</strong> ila <strong>yüzde 90'ının</strong> <strong>Müslüman</strong>, <strong>yüzde 10</strong> ila <strong>yüzde 15'inin</strong> <strong>Kıpti</strong> <strong>Hristiyan</strong>, yaklaşık <strong>yüzde 1'inin</strong> ise diğer <strong>Hristiyan</strong> mezheplerine mensup olduğunu ortaya koymaktadır. Bazı <strong>Batılı</strong> kaynaklar <strong>Mısır’daki</strong> Hristiyan nüfusu <strong>yüzde 15-20</strong> civarında tahmin etmektedir. Bu durum, <strong>Mısır’a</strong> <strong>Batılıların</strong> müdahalesine elverişli ortam sağlamaktadır. <strong>İngiliz</strong> işgal döneminde <strong>Mısır’ın</strong> istihbarat kurumları büyük ölçüde <strong>Batılı</strong> unsurların kontrolünde ve kripto <strong>Hristiyanlardan</strong> teşkil edildiğinden müdahaleye/kışkırtmaya elverişli imkan oluşturmaktadır.</div> <div>Ayrıca <strong>Mısır</strong> <strong>Ordusu’nun</strong> askeri yatırım ve ticaret şirketleri üzerinden ve siyasi otoriteyi tesir altında tutan uzantıları mevcuttur. Ayrıca siyasi yapıya müdahale <strong>Ordunun</strong> devlet geleneği haline gelmiştir. Mesela <strong>25 Ocak 2011'de</strong>, <strong>Mısır'da</strong> <strong>Hüsnü</strong> <strong>Mübarek</strong> hükûmetine karşı geniş çaplı protestolar başladığı zaman <strong>11 Şubat 2011'de</strong> <strong>Mübarek</strong> istifa etti ve <strong>Kahire'den</strong> ayrıldı. <strong>Kahire'deki</strong> <strong>Tahrir</strong> <strong>Meydanı'nda</strong> coşkulu kutlamalar yapıldı. Ardından <strong>Mısır</strong> ordusu yönetimi devraldı. <strong>Silahlı</strong> <strong>Kuvvetler Yüksek Konseyi Başkanı Muhammed Hüseyin Tantavi</strong>, fiili olarak geçici devlet başkanı oldu. <strong>13</strong> <strong>Şubat</strong> <strong>2011'de</strong> ordu, parlamentoyu feshedip, anayasayı askıya aldı. Yani <strong>Mısır’da</strong> <strong>Ordunun</strong> devleti yönetme geleneği mevcuttur. Bu gelenek <strong>Osmanlı</strong> <strong>Valisi Mehmet Ali Paşa’dan</strong> beri devam etmektedir. <strong>2012’deki</strong> seçimlerden sonra iktidara gelen <strong>Mursi,</strong> bu geleneği bozmuş demokratik yolla iktidara gelmiştir. <strong>Mısır’daki</strong> bu yapıyı bilen <strong>Batılı</strong> güçler/<strong>Siyonistler</strong> güvenliklerini tehlikede gördükleri zaman <strong>Hristiyan</strong> azınlık ve istihbarat organları üzerinden sisteme müdahale etme imkânına her zaman sahiptir. (Nitekim Mursi, Rusya'dan nükleer enerji yatırımlarını geliştirmede yardımcı olmasını istediği için Siyonizm tarafından çok tehlikeli görülmüştür.)</div> <div><strong>Mısır</strong>, <strong>1979'dan</strong> bu yana <strong>Amerika Birleşik Devletleri'nden</strong> yardım alan (yılda ortalama 2,2 milyar dolar) ülkeler arasındadır. <strong>Irak</strong> <strong>Savaşı</strong> sonrası ise <strong>ABD'den</strong> en çok yardım alan üçüncü ülke konumundadır. <strong>Mısır</strong> ekonomisi, esas olarak turizm, yurt dışında çalışan <strong>Mısırlıların</strong> gönderdiği dövizler ve <strong>Süveyş</strong> <strong>Kanalı</strong> gelirlerine dayanmaktadır. Ekonomisi kırılgandır. Sosyal yapısı kırılgandır. Nüfus artışı yüksektir. Halkın çoğu <strong>40</strong> bin kilometre karelik <strong>Nil</strong> <strong>Nehri</strong> boyunca uzanan dar bir alanda oturur. Bu durum, <strong>Mısır’ı</strong> <strong>Batılılarla</strong> hatta <strong>İsrail</strong> ile iyi geçinmeye zorlamaktadır. <strong>Mısır’da</strong> halk hareketlerinin olması, demokrasi gösterileri, açık toplum oluşturmak gibi hareketlerin yapısal temeli yoktur. Her zaman ve her yerde ordu sisteme hâkimdir. Devletin kurucu ögesidir. <strong>Ordunun</strong> bir paşası gider diğer bir paşası gelir. <strong>Mısır’a </strong>dair<strong> Batılı</strong> ölçülere göre değerlendirerek yapılacak analizler yanlış sonuçlar verir.</div> <div><strong>Sonuç:</strong> <strong>Mısır’da</strong> halk hareketlerinin olması için <strong>Batılı</strong>/<strong>Siyonist</strong> kışkırtma olması lazımdır. Kim gelirse gelsin eninde sonunda yönetim ordunun elinde kalır.</div> <h4><span><strong>3-Suriye’deki devrim sonrası yeniden inşa sürecinde, YPG/SDG gibi yapıların sisteme entegrasyonu önündeki en büyük engeller nelerdir ve bu durum Suriye’nin devlet yapısını nasıl etkiler?</strong></span></h4> <div><strong>-YPG/SDG, Suriye</strong> devrimi sonrası <strong>15</strong> senelik süreç içinde <strong>Siyonizm’in</strong> desteği ile <strong>ABD’den</strong> büyük ölçüde askeri yardım aldı. <strong>Kuzey</strong> <strong>Doğu</strong> <strong>Suriye’de</strong> çok büyük etkinlik kazandı. <strong>Türkiye’nin</strong> yaptığı askeri harekâtlardan sonra <strong>Afrin</strong>, <strong>El Bab</strong> ve <strong>Barış Pınarı</strong> bölgesinde hâkimiyeti kaybetti. <strong>İdlip’te</strong> mevzilenmiş bulunan rejim muhaliflerinin bölgesine giremedi. <strong>Rakka</strong>, <strong>Deyrizor</strong> gibi <strong>Arapların</strong> etnik olarak çoğunlukta olduğu şehirlerde hâkimiyetini genişletti, <strong>Halep</strong> gibi <strong>Suriye’nin</strong> en önemli sanayi şehrini tehdit ve kontrol altında tuttu. Bu durum <strong>Suriye’nin</strong> güvenliği, ekonomik geleceği açısından kabul edilemezdi. Evet, <strong>Suriye</strong> <strong>Kürtleri,</strong> rejim döneminde büyük haksızlıklara uğramış vatandaşlık hakkı elde edememiş, kimlik kartı olmayan ezilen bir kitle muamelesi görmüştü, bu durum devam edemezdi. Ancak otorite boşluğunun olduğu dönemde <strong>Suriye’nin</strong> petrol kaynaklarına el koymak, eşkıyalık yapmak, keyfi vergiler koymak, yol kesmek, adam kaçırmak devlet içinde devletçilik oynamak kabul edilemezdi. Nihayetinde <strong>Türkiye’nin</strong> de baskısıyla, <strong>ABD’nin</strong> desteği kesmesiyle yola geldiler. Kısıtlı manada tavizler alarak devlet içerisinde otoriteye katılmayı kabul ettiler. Aslında rejim döneminde <strong>Kürtler</strong> vatandaş bile değilken <strong>Suriye’nin</strong> eşit vatandaşlar seviyesine yükseltilmesi büyük bir kazanımdır. Yurt dışına gidemeyen, bir pasaportu dahi olmayan bu insanlar <strong>Suriye’nin</strong> geleceğinde birlikte çalışarak yükseleceğini görmelidir. <strong>Kürtlerin</strong> entegrasyonu önünde herhangi bir engel yoktur. Bu coğrafya, halkların birleşerek yükseleceği bir sahadır, çatışarak, kırarak, dökerek kim bir şey kazanmıştır ki?</div> <div>Aslında mesele <strong>Kürtlerin</strong> entegrasyonu meselesi olarak görülmemeli <strong>Türkiye</strong>, <strong>Suriye</strong>, <strong>Lübnan</strong> ve <strong>Irak’ın</strong> federal bir yapıyla birleşmesi olarak düşünülmeli bu yapı <strong>Balkanlardan</strong>, <strong>Yemen’e</strong> oradan <strong>Güney</strong> <strong>Sudan’a</strong> kadar sahaya doğru genişletilmeli, bütün <strong>Kuzey</strong> <strong>Afrika’nın</strong> bu birliğe katılması sağlanmalıdır. Küçük düşünmeye değil büyük düşünmeye adanmalıyız.</div> <div><strong>Kürtler</strong> dünyanın neresinde olursa olsun kardeş ve soydaş halkımız olduğundan iyiliklerini düşünür mutluluklarını temenni ederiz.</div> <h4><span><strong>4- Trump’ın dünya siyasetine dönüşü ve Ukrayna Savaşı’nın Türkiye-AB hattındaki etkileri sürerken; Gazze soykırımının 'milat' olduğu bir dünyada Türkiye nasıl bir yol haritası izlemeli?</strong></span></h4> <div><strong>-Türkiye</strong>, çok yönlü ve çok kutuplu politika üretimine devam etmelidir. <strong>ABD</strong> ve <strong>AB</strong> ile ilişkileri mevcut dostluk ve ittifak temelli sürdürürken komşumuz <strong>Rusya</strong> ve <strong>İran</strong> ile ilişkileri de bozmamaya özen göstermeliyiz. <strong>Rusya’nın</strong> kendi iç sisteminde yer alan <strong>Müslüman</strong>-<strong>Türk</strong> halklarına iyi muamele etmesi onların milli ve <strong>İslami</strong> kimliklerini korumasını desteklemesi memnuniyet duyduğumuz bir durumdur. Keşke <strong>Çin’de</strong> aynı şeyi yapsa <strong>İslam</strong> dünyasının takdirini kazansa diye temenni ediyoruz!</div> <div><strong>Trump</strong> idaresindeki <strong>ABD</strong>, <strong>Ukrayna’nın</strong> <strong>Rusya’ya</strong> karşı toprak kaybederek barış yapmasını destekliyor. <strong>AB</strong> ülkeleri ise <strong>Rusya’nın</strong> <strong>Ukrayna’da</strong> ilerlemesini, arazi kazanmasını kendilerine yönelik yakın tehdit olarak görüyorlar. Bu durum <strong>AB</strong> ve <strong>ABD</strong> politikalarının çatışmasına sebep oluyor. Ayrıca <strong>ABD,</strong> <strong>NATO’nun</strong> yükünü çekmekten, <strong>AB’nin</strong> savunma harcamalarını finanse etmekten de sıkıldığını söylüyor; “Savunma harcamalarınızı kendiniz yapın ve <strong>GSMH’ın</strong> <strong>yüzde 5’ine</strong> çıkartın” diyor.</div> <div><strong>Rusya-Ukrayna Savaşı</strong> başlamadan önce <strong>Fransa</strong> <strong>Cumhurbaşkanı</strong> <strong>Emmanuel</strong> <strong>Macron</strong>, <strong>Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü'nün</strong> (NATO) “<strong>beyin</strong> <strong>ölümünün</strong> <strong>gerçekleştiğini</strong>” söyledi, <strong>Almanya</strong> <strong>Başbakanı</strong> <strong>Angela</strong> <strong>Merkel,</strong> <strong>Macron'a</strong> katılmadığını, <strong>Rusya'dan</strong> ise “<strong>NATO'nun mevcut durumunun doğru tanımlaması</strong>” açıklaması gelmişti. <strong>ABD</strong>, “<strong>Avrupa kendi savunmasını kendi yapmalıdır</strong>” dediğinde hiç kimse şaşırmadı. Bu durum nihayetsiz böyle devam edemezdi. Kaldı ki <strong>Avrupa</strong> <strong>Birliği,</strong> genişleme sürecinde <strong>Varşova</strong> <strong>Paktı’nın</strong> bütün ülkelerini (Ukrayna hariç) <strong>AB’ye</strong> katmış <strong>Rusya’ya</strong> karşı büyük üstünlükler elde etmişti. Bu süreçte <strong>Rusya’da</strong> <strong>AB’ye</strong> katılmak ortak kazançlar elde etmek istemiş ancak ret edilmiştir. <strong>Avrupa,</strong> <strong>Rusya’yı</strong> öteki/hasım olarak algılamakta ısrar etmiştir. <strong>Avrupa</strong> ülkeleri, büyük ölçüde zihin karışıklığı içinde oradan oraya savrulurken <strong>Ukrayna’yı</strong> birliğe katarak <strong>Rusya’nın</strong> aleyhine genişlemeyi sürdürmeye çalışmış ve <strong>Rusya’nın</strong> kırmızı çizgisi ile karşılaşmıştır.</div> <div>Aslında <strong>Türkiye</strong> açısından <strong>AB’ya</strong> katılmak cazibesini yitirmiştir. <strong>Türkiye</strong>, <strong>AB</strong> açısından kendi savunmalarına destek olan müttefik, <strong>Rusya’ya</strong> karşı denge unsuru bir askeri güçtür. Dolayısıyla <strong>AB,</strong> <strong>Türkiye’yi</strong> yörüngesinde tutmak için her türlü çabayı harcayacağı değerlendirilmelidir. <strong>Türkiye,</strong> silah endüstrisine ağırlık verdikçe, nükleer silah ve bunların atma sistemlerini yaptıkça <strong>AB</strong> üzerindeki tesiri giderek artacak dünya askeri dengesine boyut katacaktır. <strong>Türkiye’nin</strong> askeri ve ekonomik gücünün artması <strong>AB</strong> açısından <strong>Rusya'ya</strong> karşı denge unsuru olarak değerlendirilecektir.</div> <div><strong>Siyonizm’in</strong> <strong>ABD’yi</strong> zayıflatmak hatta bölmek için teşebbüse geçtiği bu dönemde <strong>Türkiye,</strong> yeni bir güç merkezi olarak harekete geçmesinin tam zamanıdır. Bunu bölgesel ittifaklarla “<strong>Türkiye-Pakistan-S. Arabistan-Somali</strong>” taçlandırmalı <strong>Orta</strong> <strong>Asya</strong> coğrafyasında yer alan <strong>Türk</strong> cumhuriyetleriyle de bağlarını kuvvetlendirmelidir. <strong>Türkiye’ye</strong> yönelik güvenlik tehdidi büyük ölçüde küresel <strong>Siyonizmin</strong> terör yapısı olarak kurduğu <strong>İsrail’den</strong> gelmektedir. <strong>Arz-ı Mevud</strong> ve <strong>Ortadoğu</strong> coğrafyasının tümünü işgal etmeye, halkı topraklarından sürüp çıkartmaya yönelik <strong>İsrail</strong> politikalarını gizlemeye ihtiyaç duymadan söylemektedir. Bu durumda tehdidi ileriden karşılamak, kudurmuşluğu bertaraf etmek <strong>Türk</strong> dış politikasının birinci hedefi haline gelmiştir.</div> <div><strong>Gazze,</strong> insanlığın kanayan yarasıdır. <strong>Batı</strong> <strong>Şeria’da</strong> <strong>İsrail</strong> terör örgütünün zulmü altındadır. Bu ateşin sönmesi <strong>İsrail’in</strong> sınırlarına hapsedilmesi, hesap verir hale getirilmesi hayati derecede önem kazanmıştır. Bunun yapılabilmesi için nükleer silahlara sahip olmak şarttır. <strong>İsrail,</strong> elindeki nükleer silah gücünü tehdit olarak kullanarak <strong>ABD’ye</strong> ve savaştığı ülkelere her dediğini yaptırabilmektedir. Bu kozu kullanarak <strong>Rusya</strong> dâhil bütün devletleri tehdit etmekten çekinmemektedir. Bu kozun elinden alınması şarttır. Mesela <strong>1973</strong> <strong>Arap-İsrail Savaşı’nda</strong> <strong>Mısır’a</strong> yenilmişken “<strong>Kahire’ye atom bombası atacağım</strong>” tehditliyle savaşı kazanmıştır. Günümüzde <strong>İran’a</strong> karşı her an nükleer silah kullanabilir. Kullanma tehdidi ile her dediğini yaptırabilir. <strong>İsrail’i</strong> durdurmak, <strong>Türk</strong> dış politikasının birinci hedefi haline gelmelidir. <strong>ABD</strong> ile <strong>İran</strong> arasındaki müzakerelerin savaşa varmadan neticelenmesi <strong>Türkiye’nin</strong> menfaatinedir. Bu çatışmanın sonunda <strong>İsrail’in</strong> tehdit gücünün artması <strong>Türkiye’nin</strong> aleyhinedir. Bu sebeple düşmana yaklaşmak, savunmayı <strong>Suriye’nin</strong> güneyinden kademeli olarak tasarlamak, <strong>Gazze’yi</strong> ve <strong>Filistin</strong> halkını desteklemek hayati derecede önemli hale gelmiştir.</div> <h4><span><strong>5- Türkiye’nin NATO üyeliği ve AB ile olan karmaşık ilişkileri devam ederken, Türk Devletleri Teşkilatı’nın (TDT) bir 'güvenlik ve savunma' odağına everilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? TDT, Türkiye için Batı ittifaklarına bir alternatif mi, yoksa Türk dünyasının jeopolitik bir öznesi olarak yeni bir 'stratejik özerklik' alanı mı yaratıyor?</strong></span></h4> <div><strong>- NATO</strong>, eski <strong>SSCB</strong> <strong>“onun yerine kurulan</strong>” <strong>RUSYA’ya</strong> karşı kurulmuş bir örgüttür. <strong>Kuzey</strong> <strong>Atlantik</strong> <strong>Savunma</strong> <strong>Antlaşması</strong> manasında kullanılmaktadır. <strong>NATO</strong> başlangıçta (1949'da 12 ülke) sınırlı sayıda <strong>Avrupa</strong> ülkesini kapsıyorken giderek genişleyerek <strong>20</strong> ülkenin katıldığı ittifak haline gelmiştir. Özellikle <strong>Varşova</strong> <strong>Paktı’nın</strong> dağılmasından sonra <strong>Rusya’nın</strong> egemenlik alanında kalan ülkeler bu ittifaka katılarak giderek genişlemiştir.</div> <div><strong>SSCB</strong> dağıldıktan sonra <strong>Rusya</strong> <strong>Federasyonu</strong> içinde muhtelif fikir akımları ortaya çıktı, bunlardan en ünlüsü <strong>Aleksandr</strong> <strong>Dugin’in</strong> temsil ettiği <strong>Avrasyacılık</strong> fikri idi, gene bu dönemde ortaya çıkan <strong>Atlantikçi</strong> ekol, <strong>Rusya’nın</strong> <strong>NATO’ya</strong> girmesini savundu, bu yolda teşebbüslerde bulundu fakat başını <strong>ABD’nin</strong> çektiği <strong>Atlantik</strong> savunma grubu bu isteği kabul etmedi. <strong>Batı</strong> düşünce sistemi <strong>Hegelist</strong> mantığa dayanır; bir şeyi zıddı ile tarif eder. <strong>Rusya</strong> <strong>Federasyonu’nu</strong> (RF) ötekileştirerek düşman ilan etti. <strong>Rusya’nın</strong> <strong>Avrupa’ya</strong> karşı tutumu böyleyken özellikle başlangıçta <strong>Duginci</strong> zihniyetle hareket eden <strong>Putin</strong> yönetimi <strong>Orta</strong> <strong>Asya’yı</strong> arka bahçesi ilan etti ve kendi egemenlik alanında kalmalarını esas alan bir politika takip etti. <strong>RF</strong>, <strong>NATO’nun</strong> <strong>Orta</strong> <strong>Asya’daki</strong> arka bahçeye girmesine karşı daima uyanık bulunuyor. Ancak <strong>ABD’nin</strong> terörle savaş fikri doğrultusunda başlattığı <strong>Afganistan’ı</strong> işgal harekâtı için <strong>Özbekistan’da</strong> askeri üsler kurdu. <strong>Afganistan’dan</strong> çekilince <strong>Türkistan</strong> coğrafyasında kurduğu üsleri kapattı. <strong>Rusya Federasyonu</strong> şunu bilmektedir: <strong>Türkiye’nin</strong> <strong>Orta</strong> <strong>Asya</strong> cumhuriyetleriyle ilişkisi akrabalık, kardeşlik ve din kardeşliği (aidiyet benzerliğine) temeline dayanmakta, ekonomik ve sosyal yükselişi esas almaktadır.</div> <div><strong>Türkiye’nin</strong> bu coğrafyada etkinlik kazanmasını <strong>Çin’in</strong> <strong>Orta</strong> <strong>Asya’ya</strong> nüfuzunu önlemenin bir aracı olarak da görmektedir. <strong>Rusya</strong> öteden beri <strong>Çin’in</strong> <strong>Mançurya’ya</strong> doğru genişlemesinden, <strong>Orta</strong> <strong>Asya’ya</strong> (Türkistan Coğrafyası) nüfuz etmesinden endişe duymaktadır. <strong>Çin</strong> politikasının sinsiliği, istihbarat temelli yayılmacı ruhu <strong>Siyonist</strong> sermayenin <strong>1980’lerden</strong> itibaren ülkeye girişi ile tehlikeli hal almıştır. Bu gelişme hem <strong>Rusya</strong> için tehdittir hem <strong>Türkistan</strong> coğrafyasındaki kardeş ve akraba halklar için yakın tehdittir. Dolayısıyla bu coğrafyada <strong>Rusya’yı</strong> hedefe almadan <strong>Çin’in</strong> durdurulması yolunda ittifaklar tesis etmenin, savunma paktları kurmanın, ortak askeri eğitim teşkilatlarının kurulması ve geliştirilmesinin zamanı gelmiştir. Gecikmek hayati derecede tehlikelidir.</div> <div><strong>Türkiye’nin</strong> burada yapmak istediği yeni bir stratejik özerklik alanı yaratmaktan ziyade gelmekte olan tehdidi ileriden karşılamak, küresel istikrarın korunmasını temin etmekten ibarettir. <strong>İçişlerine</strong> karışmamak, toprak bütünlüğüne ve egemenliğine saygı, topraklarını düşmanca davranan unsurlara (terörizme) kapatmak, karşılıklı güven ve işbirliği temelinde ortak yararı hedef alan bir mantıkla sürdürmektir.</div> <div><strong>Türk</strong> <strong>Devletleri</strong> <strong>Teşkilatı’nın</strong> (TDT) <strong>Türkiye</strong> ile jeopolitik bağlantısının olmaması, bu bağlantıyı kesen <strong>İran</strong>, <strong>Ermenistan</strong> ve <strong>RF</strong> gibi ülkelerin politikalarının farklı istikametlere yönelmesi sebebiyle <strong>NATO</strong> benzeri bir ittifakın şimdilik yapılmasını zayıflatan etkenlerdir. Ancak şunlar yapılabilir. Askeri eğitim yardımları, <strong>TDT’nin</strong> ordularının müşterek eğitim ve kadro uygulamaları, silahlarda ortak üretim ve benzer teşkilatlar kurmaları, özellikle <strong>Türkiye</strong> açısından <strong>Kazakistan’ın</strong> nükleer enerji ve silah bilgisinden yararlanılması, <strong>Baykonur</strong> <strong>Uzay</strong> <strong>Üssündeki</strong> Kazak bilgi birikimi ve tecrübesinden istifade edilmesi bu işbirliğini daha canlı hale getirebilir. Özellikle <strong>Rusya’nın</strong> nükleer enerji alanında <strong>Türkiye</strong> ile işbirliği yapması <strong>AKKUYU</strong> <strong>Nükleer</strong> <strong>Santralı</strong> kurma projesi ileri teknoloji sahasında ilerlemenin yolunu açabilir. Bu projeler <strong>Rusya’nın</strong> <strong>Türkiye’yi</strong> tehdit olarak görmediğini <strong>Orta</strong> <strong>Asya’daki</strong> faaliyetlere sıcak baktığını göstermektedir. <strong>Barış</strong> yolu ile yapılacak işleri savaş yolu ile yapmaya kalkmak ahmaklıktır.</div> <h4><span><strong>6- Bölgede Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan merkezli, savunma sanayii ve askeri iş birliğini önceleyen yeni bir siyasi paktın ayak sesleri duyuluyor. Bu 'İslam Dünyası merkezli' yeni güç odağının, küresel sistemdeki mevcut kutuplaşmalara (ABD-Çin-Rusya) karşı üçüncü bir yol olma ihtimali nedir?</strong></span></h4> <div><strong>- Türkiye,</strong> <strong>Pakistan</strong> ve <strong>Suudi</strong> <strong>Arabistan</strong> merkezli, savunma sanayii ve askeri iş birliği <strong>Orta</strong> <strong>Doğu</strong> coğrafyasının bütünleşmesi açısından hayati derecede önemlidir. <strong>S. Arabistan’ın</strong> parası var, ekonomik kapasitesi fevkalade güçlü ancak yetişmiş insan gücü, teknoloji ve sanayi alt yapısı açısından yetersiz. <strong>Pakistan</strong> nükleer teknolojiye sahip, yeteri kadar iş gücü var ancak çok fakir, dolayısıyla un, şeker, yağ bir araya gelirse helva oluyor. <strong>S. Arabistan</strong> üsler vasıtasıyla <strong>ABD</strong> kontrolü altında bulunuyor. Elindeki sermaye zaman zaman <strong>Amerika</strong> tarafından gasp ediliyor. Böyle bir kararı alacak siyasi irade mevcut mu ona bakmak lazım!</div> <div>Bir ittifakın kurulabilmesi için şartlardan biri de şudur: <strong>Kime</strong> karşı kurulacak? Arada <strong>Jeopolitik</strong> bağlantı var mı, hedef nedir, kimdir? <strong>Tarafların</strong> hür iradesini engelleyecek tehditler nelerdir? Bunu yapacak siyasi irade mevcut mu? <strong>Halkların</strong> tutumu ne olacaktır, sorularına verilecek cevaplar bir ittifakın geleceğini/yapılabilirliğini belirleyen etkenlerdir.</div> <div>Öncelikle bu ittifak kime karşı kurulacaktır?</div> <div>Eğer <strong>İran’a</strong> karşı kurulacaksa <strong>İsrail</strong> dahil bütün <strong>Amerika</strong> ve <strong>AB</strong> destek verecektir. Bu ittifak <strong>Çin’e</strong> karşı kurulacaksa, <strong>Pakistan</strong>, <strong>Çin</strong> ile yaptığı bağlayıcı antlaşmalar sebebiyle yer almayacaktır. Bu ittifakı <strong>ABD</strong> hararetle destekleyecek ancak <strong>İsrail,</strong> <strong>Çin’deki</strong> küresel <strong>Yahudi</strong> sermayesi yatırımları sebebiyle karşı çıkacaktır. Bu ittifak <strong>İsrail’e</strong> karşı kurulacaksa <strong>Basra</strong> <strong>Körfezi</strong> tamamen <strong>ABD’nin</strong> askeri kontrolü altındadır<strong>, S. Arabistan’ın</strong> böyle bir ittifakta yer alması mümkün değildir. Ancak şu olabilir. <strong>S. Arabistan,</strong> parasını <strong>ABD</strong> ve <strong>Londra</strong> bankalarında tutacağına <strong>Türkiye</strong> ve <strong>Pakistan’daki</strong> savunma sanayi yatırımlarına verir. Her iki ülkenin askeri kapasitesini artırarak gerek <strong>Hindistan</strong> alt kıtasındaki gerekse <strong>Doğu</strong> <strong>Akdeniz’deki</strong> güç dengesinin <strong>Müslümanlar</strong> lehine değişmesine imkân sağlar. <strong>S. Arabistan’ın</strong> <strong>Basra</strong> <strong>Körfezi’ndeki</strong> <strong>Amerikan</strong> yığınağına kafa tutması mümkün değildir. Kaldı ki <strong>Hint</strong> <strong>Okyanusu’nda</strong> <strong>ABD 5. Filosu</strong> mevcuttur, <strong>Arabistan-Pakistan</strong> bağlantısını keser. Böyle bir ittifakın <strong>İsrail’e</strong> karşı kurulmasını <strong>ABD</strong> engeller. <strong>Çin</strong> karşı çıkar. Bunun yerine ekonomik işbirliği, endüstri yatırımlarına kaynak ve savunma sanayine sermaye desteği açısından <strong>Türkiye-Pakistan ve S. Arabistan</strong> verimli işbirliği yapabilir.</div> <div><strong>'İslam</strong> <strong>Dünyası</strong> <strong>merkezli'</strong> yeni güç odağının ortaya çıkması öncelikle <strong>S. Arabistan</strong> yatırımlarının <strong>Türkiye</strong> ve <strong>Pakistan’a</strong> yönelik olarak yapılmasından sonra mümkün olabilir, meseleyi uzun vadeli bir proje olarak ele almak gerekir.</div> <h4><span><strong>7- Trump yönetiminin 3 Ocak 2026'da gerçekleştirdiği 'Absolute Resolve' operasyonuyla Nicolas Maduro’nun alıkonulması, uluslararası hukukta egemenlik hakları açısından büyük bir tartışma başlattı. Trump’ın Monroe Doktrini’ni aşan ve 'Donroe Doktrini' olarak adlandırılan bu yeni müdahaleci yaklaşımı, Latin Amerika’daki diğer devletler için ne anlam ifade ediyor ve bölgedeki Amerikan hegemonyasını nasıl yeniden şekillendiriyor?</strong></span></h4> <div><strong>- ABD’nin Monroe Doktrini’ni </strong>aşarak<strong> 'Donroe Doktrini'ne </strong>yönelmesi deli dana yaklaşımıdır. <strong>Monroe</strong> <strong>Doktrininin</strong> temeli inzivadır. <strong>Amerika’nın</strong> kıtasına çekilerek küresel olaylara seyirci kalmasıdır. Hâlbuki <strong>'Donroe</strong> <strong>Doktrini’,</strong> <strong>ABD’nin</strong> çıkarlarını koruması için dünyanın her yerine ve her zaman, gerekçeli veya gerekçesiz müdahalede bulunması, kendini dünyanın mutlak hâkimi ve yöneticisi sayması mantığına dayanmaktadır. <strong>ABD</strong> <strong>19. yüzyılda</strong> <strong>Monroe</strong> <strong>Doktrini’ni</strong> uygulamıştır ancak dünya liderliğinin <strong>İngiltere’den</strong> <strong>Amerika’ya</strong> geçmesinden sonra asla bir daha uygulayamamıştır. Bugün <strong>Monroe</strong> <strong>Doktrini’ne</strong> geri dönmeyi bırakın <strong>ABD’nin</strong> çok kutuplu dünya dengesine bile tahammülü yoktur. <strong>ABD</strong>, <strong>2001’de</strong> <strong>Afganistan’a</strong> girmiş <strong>2003’te</strong> <strong>Irak’a</strong> müdahale ettikten sonra ekonomik hasar alarak çekilmiş, <strong>SSCB’nin</strong> <strong>1991’deki</strong> dağılmasından sonra elde ettiği küresel <strong>Hegemonik</strong> güç pozisyonunu kaybetmiştir. Özellikle <strong>ABD’nin</strong> iç sistemini elinde tutan “<strong>küresel</strong> <strong>Yahudi</strong> <strong>sermayesi</strong>” diğer adıyla “<strong>müesses</strong> <strong>nizam</strong>” sermayesini <strong>Çin’e</strong> kaydırarak <strong>Çin’in</strong> ekonomik kapasitesini <strong>Amerika’nın</strong> seviyesine getirmiş ve <strong>ABD’yi</strong> açık pazar yapmıştır.</div> <div>Sermaye ve fabrikaların <strong>Çin’e</strong> gidişi, <strong>ABD</strong> ekonomisini güçten düşürmüş, ithalata olan bağımlılık cari dengeyi bozmuş, işsizlik ve bütçe açıkları tahammül edilemez boyutlara gelmiştir. Bunun düzeltilmesi için <strong>ABD</strong> siyasi liderliği ne yapması lazımdır?</div> <div>Giden sermeyenin geri dönmesini istemesi, fabrikasını <strong>Çin’e</strong> taşıyan <strong>Yahudi</strong> şirketlerine karşı yaptırım uygulaması gerekirken, ne yapıyor?</div> <div><strong>Çin’e</strong> enerji satan <strong>Venezüella</strong>, <strong>İran</strong>, <strong>Rusya</strong> gibi ülkelere karşı yaptırım kararları alıyor, ambargo ve abluka uygulayarak halk tabiriyle eşeği döveceğine palanı dövüyor. Bu mantık tutmaz.</div> <div><strong>ABD’nin</strong> büyük masraflarla askeri güçlerini <strong>Hürmüz</strong> <strong>Boğazı’nda</strong> toplaması, <strong>İran’a</strong> vurması da sorunu çözemez. Daha doğrusu aldığı abdest ürküttüğü kurbağaya değmez. <strong>İran’a</strong> karşı yapılan harekât başarılı olsa bile yapılan masraf elde edilecek hasılata değmeyecektir. Mesele <strong>İran</strong> üzerinde politik hâkimiyet kurmaksa bu kazancın hiçbir sorunu çözmeyeceği aşikârdır. Kaldı ki <strong>Çin’e</strong> giden petrol temelli enerji akışını kesseniz bile enerji elde etmenin bin türlü yolu vardır. <strong>Çin</strong>, elektrik üretim teknolojilerine, nükleer füzyona, yenilebilir enerji kaynaklarına <strong>Ay’dan</strong> <strong>Helyum 3</strong> gazı getirmeye kadar uzanan birçok alana yönelerek çözüm bulur. <strong>Kötü komşu adamı mal sahibi yapar</strong> misali <strong>ABD’nin</strong> saldırgan hamlesi boşa çıkar. Nitekim <strong>Çin</strong> bunları yapıyor ve yapacaktır da.</div> <div><strong>ABD’nin</strong> <strong>Monroe</strong> <strong>Doktrini’ni</strong> <strong>'Donroe</strong> <strong>Doktrini’ne</strong> çevirmesi işe yaramayacaktır.</div> <div>Uluslararası Hukuk hocalarının söylediği; bu mantığın küresel hukuk düzenini bozacağından, dünyada hukuk diye bir şeyin kalmayacağından endişe eden açıklamalarını bir tarafa bıraksak dahi <strong>deli</strong> <strong>dana</strong> <strong>mantığı</strong> ile bir o tarafa bir bu tarafa saldırmanın <strong>ABD’nin</strong> çıkarlarına hizmet etmeyeceği açıktır.</div> <div><strong>ABD</strong> ekonomisini düzeltmenin yolu bellidir. <strong>FED</strong> devletleştirilecek, <strong>ABD’yi</strong> terk eden <strong>Yahudi</strong> (İsrail) sermayesine el koyacak, bunlara ithalat yasakları getirecek, ambargo uygulayacak, bunların yurt dışı yatırımlarına engeller koyacak, abluka uygulayacaktır. Bunun yerine <strong>Maduro’yu</strong> kaçırır, <strong>İran’a</strong> vurmak için astronomik harcamalar yapar sonuçta hiçbir kazanç elde edemezsen <strong>ABD’yi</strong> iflasa sürüklersin! Bu mantık tutmaz! Çünkü deli dana istikametsiz koşar.</div> <div>Bu durum şunu gösteriyor: <strong>Trump</strong> iyi niyetle <strong>Amerikan</strong> ekonomisini düzeltmek için heyecanla çalışıyor. Ama elinde bir plan yok! Ne yapacağını bilmiyor! Devleti içten kemiren mikrop ile yüzleşmek istemiyor, belki de bunlara gücünün yetmeyeceğini düşünerek istikametsiz gidiyor.</div> <div><strong>Donroe</strong> <strong>Doktrini</strong> tutmaz çünkü maddi ve mantıki temeli yoktur. <strong>Görönland’ı</strong> almak, <strong>Kanada’ya</strong> el koymak, <strong>Küba’yı</strong> işgal etmek, <strong>Avustralya</strong> ve <strong>Yeni</strong> <strong>Zelanda’yı</strong> buna ilave etmek!.. Hiçbir şey <strong>ABD</strong> ekonomisini kurtaramaz. Çünkü <strong>ABD’nin</strong> <strong>Küresel</strong> <strong>Yahudi</strong> sermayesine olan borç yükü çevrilemez boyuttadır. Bu borç haksız paradır. Ödenemez boyuttadır. <strong>Silerek</strong> kurtulmaktan başka çaresi yoktur.</div> <h4><span><strong>NOT:</strong></span></h4> <div>Bir de <strong>ABD Merkez Bankası</strong> olan <strong>FED’i</strong> devletleştirmesi lazımdır. <strong>Amerikan</strong> hükumeti <strong>FED’e</strong> olan borcunu sildiği zaman halkın sırtından ağır bir yük kalkmış olacak; bütçe açığı meselesi problem olmaktan çıkacaktır. Bunu <strong>Trump</strong> hükumeti yapabilir mi, sorun budur!</div> <div>Bazıları <strong>ABD</strong> ekonomisinin çökmesini istediğim sonucuna varmasın! <strong>1929</strong> ekonomik buhranından biliyoruz ki <strong>ABD</strong> ekonomisindeki çöküş, bütün dünya ekonomisine zarar vermektedir.</div> <div>.</div> <div><strong>Suat Gün, dikGAZETE.com</strong></div> <div>-Uluslararası Kudüs Derneği Başkanı-</div> <div></div> <div></div>