7 soru 7 cevap ile ABD-İsrail-İran ekseninde küresel gündem

7 soru 7 cevap ile ABD-İsrail-İran ekseninde küresel gündem

7 soru 7 cevap ile ABD-İsrail-İran ekseninde küresel gündem

ABD+İsrail - İran savaşı başlamadan 10 gün önce kaleme aldığım küresel gündeme dair aksülamel röportaj soruları ile cevapları “7 Soru 7 Cevap” olarak huzurlarınıza sunulmuştur.

1- Gazze’deki süreci bir 'milat' olarak kabul edersek; bu durumun Dünya Solu, İslamcılık ve küresel vicdan üzerindeki etkileri nelerdir? İslam Dünyası ve özelinde Türkiye bu yeni döneme nasıl bir stratejiyle hazırlanmalı? 

- Gazze’de İsrail sınırsız askeri üstünlüğüne, hava hâkimiyetine rağmen HAMAS ile göğüs göğüse çatışmaya girememiş, zayiatı göze alamamış, araziye hâkim olamamıştır. Bu savaşta İsrail, Gazze’yi ağır bombardıman altına alarak yerle yeksan etmiş, hiçbir savaş kuralına riayet etmemiş, Cenevre Savaş Hukuku Sözleşmesi ağır şekilde ihlal etmiş, şehri kuşatarak sivil halka gıda ve insani yardım girişine erişmesine mani olmuş, halkı oradan oraya sürmüş, keyfi katliamlar yapmıştır. Bu katliamlara birçok batılı gözlemci ve BM görevlileri şahit olmuş, BM yardım görevlileri bombalanmış, kilise, cami, hastane, okul demeden her yer ve her şey ateş altına alınmıştır.

İsrail’in bu bombardımanlarının gayesinin Gazze halkını Sina Çöllerine sürmek, bölgeyi boşaltmak olduğu İsrail terör liderleri tarafından açıkça itiraf edilmiştir. İsrail terör çetesinin yaptığı bu zulümün duyulmaması için özellikle gazeteciler hedef alınmış yüzlerce gazeteci nokta atışı ile infaz edilmiştir. İsrail terör örgütünün üst seviyedeki yöneticileri Gazze’ye karşı atom bombası kullanalım şeklinde demeçler vermekten kaçınmamışlardır. (Bu demektir ki İsrail elindeki atom bombalarını güvenliğini kendince tehdit altında gördüğü an bu silahları insafsızca kullanacaktır. Neden bu silahlara sahip olmamız gerektiğinin önemini bu vesile ile vurgulamak istiyorum)

Bütün bu olanlar Gazze’de bulunan Batılı yardım görevlilerince yerinde gözlemlenmiş, açık hava katliam şehri olan Gazze’nin üzerinde her tür iğrenç silahın kullanıldığını yerinde görmüşler, çocuklara ve kadınlara karşı aynı Epstein zihniyeti ile hareket edildiğini tespit etmişlerdir. Özellikle esir aldıkları sivil halkı acımasız işkencelere tabi tuttuklarını yerinde görmüşlerdir. Hatta geçtiğimiz günlerde İtalyan Başbakanı Meloni; “geceleri nasıl uyuyorsunuz? Esad’ın Sedeneya Cezaevini gördükten sonra İsrail hapishanelerini düşünemiyorum bile” demiştir.

Bütün bunlardan sonra bütün dünyada İsrail’in küresel sermaye hâkimiyeti sorgulanmaya başlamıştır. Epstein zulüm adasının iğrençlikleri, etrafa saçılınca İsrail terör örgütünün Mossad adlı istihbarat-şantaj-tehdit teşkilatının bu iğrenç işleri tezgâhladığı bir defa daha ortaya çıkmıştır. Bu ve buna benzer iğrenç işler, katliam, sahte bayrak operasyonları İsrail’in gelenekselleşmiş tuzakları olduğu bütün dünyanın gözleri önüne serilmiştir. Bu durum, küresel vicdanı derinden tahrik etmiştir. Buna karşı İsrail harekete geçmiş; Facebook, Youtube, Instagram, X platformu Google, Microsoft vs gibi küresel sermayenin Yahudi patronlarınca işletilen sosyal medya kuruluşlarını, İsrail’in suçlarını gizleme, yalan haber yayma, İsrail terör örgütünü mağdur gösterme, nefsi müdafaa yapıyormuş gibi gösterme yarışına girmişlerdir. Bu platformları, istihbarat amaçlı kullanma, bilgi toplama, fek hesaplar üzerinden sahte bilgi yayma gibi amaçlarla kullandıkları görülmektedir.

İsrail terör örgütünün tıpkı Rodos Şövalyeleri gibi gasp, soygun, hırsızlık, arsızlık ve namussuzluk üzerine kurulmuş acımasız bir teşkilat olduğu, ırkçı mantığı sebebiyle bu örgütle barış içinde bir arada yaşamanın imkânsız olduğu anlaşılmıştır. Bu coğrafyada ya İsrail var olacaktır ya da her şey yok olacaktır zeminine gelinmiştir. Dünya nüfusunun 500 milyona indirilmesi, küresel polis devletinin kurulması, her şeyin küresel Yahudi sermayesinin kontrolüne alınması bunların acımasız ve en zalim projeleridir.

İsrail, küresel Yahudi sermayesinin operatif terör teşkilatıdır. Mossad her türlü iğrençliği örgütleyen katliam ve şantaj şebekesidir. Dünya bu derece ağır yükü kaldıramaz. İsrail terör şebekesinin 71 bin Gazzeliyi öldürdüğü söyleniyor aslında bu sayı 460 bin ölü, 200 bin civarında yaralı ve sakatı ifade etmektedir. Bütün dünyanın gözü önünde 2 sene boyunca işlenen bu ağır cinayet suçu, insanlığın kalbinde ağır bir acı yaratmıştır. Dünya bu zulmü ve bu işkenceleri unutmayacaktır.

Türkiye, bu zulüm ve terör teşkilatının tehditleriyle açıkça yüzleşmeye başlamıştır. 100 yıllık barış huzur döneminin sonuna gelinmiştir. Mesele ciddiye alınmadığı taktirde İsrail terör teşkilatının Türkiye’ye karşı acımasızca nükleer silah kullanacağı kesindir. Nitekim 12 gün savaşında İran’ın nükleer tesislerine karşı nükleer silah kullanacağı tehdidini savurarak ABD’nin İran’ın nükleer tesislerine B-2 bombardıman uçaklarıyla saldırmasına yol açmıştır.

İsrail terör teşkilatı, bir ülkeyi hedef aldığında küresel Yahudi sermayesinin bütün imkânlarını kullanarak çökerttiğini ABD, Çin, İngiltere ve AB ülkelerini kullanarak ambargo ve ablukaya aldırdığı göz önüne alınarak gerekli tedbirler alınmalıdır. Sosyal medya, siber güvenlik, yazılım konularının hayati derecede önem kazandığı bu çağda İsrail terör istihbaratının bütün yolları engellenmelidir. İran’ın 12 Gün Savaşında karşılaştığı sürprizlere maruz kalmamak için bölgesel ittifaklar (Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan, Pakistan ile), ortak güvenlik antlaşmaları (Özellikle Irak ve Suriye ile) yapılmalıdır.

2- Orta Doğu’da yaşanan köklü değişim ve mevcut bölgesel dinamikler göz önüne alındığında; Mısır'da Suriye devrimine benzer kitlesel bir halk hareketinin veya siyasi bir değişimin yakın zamanda gerçekleşme ihtimalini nasıl görüyorsunuz? 

-Mısır’da Mursi yönetimi, Müslüman Kardeşler Teşkilatının desteği ile 2012’de ilk defa seçimle iş başına gelen hükumeti kurdu. Küresel Yahudi sermayesi; İslamiyet’ten ve İsrail’e karşı kafa tutacak her hareketten nefret eder, bu zihniyetteki bütün İslami hareketleri “radikal İslam / fundemantalist İslam” olarak suçlar, kaynağından kurutmaya çalışır. Bunun yerine IŞİD/DEAŞ, Boko Haram, El Şebbab gibi kendisinin kontrol ettiği sahte İslami örgütler kurar ve işletir. Bu yolla İslami hareketlerin aklı ile oynar, onları kirli işlerde kullanır.

Siyonizm, Müslüman Kardeşler hareketini kontrol altına almak istemişse de çoğu kere başarılı olamamıştır. Mısır’da Mursi’nin iktidara gelmesi işte bu mahiyette Siyonizm’in iradesi dışında gerçekleşmiş ve İsrail terör şebekesi tarafından endişe ile karşılanmıştır. İktidara geldiği ilk günden itibaren Siyonizm tarafından nefretle ve kinle anılmış iktidardan indirilmesinin yolları araştırılmıştır. Bunlardan en kolay olanı askeri darbe seçeneği, suikast veya ülkeyi ekonomik darboğaza sokarak sıkmak yolları araştırılmış darbe ile indirilmesine karar verilmiştir. Dolayısıyla seçim yolu kapatılmış, Mısır’ın bir süre daha diktatörlük ile yönetilmesi kararına varılmıştır. Böylece daha bir yıl geçmeden 2013 yılında Mısır Genelkurmay Başkanı Sisi’nin darbe yaparak ülke yönetimini ele geçirmesi sağlanmıştır.

Mısır ekonomisi büyük ölçüde ABD ekonomik ve askeri yardımına bağımlı hale getirildiğinden, bu sistemden çıkması yakın zamanda mümkün görünmemektedir. Mısır’da halk hareketleri, seçim yolu ile iktidarın el değiştirmesi gibi yollar kıtlık gibi insani felaketlere sebep olabilir. Ayrıca Mısır, etnik ve dini manada yeknesak bir topluluk değildir. Tahminlere göre nüfusun yüzde 85 ila yüzde 90'ının Müslüman, yüzde 10 ila yüzde 15'inin Kıpti Hristiyan, yaklaşık yüzde 1'inin ise diğer Hristiyan mezheplerine mensup olduğunu ortaya koymaktadır. Bazı Batılı kaynaklar Mısır’daki Hristiyan nüfusu yüzde 15-20 civarında tahmin etmektedir. Bu durum, Mısır’a Batılıların müdahalesine elverişli ortam sağlamaktadır. İngiliz işgal döneminde Mısır’ın istihbarat kurumları büyük ölçüde Batılı unsurların kontrolünde ve kripto Hristiyanlardan teşkil edildiğinden müdahaleye/kışkırtmaya elverişli imkan oluşturmaktadır.

Ayrıca Mısır Ordusu’nun askeri yatırım ve ticaret şirketleri üzerinden ve siyasi otoriteyi tesir altında tutan uzantıları mevcuttur. Ayrıca siyasi yapıya müdahale Ordunun devlet geleneği haline gelmiştir. Mesela 25 Ocak 2011'de, Mısır'da Hüsnü Mübarek hükûmetine karşı geniş çaplı protestolar başladığı zaman 11 Şubat 2011'de Mübarek istifa etti ve Kahire'den ayrıldı. Kahire'deki Tahrir Meydanı'nda coşkulu kutlamalar yapıldı. Ardından Mısır ordusu yönetimi devraldı. Silahlı Kuvvetler Yüksek Konseyi Başkanı Muhammed Hüseyin Tantavi, fiili olarak geçici devlet başkanı oldu. 13 Şubat 2011'de ordu, parlamentoyu feshedip, anayasayı askıya aldı. Yani Mısır’da Ordunun devleti yönetme geleneği mevcuttur. Bu gelenek Osmanlı Valisi Mehmet Ali Paşa’dan beri devam etmektedir. 2012’deki seçimlerden sonra iktidara gelen Mursi, bu geleneği bozmuş demokratik yolla iktidara gelmiştir. Mısır’daki bu yapıyı bilen Batılı güçler/Siyonistler güvenliklerini tehlikede gördükleri zaman Hristiyan azınlık ve istihbarat organları üzerinden sisteme müdahale etme imkânına her zaman sahiptir. (Nitekim Mursi, Rusya'dan nükleer enerji yatırımlarını geliştirmede yardımcı olmasını istediği için Siyonizm tarafından çok tehlikeli görülmüştür.)

Mısır, 1979'dan bu yana Amerika Birleşik Devletleri'nden yardım alan (yılda ortalama 2,2 milyar dolar) ülkeler arasındadır. Irak Savaşı sonrası ise ABD'den en çok yardım alan üçüncü ülke konumundadır. Mısır ekonomisi, esas olarak turizm, yurt dışında çalışan Mısırlıların gönderdiği dövizler ve Süveyş Kanalı gelirlerine dayanmaktadır. Ekonomisi kırılgandır. Sosyal yapısı kırılgandır. Nüfus artışı yüksektir. Halkın çoğu 40 bin kilometre karelik Nil Nehri boyunca uzanan dar bir alanda oturur. Bu durum, Mısır’ı Batılılarla hatta İsrail ile iyi geçinmeye zorlamaktadır. Mısır’da halk hareketlerinin olması, demokrasi gösterileri, açık toplum oluşturmak gibi hareketlerin yapısal temeli yoktur. Her zaman ve her yerde ordu sisteme hâkimdir. Devletin kurucu ögesidir. Ordunun bir paşası gider diğer bir paşası gelir. Mısır’a dair Batılı ölçülere göre değerlendirerek yapılacak analizler yanlış sonuçlar verir.

Sonuç: Mısır’da halk hareketlerinin olması için Batılı/Siyonist kışkırtma olması lazımdır. Kim gelirse gelsin eninde sonunda yönetim ordunun elinde kalır.

3-Suriye’deki devrim sonrası yeniden inşa sürecinde, YPG/SDG gibi yapıların sisteme entegrasyonu önündeki en büyük engeller nelerdir ve bu durum Suriye’nin devlet yapısını nasıl etkiler?

-YPG/SDG, Suriye devrimi sonrası 15 senelik süreç içinde Siyonizm’in desteği ile ABD’den büyük ölçüde askeri yardım aldı. Kuzey Doğu Suriye’de çok büyük etkinlik kazandı. Türkiye’nin yaptığı askeri harekâtlardan sonra Afrin, El Bab ve Barış Pınarı bölgesinde hâkimiyeti kaybetti. İdlip’te mevzilenmiş bulunan rejim muhaliflerinin bölgesine giremedi. Rakka, Deyrizor gibi Arapların etnik olarak çoğunlukta olduğu şehirlerde hâkimiyetini genişletti, Halep gibi Suriye’nin en önemli sanayi şehrini tehdit ve kontrol altında tuttu. Bu durum Suriye’nin güvenliği, ekonomik geleceği açısından kabul edilemezdi. Evet, Suriye Kürtleri, rejim döneminde büyük haksızlıklara uğramış vatandaşlık hakkı elde edememiş, kimlik kartı olmayan ezilen bir kitle muamelesi görmüştü, bu durum devam edemezdi. Ancak otorite boşluğunun olduğu dönemde Suriye’nin petrol kaynaklarına el koymak, eşkıyalık yapmak, keyfi vergiler koymak, yol kesmek, adam kaçırmak devlet içinde devletçilik oynamak kabul edilemezdi. Nihayetinde Türkiye’nin de baskısıyla, ABD’nin desteği kesmesiyle yola geldiler. Kısıtlı manada tavizler alarak devlet içerisinde otoriteye katılmayı kabul ettiler. Aslında rejim döneminde Kürtler vatandaş bile değilken Suriye’nin eşit vatandaşlar seviyesine yükseltilmesi büyük bir kazanımdır. Yurt dışına gidemeyen, bir pasaportu dahi olmayan bu insanlar Suriye’nin geleceğinde birlikte çalışarak yükseleceğini görmelidir. Kürtlerin entegrasyonu önünde herhangi bir engel yoktur. Bu coğrafya, halkların birleşerek yükseleceği bir sahadır, çatışarak, kırarak, dökerek kim bir şey kazanmıştır ki?

Aslında mesele Kürtlerin entegrasyonu meselesi olarak görülmemeli Türkiye, Suriye, Lübnan ve Irak’ın federal bir yapıyla birleşmesi olarak düşünülmeli bu yapı Balkanlardan, Yemen’e oradan Güney Sudan’a kadar sahaya doğru genişletilmeli, bütün Kuzey Afrika’nın bu birliğe katılması sağlanmalıdır. Küçük düşünmeye değil büyük düşünmeye adanmalıyız.

Kürtler dünyanın neresinde olursa olsun kardeş ve soydaş halkımız olduğundan iyiliklerini düşünür mutluluklarını temenni ederiz.

4- Trump’ın dünya siyasetine dönüşü ve Ukrayna Savaşı’nın Türkiye-AB hattındaki etkileri sürerken; Gazze soykırımının 'milat' olduğu bir dünyada Türkiye nasıl bir yol haritası izlemeli?

-Türkiye, çok yönlü ve çok kutuplu politika üretimine devam etmelidir. ABD ve AB ile ilişkileri mevcut dostluk ve ittifak temelli sürdürürken komşumuz Rusya ve İran ile ilişkileri de bozmamaya özen göstermeliyiz. Rusya’nın kendi iç sisteminde yer alan Müslüman-Türk halklarına iyi muamele etmesi onların milli ve İslami kimliklerini korumasını desteklemesi memnuniyet duyduğumuz bir durumdur. Keşke Çin’de aynı şeyi yapsa İslam dünyasının takdirini kazansa diye temenni ediyoruz!

Trump idaresindeki ABD, Ukrayna’nın Rusya’ya karşı toprak kaybederek barış yapmasını destekliyor. AB ülkeleri ise Rusya’nın Ukrayna’da ilerlemesini, arazi kazanmasını kendilerine yönelik yakın tehdit olarak görüyorlar. Bu durum AB ve ABD politikalarının çatışmasına sebep oluyor. Ayrıca ABD, NATO’nun yükünü çekmekten, AB’nin savunma harcamalarını finanse etmekten de sıkıldığını söylüyor; “Savunma harcamalarınızı kendiniz yapın ve GSMH’ın yüzde 5’ine çıkartın” diyor.

Rusya-Ukrayna Savaşı başlamadan önce Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü'nün (NATO) “beyin ölümünün gerçekleştiğini” söyledi, Almanya Başbakanı Angela Merkel, Macron'a katılmadığını, Rusya'dan ise “NATO'nun mevcut durumunun doğru tanımlaması” açıklaması gelmişti. ABD, “Avrupa kendi savunmasını kendi yapmalıdır” dediğinde hiç kimse şaşırmadı. Bu durum nihayetsiz böyle devam edemezdi. Kaldı ki Avrupa Birliği, genişleme sürecinde Varşova Paktı’nın bütün ülkelerini (Ukrayna hariç) AB’ye katmış Rusya’ya karşı büyük üstünlükler elde etmişti. Bu süreçte Rusya’da AB’ye katılmak ortak kazançlar elde etmek istemiş ancak ret edilmiştir. Avrupa, Rusya’yı öteki/hasım olarak algılamakta ısrar etmiştir. Avrupa ülkeleri, büyük ölçüde zihin karışıklığı içinde oradan oraya savrulurken Ukrayna’yı birliğe katarak Rusya’nın aleyhine genişlemeyi sürdürmeye çalışmış ve Rusya’nın kırmızı çizgisi ile karşılaşmıştır.

Aslında Türkiye açısından AB’ya katılmak cazibesini yitirmiştir. Türkiye, AB açısından kendi savunmalarına destek olan müttefik, Rusya’ya karşı denge unsuru bir askeri güçtür. Dolayısıyla AB, Türkiye’yi yörüngesinde tutmak için her türlü çabayı harcayacağı değerlendirilmelidir. Türkiye, silah endüstrisine ağırlık verdikçe, nükleer silah ve bunların atma sistemlerini yaptıkça AB üzerindeki tesiri giderek artacak dünya askeri dengesine boyut katacaktır. Türkiye’nin askeri ve ekonomik gücünün artması AB açısından Rusya'ya karşı denge unsuru olarak değerlendirilecektir.

Siyonizm’in ABD’yi zayıflatmak hatta bölmek için teşebbüse geçtiği bu dönemde Türkiye, yeni bir güç merkezi olarak harekete geçmesinin tam zamanıdır. Bunu bölgesel ittifaklarla “Türkiye-Pakistan-S. Arabistan-Somali” taçlandırmalı Orta Asya coğrafyasında yer alan Türk cumhuriyetleriyle de bağlarını kuvvetlendirmelidir. Türkiye’ye yönelik güvenlik tehdidi büyük ölçüde küresel Siyonizmin terör yapısı olarak kurduğu İsrail’den gelmektedir. Arz-ı Mevud ve Ortadoğu coğrafyasının tümünü işgal etmeye, halkı topraklarından sürüp çıkartmaya yönelik İsrail politikalarını gizlemeye ihtiyaç duymadan söylemektedir. Bu durumda tehdidi ileriden karşılamak, kudurmuşluğu bertaraf etmek Türk dış politikasının birinci hedefi haline gelmiştir.

Gazze, insanlığın kanayan yarasıdır. Batı Şeria’da İsrail terör örgütünün zulmü altındadır. Bu ateşin sönmesi İsrail’in sınırlarına hapsedilmesi, hesap verir hale getirilmesi hayati derecede önem kazanmıştır. Bunun yapılabilmesi için nükleer silahlara sahip olmak şarttır. İsrail, elindeki nükleer silah gücünü tehdit olarak kullanarak ABD’ye ve savaştığı ülkelere her dediğini yaptırabilmektedir. Bu kozu kullanarak Rusya dâhil bütün devletleri tehdit etmekten çekinmemektedir. Bu kozun elinden alınması şarttır. Mesela 1973 Arap-İsrail Savaşı’nda Mısır’a yenilmişken “Kahire’ye atom bombası atacağım” tehditliyle savaşı kazanmıştır. Günümüzde İran’a karşı her an nükleer silah kullanabilir. Kullanma tehdidi ile her dediğini yaptırabilir. İsrail’i durdurmak, Türk dış politikasının birinci hedefi haline gelmelidir. ABD ile İran arasındaki müzakerelerin savaşa varmadan neticelenmesi Türkiye’nin menfaatinedir. Bu çatışmanın sonunda İsrail’in tehdit gücünün artması Türkiye’nin aleyhinedir. Bu sebeple düşmana yaklaşmak, savunmayı Suriye’nin güneyinden kademeli olarak tasarlamak, Gazze’yi ve Filistin halkını desteklemek hayati derecede önemli hale gelmiştir.

5- Türkiye’nin NATO üyeliği ve AB ile olan karmaşık ilişkileri devam ederken, Türk Devletleri Teşkilatı’nın (TDT) bir 'güvenlik ve savunma' odağına everilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? TDT, Türkiye için Batı ittifaklarına bir alternatif mi, yoksa Türk dünyasının jeopolitik bir öznesi olarak yeni bir 'stratejik özerklik' alanı mı yaratıyor?

- NATO, eski SSCB “onun yerine kurulanRUSYA’ya karşı kurulmuş bir örgüttür. Kuzey Atlantik Savunma Antlaşması manasında kullanılmaktadır. NATO başlangıçta (1949'da 12 ülke) sınırlı sayıda Avrupa ülkesini kapsıyorken giderek genişleyerek 20 ülkenin katıldığı ittifak haline gelmiştir. Özellikle Varşova Paktı’nın dağılmasından sonra Rusya’nın egemenlik alanında kalan ülkeler bu ittifaka katılarak giderek genişlemiştir.

SSCB dağıldıktan sonra Rusya Federasyonu içinde muhtelif fikir akımları ortaya çıktı, bunlardan en ünlüsü Aleksandr Dugin’in temsil ettiği Avrasyacılık fikri idi, gene bu dönemde ortaya çıkan Atlantikçi ekol, Rusya’nın NATO’ya girmesini savundu, bu yolda teşebbüslerde bulundu fakat başını ABD’nin çektiği Atlantik savunma grubu bu isteği kabul etmedi. Batı düşünce sistemi Hegelist mantığa dayanır; bir şeyi zıddı ile tarif eder. Rusya Federasyonu’nu (RF) ötekileştirerek düşman ilan etti. Rusya’nın Avrupa’ya karşı tutumu böyleyken özellikle başlangıçta Duginci zihniyetle hareket eden Putin yönetimi Orta Asya’yı arka bahçesi ilan etti ve kendi egemenlik alanında kalmalarını esas alan bir politika takip etti. RF, NATO’nun Orta Asya’daki arka bahçeye girmesine karşı daima uyanık bulunuyor. Ancak ABD’nin terörle savaş fikri doğrultusunda başlattığı Afganistan’ı işgal harekâtı için Özbekistan’da askeri üsler kurdu. Afganistan’dan çekilince Türkistan coğrafyasında kurduğu üsleri kapattı. Rusya Federasyonu şunu bilmektedir: Türkiye’nin Orta Asya cumhuriyetleriyle ilişkisi akrabalık, kardeşlik ve din kardeşliği (aidiyet benzerliğine) temeline dayanmakta, ekonomik ve sosyal yükselişi esas almaktadır.

Türkiye’nin bu coğrafyada etkinlik kazanmasını Çin’in Orta Asya’ya nüfuzunu önlemenin bir aracı olarak da görmektedir. Rusya öteden beri Çin’in Mançurya’ya doğru genişlemesinden, Orta Asya’ya (Türkistan Coğrafyası) nüfuz etmesinden endişe duymaktadır. Çin politikasının sinsiliği, istihbarat temelli yayılmacı ruhu Siyonist sermayenin 1980’lerden itibaren ülkeye girişi ile tehlikeli hal almıştır. Bu gelişme hem Rusya için tehdittir hem Türkistan coğrafyasındaki kardeş ve akraba halklar için yakın tehdittir. Dolayısıyla bu coğrafyada Rusya’yı hedefe almadan Çin’in durdurulması yolunda ittifaklar tesis etmenin, savunma paktları kurmanın, ortak askeri eğitim teşkilatlarının kurulması ve geliştirilmesinin zamanı gelmiştir. Gecikmek hayati derecede tehlikelidir.

Türkiye’nin burada yapmak istediği yeni bir stratejik özerklik alanı yaratmaktan ziyade gelmekte olan tehdidi ileriden karşılamak, küresel istikrarın korunmasını temin etmekten ibarettir. İçişlerine karışmamak, toprak bütünlüğüne ve egemenliğine saygı, topraklarını düşmanca davranan unsurlara (terörizme) kapatmak, karşılıklı güven ve işbirliği temelinde ortak yararı hedef alan bir mantıkla sürdürmektir.

Türk Devletleri Teşkilatı’nın (TDT) Türkiye ile jeopolitik bağlantısının olmaması, bu bağlantıyı kesen İran, Ermenistan ve RF gibi ülkelerin politikalarının farklı istikametlere yönelmesi sebebiyle NATO benzeri bir ittifakın şimdilik yapılmasını zayıflatan etkenlerdir. Ancak şunlar yapılabilir. Askeri eğitim yardımları, TDT’nin ordularının müşterek eğitim ve kadro uygulamaları, silahlarda ortak üretim ve benzer teşkilatlar kurmaları, özellikle Türkiye açısından Kazakistan’ın nükleer enerji ve silah bilgisinden yararlanılması, Baykonur Uzay Üssündeki Kazak bilgi birikimi ve tecrübesinden istifade edilmesi bu işbirliğini daha canlı hale getirebilir. Özellikle Rusya’nın nükleer enerji alanında Türkiye ile işbirliği yapması AKKUYU Nükleer Santralı kurma projesi ileri teknoloji sahasında ilerlemenin yolunu açabilir. Bu projeler Rusya’nın Türkiye’yi tehdit olarak görmediğini Orta Asya’daki faaliyetlere sıcak baktığını göstermektedir. Barış yolu ile yapılacak işleri savaş yolu ile yapmaya kalkmak ahmaklıktır.

6- Bölgede Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan merkezli, savunma sanayii ve askeri iş birliğini önceleyen yeni bir siyasi paktın ayak sesleri duyuluyor. Bu 'İslam Dünyası merkezli' yeni güç odağının, küresel sistemdeki mevcut kutuplaşmalara (ABD-Çin-Rusya) karşı üçüncü bir yol olma ihtimali nedir?

- Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan merkezli, savunma sanayii ve askeri iş birliği Orta Doğu coğrafyasının bütünleşmesi açısından hayati derecede önemlidir. S. Arabistan’ın parası var, ekonomik kapasitesi fevkalade güçlü ancak yetişmiş insan gücü, teknoloji ve sanayi alt yapısı açısından yetersiz. Pakistan nükleer teknolojiye sahip, yeteri kadar iş gücü var ancak çok fakir, dolayısıyla un, şeker, yağ bir araya gelirse helva oluyor. S. Arabistan üsler vasıtasıyla ABD kontrolü altında bulunuyor. Elindeki sermaye zaman zaman Amerika tarafından gasp ediliyor. Böyle bir kararı alacak siyasi irade mevcut mu ona bakmak lazım!

Bir ittifakın kurulabilmesi için şartlardan biri de şudur: Kime karşı kurulacak? Arada Jeopolitik bağlantı var mı, hedef nedir, kimdir? Tarafların hür iradesini engelleyecek tehditler nelerdir? Bunu yapacak siyasi irade mevcut mu? Halkların tutumu ne olacaktır, sorularına verilecek cevaplar bir ittifakın geleceğini/yapılabilirliğini belirleyen etkenlerdir.

Öncelikle bu ittifak kime karşı kurulacaktır?

Eğer İran’a karşı kurulacaksa İsrail dahil bütün Amerika ve AB destek verecektir. Bu ittifak Çin’e karşı kurulacaksa, Pakistan, Çin ile yaptığı bağlayıcı antlaşmalar sebebiyle yer almayacaktır. Bu ittifakı ABD hararetle destekleyecek ancak İsrail, Çin’deki küresel Yahudi sermayesi yatırımları sebebiyle karşı çıkacaktır. Bu ittifak İsrail’e karşı kurulacaksa Basra Körfezi tamamen ABD’nin askeri kontrolü altındadır, S. Arabistan’ın böyle bir ittifakta yer alması mümkün değildir. Ancak şu olabilir. S. Arabistan, parasını ABD ve Londra bankalarında tutacağına Türkiye ve Pakistan’daki savunma sanayi yatırımlarına verir. Her iki ülkenin askeri kapasitesini artırarak gerek Hindistan alt kıtasındaki gerekse Doğu Akdeniz’deki güç dengesinin Müslümanlar lehine değişmesine imkân sağlar. S. Arabistan’ın Basra Körfezi’ndeki Amerikan yığınağına kafa tutması mümkün değildir. Kaldı ki Hint Okyanusu’nda ABD 5. Filosu mevcuttur, Arabistan-Pakistan bağlantısını keser. Böyle bir ittifakın İsrail’e karşı kurulmasını ABD engeller. Çin karşı çıkar. Bunun yerine ekonomik işbirliği, endüstri yatırımlarına kaynak ve savunma sanayine sermaye desteği açısından Türkiye-Pakistan ve S. Arabistan verimli işbirliği yapabilir.

'İslam Dünyası merkezli' yeni güç odağının ortaya çıkması öncelikle S. Arabistan yatırımlarının Türkiye ve Pakistan’a yönelik olarak yapılmasından sonra mümkün olabilir, meseleyi uzun vadeli bir proje olarak ele almak gerekir.

7- Trump yönetiminin 3 Ocak 2026'da gerçekleştirdiği 'Absolute Resolve' operasyonuyla Nicolas Maduro’nun alıkonulması, uluslararası hukukta egemenlik hakları açısından büyük bir tartışma başlattı. Trump’ın Monroe Doktrini’ni aşan ve 'Donroe Doktrini' olarak adlandırılan bu yeni müdahaleci yaklaşımı, Latin Amerika’daki diğer devletler için ne anlam ifade ediyor ve bölgedeki Amerikan hegemonyasını nasıl yeniden şekillendiriyor?

- ABD’nin Monroe Doktrini’ni aşarak 'Donroe Doktrini'ne yönelmesi deli dana yaklaşımıdır. Monroe Doktrininin temeli inzivadır. Amerika’nın kıtasına çekilerek küresel olaylara seyirci kalmasıdır. Hâlbuki 'Donroe Doktrini’, ABD’nin çıkarlarını koruması için dünyanın her yerine ve her zaman, gerekçeli veya gerekçesiz müdahalede bulunması, kendini dünyanın mutlak hâkimi ve yöneticisi sayması mantığına dayanmaktadır. ABD 19. yüzyılda Monroe Doktrini’ni uygulamıştır ancak dünya liderliğinin İngiltere’den Amerika’ya geçmesinden sonra asla bir daha uygulayamamıştır. Bugün Monroe Doktrini’ne geri dönmeyi bırakın ABD’nin çok kutuplu dünya dengesine bile tahammülü yoktur. ABD, 2001’de Afganistan’a girmiş 2003’te Irak’a müdahale ettikten sonra ekonomik hasar alarak çekilmiş, SSCB’nin 1991’deki dağılmasından sonra elde ettiği küresel Hegemonik güç pozisyonunu kaybetmiştir. Özellikle ABD’nin iç sistemini elinde tutan “küresel Yahudi sermayesi” diğer adıyla “müesses nizam” sermayesini Çin’e kaydırarak Çin’in ekonomik kapasitesini Amerika’nın seviyesine getirmiş ve ABD’yi açık pazar yapmıştır.

Sermaye ve fabrikaların Çin’e gidişi, ABD ekonomisini güçten düşürmüş, ithalata olan bağımlılık cari dengeyi bozmuş, işsizlik ve bütçe açıkları tahammül edilemez boyutlara gelmiştir. Bunun düzeltilmesi için ABD siyasi liderliği ne yapması lazımdır?

Giden sermeyenin geri dönmesini istemesi, fabrikasını Çin’e taşıyan Yahudi şirketlerine karşı yaptırım uygulaması gerekirken, ne yapıyor?

Çin’e enerji satan Venezüella, İran, Rusya gibi ülkelere karşı yaptırım kararları alıyor, ambargo ve abluka uygulayarak halk tabiriyle eşeği döveceğine palanı dövüyor. Bu mantık tutmaz.

ABD’nin büyük masraflarla askeri güçlerini Hürmüz Boğazı’nda toplaması, İran’a vurması da sorunu çözemez. Daha doğrusu aldığı abdest ürküttüğü kurbağaya değmez. İran’a karşı yapılan harekât başarılı olsa bile yapılan masraf elde edilecek hasılata değmeyecektir. Mesele İran üzerinde politik hâkimiyet kurmaksa bu kazancın hiçbir sorunu çözmeyeceği aşikârdır. Kaldı ki Çin’e giden petrol temelli enerji akışını kesseniz bile enerji elde etmenin bin türlü yolu vardır. Çin, elektrik üretim teknolojilerine, nükleer füzyona, yenilebilir enerji kaynaklarına Ay’dan Helyum 3 gazı getirmeye kadar uzanan birçok alana yönelerek çözüm bulur. Kötü komşu adamı mal sahibi yapar misali ABD’nin saldırgan hamlesi boşa çıkar. Nitekim Çin bunları yapıyor ve yapacaktır da.

ABD’nin Monroe Doktrini’ni 'Donroe Doktrini’ne çevirmesi işe yaramayacaktır.

Uluslararası Hukuk hocalarının söylediği; bu mantığın küresel hukuk düzenini bozacağından, dünyada hukuk diye bir şeyin kalmayacağından endişe eden açıklamalarını bir tarafa bıraksak dahi deli dana mantığı ile bir o tarafa bir bu tarafa saldırmanın ABD’nin çıkarlarına hizmet etmeyeceği açıktır.

ABD ekonomisini düzeltmenin yolu bellidir. FED devletleştirilecek, ABD’yi terk eden Yahudi (İsrail) sermayesine el koyacak, bunlara ithalat yasakları getirecek, ambargo uygulayacak, bunların yurt dışı yatırımlarına engeller koyacak, abluka uygulayacaktır. Bunun yerine Maduro’yu kaçırır, İran’a vurmak için astronomik harcamalar yapar sonuçta hiçbir kazanç elde edemezsen ABD’yi iflasa sürüklersin! Bu mantık tutmaz! Çünkü deli dana istikametsiz koşar.

Bu durum şunu gösteriyor: Trump iyi niyetle Amerikan ekonomisini düzeltmek için heyecanla çalışıyor. Ama elinde bir plan yok! Ne yapacağını bilmiyor! Devleti içten kemiren mikrop ile yüzleşmek istemiyor, belki de bunlara gücünün yetmeyeceğini düşünerek istikametsiz gidiyor.

Donroe Doktrini tutmaz çünkü maddi ve mantıki temeli yoktur. Görönland’ı almak, Kanada’ya el koymak, Küba’yı işgal etmek, Avustralya ve Yeni Zelanda’yı buna ilave etmek!.. Hiçbir şey ABD ekonomisini kurtaramaz. Çünkü ABD’nin Küresel Yahudi sermayesine olan borç yükü çevrilemez boyuttadır. Bu borç haksız paradır. Ödenemez boyuttadır. Silerek kurtulmaktan başka çaresi yoktur.

NOT:

Bir de ABD Merkez Bankası olan FED’i devletleştirmesi lazımdır. Amerikan hükumeti FED’e olan borcunu sildiği zaman halkın sırtından ağır bir yük kalkmış olacak; bütçe açığı meselesi problem olmaktan çıkacaktır. Bunu Trump hükumeti yapabilir mi, sorun budur!

Bazıları ABD ekonomisinin çökmesini istediğim sonucuna varmasın! 1929 ekonomik buhranından biliyoruz ki ABD ekonomisindeki çöküş, bütün dünya ekonomisine zarar vermektedir.

.

Suat Gün, dikGAZETE.com

-Uluslararası Kudüs Derneği Başkanı-

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ