De Sade 'Sadizmi'

De Sade 'Sadizmi'

De Sade "Sadizmi"

Vincennes hapishânesindeki hücresinde eşi Madam Renée'ye teslîm edilmek üzre kaleme aldığı «20 février 1781» (20 Şubat 1781) târihli mektûbunda, Evet, ben bir şehvet düşkünüyüm, bunu îtirâf ediyorum; bu türden akla gelebilecek her şeyi hayâl ettim, ama hayâlini kurduğum şeyleri kesinlikle yapmadım ve asla da yapmayacağım. Ben bir şehvet düşkünüyüm, ama suçlu ya da kâtil değilim, îtirâflarında bulunan Marquis de Sade (Marki dö Sad), eşinin kız kardeşini baştan çıkarttığı ve türlü sapkınlıkları alenen sergilediği, hizmetkârlarına acımasızca cezâlar verdiği ve katı işkencelere tâbî tuttuğu yönündeki iddiâlar, suçlamalar ve yüz kızartan skandallarla geçen sıra dışı hayâtında soylular arasında nefret edilen bir figür olmaktan ziyâde tabu yıkıcılığı ile tüm şimşekleri üzerine çekmeyi başarır.

Cümle norm dışı tutum ve davranışları hikâye ettiği erotik ve pornografik öyküleri, hem okur yazar kesime yasaklı ve şehvet dolu bir dünyânın kapılarını açar hem de kendisini lânetleyen kimi çağdaşları arasında içten içe ve merakla tâkîb edilen guilty pleasure'a, yâni “yapılmaması gerektiğine inanılan fâkat yapmaya devâm ederek gizliden gizliye pişmanlık duyulan bir zevke” dönüşür.

*

De Sade, orta devir boyunca yaptığı eylemlerde otoritelerce rahatlıkla ölüme mahkûm edilen ve kilise-kral tahakkümü altında özgürlüklerini yitirdiğini düşündüğü halkın işlediği cürümlerin, soylular tarafından ne kadar yaygın ve sistemli bir biçimde tatbîk edildiğini, ve hattâ fetiş hâline getirildiğini düşünür.

Kendisi de o soylu, aristokrat sınıftan gelir.

Bununla ilgili olarak, zannımca, Marquis de Sade'a katʿiyyen çıkış yolu bulunmayan gaddarâne ve merhâmetsiz bir dünyânın metaforunu yazdıran en mühim hâdiseler, yazarın insiyâkının yâhût içgüdülerinin dışında orta zaman Avrupa'sında kayıtlara geçmiş Madam LaLaurie ve Gilles de Rais vakʿâları olabilir.

LaLaurie, köşkünde istihdâm ettiği hizmetkârlarını zincire vurduktan sonra kol ve bacaklarını kırıp, muhtelif uzuvlarını ters istikâmetlere döndürmek sûretiyle onları akılalmaz işkencelere tâbî tutar. Derilerini yüzer, gözlerini oyar, ayaklarını keserek bu insanları sanki bir kimyâhânedeymiş gibi insafsızca deneylere tâbî tutar.

Aristokrat bir aileye mensûb olduğu için bu korkunç fiiliyâtının hesâbını vermez, yargılamadan yakasını kurtarır ve sırra kadem basar.

Diğer hâdise Fransa'dan sonra Britanya'nın Machecoul Şatosu'nda dünyâya gelmiş Gilles de Rais (Jil dö Re) adlı askerin, civârdaki kız ve erkek çocuklarını kaçırarak onlara fiziksel ve cinsel şiddet uyguladıktan sonra infâz edip cesetlerini zindanlarda saklaması vakʿâsı olur.

Bölgede kaybolan 140 ilâ 300 kadar çocuğun ölümünden sorumlu tutularak îdâm edildiği târihe değin bir aristokrat olduğu için tahkîkâtlardan sıyrılmayı başarır ve en nihâyetinde ancak kiliseyi karşısına aldığında sonu gelir. 

*

De Sade'a göre insan özgürlüğünün sınırlarını belirleyen şey onun iç güdüleridir.

Özgürlük denen şey, hudûdu târih boyu tartışılagelen, uğruna çok ağır bedeller ödenmiş sihirli bir sözcük değil midir?

Beşerîyyet, çağlardan beri –belki de tabiatında var olan gruplaşma eğilimi hasebiyle– muhtelif sosyal yapılar oluşturur.

William Golding'in Sineklerin Tanrısı (Lord of the Flies) adlı şâheser niteliğindeki romanında da ele alındığı gibi her ne kadar bireysel başlasa da hayâta insan, şovenist gruplar oluşturabilir, düzen têsîs etmeye gayret eder, kurallar getirir. Bu âidiyetler çerçevesinde gelenek, töre veyâ kendince tanımladığı bâzı ahlâk ilkelerini kalkan edinebilir. Bir vakit sonra kendi oluşturduğu toplumun prangası altına girer. Hâl-i hazırda zâten özgür değildir. Dinamik olmayan bu ilkeler, zamân içerisinde, birer dogmaya dönüşebilir.

Marquis de Sade için bu, insan tabiatına aykırı bir durumdur; çünki salt insan, özünde sapkın, şehvet düşkünü ve her mânâda yıkıcı öze sâhip mahlûkâttan başka bir şey değildir. Kendi özüne aykırı kuralların bir maskesi olan erdem de –John LaCorte'un tâbiriyle– “bir tür ahlâksızlık, ahlâksızlık da erdemdir ona göre.”

Tabiatı gereği cânî ve barbar olma dürtüsünü taşıdığına göre özgürlüğün hudûdları da ortadan kalkar böylece.

Onun dünyâsında merhamet ve iyilikseverlikten daha tehlikeli bir şey yoktur; iyilik, zayıfların nankörlüğü ve küstahlığı yüzünden dürüst insanların her dâim pişmân olmasına yol açan bir zâafiyetten başka bir şey değildir.

İnsan, ızdıraplardan, acıdan beslenir, dahası, başkalarının acılarından... Biri bir gazete okuduğu zaman mutlu, güzel ve iyilik dolu havâdislerden ziyâde, her dâim sansasyonel, acı dolu, dramatik veyâ ajite edici haberleri tâkip etmeye meyyâldir.  De Sade'a göre duyusal zevklerin ortasında insan, azâblardan, acılardan veyâ ızdıraptan zevk alır.

İnsan, niçin hatâ yapar, neye göre yapar, hangi kural ve kâideye göre yapar, yaptığı kötülükler neden ve neye göre yasak olur?

De Sade için sapkınlık da insanın kendi varlığının netîcesidir. Dolayısıyla, onu idrâk etmeye çalışmak, sorgulamak yâhût kurallarla kısıtlamak mânâsızdır.

Bir mânî olarak gördüğü tüm bu ilkeleri neşrettiği eserlerinde, bilhâssa Sodom'un 120 Günü veyâ Sefâhât Okulu'nda, paramparça ederek insanoğlunun en zâlim yönüne temâs eder.

Kitaplarında kullandığı ve hudûdu olmayan müstehcen ögeler, dinî ve siyâsî göndermelerle bezeli diyaloglar ve karakter kurgulaması, hikâyelerini çoğunlukla kurbânın bakış açısıyla ele alması, erotizm ile sadizmi irtibatlandırması, ahlâksızlığa övgü mâiyyetinde aralara serpiştirdiği insan gaddarlığının felsefî sorgulamaları, sırlarla dolu hayâtından bâzı enstantaneler barındıran hikâyeler ve hiç şüphesiz kalemini kullanma kabilîyyetiyle birleşen hayâl gücü, okuyucunun zihninde ürkütücü ve rahatsızlık uyandıran imgeler uyandırır.

Böylece, hem çağdaşı hem de muâdili olan yazarlardan, özgünlüğü ile, ayrılır.

Belki de bu korkutucu ögelerin bir kısmına Bastille'de tesâdüf etmiştir, kim bilir?

Mâlûmdur ki Fransız İhtilâl'inin fırtınası kopmadan bir kaç gün evvel su borularına vurup, Ey Parisliler! Tutsakları öldürüyorlar!, feryâdıyla diğer mahkûmları heyecânlandırması, bir işkence tanıklığının sessiz çığlığı olabilir.

İnsanın karanlık yönünü yansıtırken, sadistik eylemlerin ürkütücü yönlerini açığa çıkartarak bir ahlâk ilkesi oluşturur. Bu ilke “kendi yararını koruma” ilkesidir. De Sade için insanı, insan yapan değerler bir defâ yitirildiğinde ortaya kendi yararını koruma ilkesi çıkar ve sonunda gaddarlığa –vefâtından sonra batılı feylezoflar nezdinde soyadını almış olan– «Sadizm» kavramına varılır.

Çünki insan, kendi doğasıyla başbaşadır.

Bir işkenceci, bir tevkifhânedeki mahkûma niçin ezîyyet eder?

Evvelâ o nizâmın parçası olur, idâreci zümre üzerindeki mesʿûliyetini kendine itâat edenlere yükleyerek suçunu örtmeye çalışır, o işkenceci de kendini ve kendi yararını korumak adına her türlü direktifi almaya hazırdır; çünki eğer o sistemin elinde bir kurbân olursa, âkıbetinin, işkence ettiği mahkûm ile aynı olacağını iyi bilir.

Zulmettiği mahkûma ders verdiğini düşünerek, bir süre sonra, onun acılarından zevk duymaya başlar ve kaçınılmaz bir biçimde sadizme varır, De Sade felsefesine göre...

Tıpkı Stanley Milgram'ın elektrik verme deneyinde “Ben, sadece vazîfemi yerine getirdim,” meyânındaki sosyal psikolojinin öyküleştirilmiş hâli gibi...

Sodom'un 120 Günü'nde de bu ilişki gün yüzüne çıkar.

İşkenceci ile kurbân ilişkisi, merhametsizlik ile çâresizlik duyguları ve bedeni yalnızca birer metâya, “şeye” yâhût bir tür eşyâya dönüşmüş insanlar işlenir sayfalar boyunca...

Eserinin adını «Sodom» koyar.

Böylece, büyük bir ironiye imzâ atmış olur; çünki Fransızca vâsıtasıyla Avrupa literatürüne giren ve “anal ilişki” mânâsına gelen sodom ve sodomi sözcükleri, ilk defâ Yahudi ve Hristiyan metinlerinde bahsi geçen ve İslâmî terminolojide Lût kavmi ile vücûd bulan –dinî têvillere göre bilhâssa livata fiili yüzünden– halkın işlediği günâhlar nedeniyle Tanrı tarafından yok edildiğine inanılan Siddim Vâdisi'ndeki şehrin adıdır.

De Sade, dinî anlatıda şehvetengîz günâhların şehri “Sodom” ile şeytânîliğin tek bir mîmârîde toplandığı dört sefîhin gözlerden ırak şatosu arasında metaforik bir bağ kurar.

Türkçe literatüre Tanrı'ya Karşı Söylev (Discours Contre Dieu) ismiyle çevrilmiş olan cesûr nutkuyla zâten Yaratıcı'ya savaş açmış olan Marquis de Sade, yine Tanrının sözleri olduğuna îtikâd edilen Sodom anlatısını alaylı biçimde ele alır ve namlunun ucunu dinî öykülerin esâs kaynağına doğrultur.

Ateizmin radikal düşünürlerinden Alman asıllı Fransız yazar Baron d'Holbach (1723-1789)'ın fikriyâtına olan bağlılığını, hattâ onun fikirleri uğruna şehâdet mertebesine dahi erişmeye hazır olduğunu eşi Madam de Sade'a yazdığı mektuplarına eklemekten çekinmeyen De Sade, Alman filozof Winfried Schröder'in De Sade An Heir to the Radical Enlightenment (De Sade: Radikal Aydınlanmanın Mirasçısı mı?) adlı makâlesindeki “d'Holbach ile arasındaki fikrî ittifâk, hattâ ona karşı şahsî hayranlığı ışığında, akıl sağlığı sık sık tartışma konusu olan bir adamın önemsiz bir sahtekârlığına mı işâret eder, yoksa Aydınlanma Çağı'ndaki “radikalizmin” anlamı ve çeşitleri hakkında bir şeyler öğrenebilir miyiz, suâline mevzû olur.

Muammâ, ama her konuda olduğu gibi hiç şüphesiz tefekkür etmeye değer.

İnsanın kötülüğünün, gaddarlığın ihtişâmının, sapkın inatçılığın ve ezici bir kuvvet karşısında uyum sağlamayı reddetme hâlinin âdetâ havai fişek gösterisi niteliğindeki sıradışı Sadevârî ateizm, boşuna Fransız edebiyât eleştirmeni Annie Le Brun tarafından “ateizmin ilk tiyatrosu” (the first theatre of atheism) olarak nitelendirilmemiştir ne de olsa.

*

Marquis de Sade'ın hikâyesini alıp İkinci Dünyâ Savaşı yıllarına uyarlayan ve sinema sanatını “estetizmin çeşitli öğeleriyle ayık olarak gördüğü bir düş,” olarak yorumlamasıyla mâlûm İtalyan rejisör ve şâir Pier Paolo Pasolini, sadizm ile faşizm arasında kâbûsvârî bir ilişki kurarak 1975 senesinde beyaz perdeye uyarladığı ve gösterime girer girmez onlarca ülkede yasaklanan Salò veyâ Sodom'un 120 Günü (Salò o le 120 giornate di Sodoma) adlı sansasyonel filmiyle yeni bir boyut ekler De Sade'ın felsefiyâtına...

Mussolini kontrolünde 1943-1945 yılları arasında Kuzey İtalya'da kurulmuş, kısa ömürlü bir devlet olan Salò ile Sodom'u özdeşleştirir ve bu satırlara sığamayacak ölçüde dehşetengîz olan bu zâlimliğin öyküsünü Cehenneme Giriş (Antinferno), Saplantı Çemberi (Girone delle Manie), Bok Çemberi (Girone della Merda) ve Kan Çemberi (Girone del Sangue) adlı dört ana kısımda İkinci Dünyâ Harbi'nde Mussolini İtalya'sına desteğiyle bilinen ABD'li şâir, yazar ve çevirmen Ezra Pound'un da kantoları eşliğinde işler.

O film, hayâtına mâl olur.

Kısaca, gaddarlığın en hisli, şok edici ve ürkütücü şiiri Marquis de Sade tarafından yazılırken asırlar evvel, o şiirin insana lânet okutturan bir yorumu da Pasolini'ye âit olur.

.

Sami Mert, dikGAZETE.com 

Kaynakça

Georges Bataille, “The 'Lugubrious Game'”, Visions of Excess: Selected Writings, 1927-1939, ed. Allan Stoekl, Theory and History of Literature, Vol. 14, 1985, p. 28.

John LaCorte, Marquis de Sade and the Aesthetics of Suffering, California State University, Dominguez Hills, csudh.edu/philosophy/sade.htm online database, Oct. 12, 2000.

Marie-France Désérable-Adam, L'Orgie sadienne ou Les Plaisirs de la grammaire, Espaces Littéraires, L'Harmattan, Paris, 2020, p.13;

Oui je suis libertin, je l'avoue; j'ai conçu tout ce qu'on peut concevoir dans ce genre-là, mais je n'ai sûrement pas fait tout ce que j'ai conçu et ne le ferai sûrement jamais. Je suis un libertin, mais je ne suis pas un criminel ni un meurtrier.

Marquis de Sade, The 120 Days of Sodom and Other Writings, ed. Austryn Wainhouse and Richard Seaver, Grove Press, New York, 1987; Marquis de Sade, Sodom'un 120 Günü, çev. Birsel Uzma, Chiviyazıları Yayınevi, İstanbul, 2010.

Sheldon Bach, Narcissistic States and the Therapeutic Process, Rowman and Littlefield Publishing, UK, 1993, p.135.

Winfried Schröder, De Sade An Heir to the Radical Enlightenment”, Reassessing the Radical Enlightenment, ed. Steffen Ducheyne, Taylor and Francis Publishing, UK/USA, London/New York, 2017, pp.259-273, p.259.

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ