USD 0,0000
EUR 0,0000
USD/EUR 0,00
ALTIN 000,00
BİST 0.000

Avrupa’da göç ve kimlik krizi

Avrupa’da göç ve kimlik krizi
22-01-2026

AVRUPA’DA GÖÇ VE KİMLİK KRİZİ

Göç, Avrupa’nın yalnızca sınırlarını değil kimliğini de yeniden çiziyor

Avrupa son yıllarda yalnızca ekonomik ve siyasi krizlerle değil, aynı zamanda kimlik ve aidiyet tartışmalarıyla da yüzleşiyor. Artan göç dalgaları, kıtanın tarihsel hafızasında derin izler bırakırken, siyaset sahnesinde yükselen söylemler, toplumsal algıyı yeniden şekillendiriyor. Göçmenler bir yandan kültürel çeşitliliği zenginleştiriyor, diğer yandan siyasi söylemlerde “tehdit” olarak konumlandırılıyor. Bu ikili bakış, Avrupa’nın geleceğini belirleyecek en önemli sınavlardan biri haline geliyor.

Göçün kaynakları oldukça çeşitli. Afganistan, Suriye ve Libya’dan gelenler, savaş ve istikrarsızlık nedeniyle Avrupa’ya yöneliyor. Sahra altı Afrika’dan gelen göçmenler ise ekonomik krizler ve siyasi baskılar yüzünden kıtaya ulaşmaya çalışıyor. Türkiye üzerinden geçen rotalar, Akdeniz’in en tehlikeli geçiş noktalarıyla birleşiyor. Bu yolculuklarda binlerce insan hayatını riske atıyor; yalnızca 2026’nın ilk ayında Türkiye Sahil Güvenlik verilerine göre 2 bin 37 düzensiz göçmen yakalandı, 7 kişi ise denizde can verdi. 2015–2016 yıllarında Akdeniz üzerinden Avrupa’ya ulaşan 1 milyon sığınmacının neredeyse yarısının Suriyeli, beşte birinin Afgan, yaklaşık onda birinin ise Iraklı olduğu hatırlanıyor. Bu tarihsel dalga, bugünkü tartışmaların arka planını oluşturuyor.

Bu tartışmaların en somut yüzü Almanya’da görülüyor. 2025 seçimleri sonrası CDU/CSU lideri Friedrich Merz, Federal Şansölye olarak göreve geldi ve göç politikalarında daha sert bir çizgi benimsedi. Merz, iltica başvurularının AB dış sınırlarında yapılması gerektiğini savunarak “Almanya’nın sosyal uyum kapasitesi sınırsız değildir” sözleriyle dikkat çekti. CSU lideri Markus Söder, göçün “toplumsal huzur için en büyük sınav” olduğunu vurgularken, Yeşiller Partisi, göçmenlerin entegrasyonunu kolaylaştıracak sosyal politikaları öne çıkarıyor. Bu farklı sesler, Almanya’nın göç konusunda nasıl bir yol izleyeceği sorusunu daha da kritik hale getiriyor.

Almanya’nın göç politikaları, Merkel dönemindeki “Willkommenskultur” yani açık kapı yaklaşımıyla karşılaştırıldığında büyük bir dönüşümü işaret ediyor. 2015’te yüz binlerce sığınmacıya kapılarını açan Almanya, Avrupa Birliği içinde dayanışma tartışmalarını tetiklemiş, bazı ülkelerde göç karşıtı hareketleri güçlendirmişti. Bugün Merz’in sertleşen çizgisi, o dönemin politikalarına karşı bir tepki olarak okunuyor.

İstatistikler, tartışmaların arka planını netleştiriyor. 2025 yılında Almanya’da ilk kez yapılan iltica başvuruları yaklaşık 113 bin olarak kaydedildi; 2026 başındaki değerlendirmelerde bu düşüş eğilimi öne çıkarıldı. Avrupa Birliği’nin yeni göç ve iltica paktı kapsamında 2026 yılı için toplam 21 bin sığınmacının AB içinde yeniden yerleştirilmesi ve yaklaşık 420 milyon avroluk mali katkı üzerinde uzlaşıldı. Avrupa’nın sınır politikaları giderek daha güvenlikçi bir çizgiye kayarken, Frontex’in bütçesi belirgin biçimde büyüdü; 2025 bütçesi 1,12 milyar avro olarak açıklandı.

Rakamlar göçün siyasi ve ekonomik boyutunu ortaya koyarken, kültürel ve düşünsel alanda ise tartışmalar farklı bir eksene kayıyor. Alman düşünür Jürgen Habermas, Avrupa’nın geleceğinin “ortak bir kimlik inşasına” bağlı olduğunu vurguluyor; bu, yalnızca hukuki düzenlemelerle değil, ortak bir değerler zeminiyle mümkün olabilecek bir hedef. Hannah Arendt ise ‘Totalitarizmin Kökenlerinde “Kitleler, gerçeklikten çok anlatıya inanır” diyerek göç tartışmalarının çoğu zaman rakamlardan çok siyasi söylemlerle şekillendiğini hatırlatıyor. Bu iki yaklaşım, Avrupa’da göçün yalnızca bir nüfus hareketi değil, aynı zamanda bir anlatı savaşı olduğunu ortaya koyuyor: bir yanda güvenlik ve sınır söylemleri, diğer yanda kimlik ve değerler üzerinden yürüyen kültürel bir mücadele. Göç, böylece Avrupa’nın hem siyasetini hem de düşünsel ufkunu yeniden tanımlayan bir sınav haline geliyor.

Sonuç olarak; Avrupa’nın göç ve kimlik krizi yalnızca sınır politikalarıyla çözülecek bir mesele değil. Almanya örneği, sertleşen siyasi söylemler ile kültürel çeşitliliği savunan entelektüel sesler arasındaki gerilimi gözler önüne seriyor. Avrupa’nın geleceği, bu iki yaklaşım arasındaki dengeyi kurabilmesine bağlı. Çeşitliliği bir tehdit olarak mı görecek, yoksa yeni bir kimlik inşasının fırsatı olarak mı değerlendirecek? İşte kıtanın önündeki en büyük soru bu ve bu soru, yalnızca siyasetin değil, kültürün ve düşüncenin de cevabını bekliyor.

.

Hülya Ayhan, dikGAZETE.com

Kaynakça

DW Türkçe – “Almanya’da göçmen sayısı 2025’in ilk yarısında düştü”

Euronews – “AB ülkeleri göç paktı kapsamında 21 bin sığınmacının yeniden yerleştirilmesi konusunda uzlaştı”

Frontex Resmi Bütçe Dokümanları (2025 bütçesi: 1,12 milyar avro)

Türkiye Sahil Güvenlik Komutanlığı – 2026 Ocak ayı düzensiz göç verileri

UNHCR – “Mediterranean refugee crisis 2015–2016”

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ?