<div>-Eser: Erdoğan Paksoy - Karanlığın İçinde Bir Mum Yak, Işık Olsun…</div> <h3><span><strong>Sanatın Vicdanı, Sessizliğin Yükü</strong></span></h3> <div>Bir ülkenin kalp atışlarını ölçmek istiyorsanız, sokaklarına değil; <strong>şarkılarına</strong>, <strong>oyunlarına</strong>, <strong>şiirlerine</strong>, <strong>romanlarına</strong>, <strong>resimlerine</strong> bakın. Çünkü kimi zaman en <strong>gür</strong> ses, bir gitar teliyle, bir <strong>perde</strong> aralığından ya da <strong>defter</strong> kenarına düşen bir <strong>dizeyle</strong> gelir. Bazen bir genç, susturulduğu meydanda değil; evinin küçük balkonunda bir <strong>ezgiyle</strong> anlatır derdini. Çünkü <strong>sözcükler</strong> engellenebilir, adımlar durdurulabilir ama <strong>sanat</strong>, yön tayin etmez; aksine yönünü kaybedene <strong>pusula</strong> olur.</div> <div>Bu topraklarda <strong>sanatçı</strong>, sadece üretmez; ülke tarihini, ortaya koyduğu <strong>eserlere</strong> taşır. Ve bu <strong>tarih</strong> zaman zaman <strong>karanlıkla</strong>, zaman zaman da <strong>umutla</strong> yoğrulur.</div> <div>“<strong>Sanat</strong> <strong>için sanat</strong>” mı, “<strong>toplum için sanat</strong>” mı diye hala süregelen tartışmalar başını alıp giderken, entelektüel kesime dahil olan, sevgili <strong>sanatçıların</strong> da topluma doğrudan veya dolaylı bir <strong>ayna</strong> olması, topluma <strong>ışık</strong> tutması gerektiğini düşünüyorum. Bir <strong>sanatçı</strong>, sadece <strong>kendi</strong> <strong>için</strong> üretiyor olsa bile, ürettiği <strong>eser,</strong> toplumun o esnada yaşanmakta olan süreçlerinden bağımsız olamayacağı için her halükârda o toplumun bir <strong>yansıması</strong> olacaktır. Nihayetinde, benim gözümde, <strong>sanat</strong> <strong>için</strong> yapılan <strong>sanatın</strong> bile bir noktada <strong>topluma</strong> hizmet etmesi kaçınılmazdır.</div> <div>Bugünlerde şehirlerin <strong>kalbi</strong> başka türlü atıyor. Birbirini hiç tanımayan insanlar bir meydanda aynı <strong>sese</strong> ve <strong>ritime</strong> kulak kesiliyor. <strong>Saraçhane’de</strong> binlerce adım, tek bir vicdanın sesiymişçesine yankılanıyor. Diğer yandan, o <strong>cümbüşün</strong> arasında, <strong>üniversite</strong> kampüslerinde, gençlerin hayalleriyle birlikte yere düşen çantalarından yayılan o <strong>sessizlik</strong>, çaresizliğin, yardıma muhtaçlığın ama vazgeçmeyişin sessizliği… İşte, o <strong>sessizlik</strong> çok tanıdık. Çünkü bu coğrafya, karanlığı <strong>sessizlikle</strong>, umudu <strong>sesle</strong> tanır.</div> <div>Ve ne tuhaftır ki, <strong>kelimelerden</strong> korkulur hale geldiğinde, bir <strong>şarkının</strong>, bir film karesinin veya bir resimin çok şey anlattığı görülür. Tam da bu yüzden, <strong>sanatçının</strong> susması yalnızca kendi sesiyle, kendi korkularıyla ilgili değildir. O susarsa; onunla birlikte binlerce <strong>hikâye</strong>, yüzlerce <strong>düş</strong> susar ve belki de bir halkın en haklı <strong>cümlesi</strong> eksik kalır. Gerçek bir <strong>sanatçının</strong> sessiz kalma hakkı yoktur. Sanatın kendisi, adı üzerinde, bir dışavurumdur.</div> <div>Rahmetli <strong>Barış</strong> <strong>Manço</strong>, milyonları birleştirmişti. Bir programda söylediği <strong>türkü</strong>, dağ köylerindeki çocuklarla <strong>Avrupa’daki</strong> işçilerin evlerinde aynı anda dinlenmişti, halkın ortak sesi olmuştu. <strong>Genco</strong> <strong>Erkal</strong>, bir delinin güncesinden ülkenin akıl sağlığını anlamamızı sağlamıştı. <strong>Sezen</strong> <strong>Aksu</strong>, sadece bir <strong>aşkı</strong> değil; aşkın sınır tanımayan hallerini cesurca dillendirmişti. <strong>Zülfü</strong> <strong>Livaneli’nin</strong> melodileri bazen bir meydanda, bazen bir hücrede aldığımız <strong>nefes</strong> olmuştu.</div> <div><strong>Sanatın</strong> ne <strong>siyaseti</strong> olur ne de <strong>partisi</strong> ama vicdanı olur. Bugün, o vicdanın sınandığı günlerdeyiz. Sokak ortasında genç bir <strong>kadının</strong> yere itilmesi, bir <strong>öğrencinin</strong> ters kelepçeyle susturulması… Bunların hangi satıra, hangi nota aralığına sığabileceğini bilmiyorum. Ama biliyorum ki, bir yerlerde biri bunu bir <strong>oyuna</strong>, bir <strong>romana</strong>, bir <strong>enstalasyona</strong> dönüştürecek. Çünkü sanatçı, unutmaz ve unutturmaz.</div> <div>Hiçbir <strong>şarkı,</strong> doğrudan verdiği mesajı bağırmaz ama <strong>kulakta</strong> izini bırakır. Hiçbir <strong>oyun,</strong> açıkça çağrı yapmaz ama <strong>zihinde</strong> yer eder, düşündürür. Hiçbir <strong>resim,</strong> slogan atmaz ama odaklandığı <strong>duyguyu</strong> haykırır. O yüzden korkulan, çoğu zaman bir <strong>besteci</strong> veya <strong>ressam</strong> değil; onun <strong>notasına</strong> sinmiş, <strong>tuvaline</strong> gizlenmiş hakikattir.</div> <div>Bugünlerde, herkesin her şeyi <strong>duyduğu</strong> ama çoğu kimsenin <strong>ses</strong> etmediği bir çağdayız. İşte bu yüzden <strong>sanatçının</strong> susması, bir tercihten çok bir yoksunluktur. Gerçek anlamda <strong>sanatçı</strong> olmak ile <strong>icraatçı</strong> olmak aynı şeyler değildir. Bu durumda, <strong>halkın</strong> da dönüp <strong>ünlü</strong> olanla, gerçek <strong>sanatçı</strong> arasındaki ayrımı bilinçli bir şekilde yapması gerekir. Bir <strong>insan</strong>, sahip olduğu entelektüel birikimi veya <strong>gücü</strong>, <strong>statüyü</strong> bireysel çıkarlarının dışında kullanmaktan kaçınıyor ve <strong>toplumsal</strong> olaylara <strong>tepkisiz</strong> kalmayı tercih ediyorsa, sahip olduğu <strong>ünü</strong> veya <strong>konumu</strong> hak etmiyor demektir. Gerçek sanatçıların ise <strong>halk</strong> ile arasına <strong>köprü</strong> kurmadığını, halkın bizzat içinde olduklarını, olamadıkları yerde de <strong>sanatlarıyla</strong> düşüncelerini ifade edecek bir <strong>yol</strong> aradıklarını zaten görüyoruz.</div> <div><strong>Sanatçı</strong> tarafsız olamaz. Muhakkak bir şeylerden, bazı <strong>renklerden</strong>, bazı <strong>akımlardan</strong>, bazı <strong>ressamlardan</strong>, bazı <strong>ideolojilerden</strong> taraftır. Kendi <strong>yeteneği</strong>, <strong>eğitimi</strong> ve <strong>tecrübesiyle</strong> bu taraflılıkları birleştirerek <strong>karmaşık</strong> ve çok <strong>renkli</strong>, çok <strong>sesli</strong> ürünler ortaya koyabilir. Ama kendisine sorduğunuzda bir <strong>konumu</strong>, bir <strong>duruşu</strong>, bir <strong>tarzı</strong>, onu <strong>özgün</strong> kılan bir özelliği muhakkak vardır.</div> <div>Bana kalırsa, <strong>sanatın</strong> ve <strong>sanatçının</strong> şu anki görevi kimseye <strong>karşı</strong> olmak değil ama bir şeylerin <strong>yanında</strong> olmak: <strong>İnsan</strong> onurunun, <strong>ifade</strong> özgürlüğünün, <strong>barışın</strong> ve <strong>adaletin</strong>. Bazen de sadece “<strong>iyi</strong> <strong>olan</strong>”ın…</div> <div>Yeter ki, susmasınlar.</div> <div>.</div> <div><strong>Eylül Aşkın, dikGAZETE.com</strong></div> <div><strong></strong></div> <div><strong></strong></div> <div></div>