Netanyahu yine ateşle oynuyor: Ateş Suriye’de, hedef Türkiye mi?

Netanyahu yine ateşle oynuyor: Ateş Suriye’de, hedef Türkiye mi?

Mustafa Aygül yazdı;

Netanyahu yine ateşle oynuyor: Ateş Suriye’de, hedef Türkiye mi?

Bazen bir saldırı yalnızca vurduğu hedefle sınırlı değildir. Asıl mesele, o bombaların düştüğü yerden ziyade kime ne mesaj verdiğidir.

İsrail’in Suriye’nin İdlib kırsalındaki Ebu Zuhur Askeri Hava Üssü’ne düzenlediği saldırı da bu açıdan okunup yorumlanmalıdır. (*) İsrail, saldırıyı Suriye’nin Türkiye’nin askeri birliklerini bölgedeki bir hava üssüne konuşlandırmasına izin vermesiyle gerekçelendirdi ve resmi olarak saldırıyı da üstlenmiş oldu. Türkiye ise saldırıyı, Suriye’nin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü hedef alan hukuksuz bir eylem olarak nitelendirdi. Fakat asıl dikkat çekici olan, saldırının ardından ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın yaptığı açıklamalardı. (*) Büyükelçi Barrack’a göre Türkiye, saldırıdan önceden haberdar edilmemişti. İsrail uçaklarının Türkiye yönünde ilerlediği, Türkiye tarafından tespit edilmiş ve Ankara bu duruma en sert şekilde karşılık vermeye hazır olmasına rağmen itidal göstererek sürecin çatışmayla sonuçlanmasını şimdilik istemedi. Washington ise şimdi Türkiye, İsrail ve Suriye arasında bir “çatışmasızlık mekanizması” kurmaya çalışıyor.

Burada durup düşünmek gerekiyor. Biz gerçekten bir savaşın eşiğinden mi döndük? Ben uzun zamandır Türkiye ile İsrail arasında Suriye sahasında ciddi bir sürtüşme yaşandığını düşünüyorum. Mesele artık yalnızca diplomatik açıklamalar, karşılıklı suçlamalar veya sosyal medya üzerinden yürütülen bir propaganda savaşı değildir. Mesele çok daha büyüktür çünkü Suriye sahasında iki ülkenin güvenlik hesapları giderek daha fazla birbiriyle kesişmektedir. İsrail açısından Türkiye’nin Suriye’de askerî kapasitesini artırması ciddi bir mesele olarak görülüyor. Türkiye açısından ise Suriye, doğrudan millî güvenlik alanımızın doğal bir parçası. İşte çatışma riskini doğuran temel denklem budur. İsrail’in Suriye’de henüz Türk askerlerinin ulaşmadığı veya kullanıma açılmamış noktaları vurması bu nedenle yalnızca bir “seçim yatırımı” veya Netanyahu’nun iç politikadaki sıkışmışlığının sonucu olarak okunmamalıdır. Bunlar aynı zamanda önleyici hamleler olarak da değerlendirilebilir.

Bir ülkenin, başka bir ülkenin egemenlik alanında “ileride bana tehdit oluşturabilir” gerekçesiyle askerî kapasiteyi hedef alması, bölgesel istikrar açısından son derece tehlikeli bir anlayıştır. Çünkü bu mantık bir kez kabul edildiğinde bu durumun sınırları çizilemez noktaya gelir. Bugün Suriye’de bir hava üssü olur, yarın başka bir askerî tesis. Sonra başka bir bölge ve yarın bir bakmışsınız iki ülke arasındaki çatışma ihtimali artık teorik bir tartışma olmaktan çıkmış, sıcak çatışmaya dönmüş. Nitekim bugün geldiğimiz nokta tam olarak budur.

ABD’nin kendi temsilcisi dahi Türkiye ile İsrail arasında yanlış anlaşılmaların veya kontrolsüz bir askerî karşılaşmanın önüne geçmek için mekanizma kurulması gerektiğini söylüyorsa, artık “ortada hiçbir şey yok” diyemeyiz.

Türkiye’nin stratejik sabrı sonsuz değildir; Türkiye bugüne kadar son derece kontrollü davrandı. Ankara’nın önceliğinin Suriye’de istikrarı sağlamak, Şam yönetimiyle iş birliğini geliştirmek ve Suriye’nin yeniden ayağa kalkmasına katkı sunmak olduğu gayet açık. Fakat stratejik sabır, sınırsız geri çekilme anlamına gelmez. Türkiye’nin Suriye’de kalıcı güvenlik mimarisinin bir parçası olması, yalnızca bugünün değil yarının da meselesidir. Hava unsurlarından kara unsurlarına, hava savunma sistemlerinden gerektiğinde deniz boyutuna kadar Türkiye’nin Suriye’deki güvenlik kapasitesini geliştirmesi, kendi güvenliği açısından anlaşılabilir ve stratejik bir tercihtir. İsrail’in bu süreci askerî saldırılarla engellemeye çalışması ise Ankara açısından kabul edilebilir bir durum değildir. Çünkü mesele artık yalnızca Türkiye-İsrail ilişkileri değildir. Mesele, Suriye’nin egemenliğinin ne olacağıdır.

Netanyahu yeniden iktidara gelirse bölgede gerilimin daha da artabileceği yönündeki kaygılar yabana atılmamalıdır. İsrail’in güvenlik politikası uzun süredir “önleyici saldırı” anlayışı üzerine kuruluyor. Ancak Türkiye, İran değildir.

Türkiye’nin coğrafyası farklıdır.

Türkiye’nin askerî kapasitesi farklıdır.

Türkiye’nin NATO üyeliği, bölgesel ilişkileri, ekonomik bağlantıları ve Suriye sahasındaki konumu farklıdır.

Dahası Türkiye ile İsrail artık Suriye’de birbirine çok daha yakın askerî alanlarda hareket ediyor.

Bu nedenle İran’la yaşanan çatışma deneyimini Türkiye’ye birebir uyarlamak büyük bir stratejik hata olur.

İsrail, hava üstünlüğü avantajına güvenmektedir. Fakat hava gücü tek başına her şeyi belirlemez. Bunu en yakın İran savaşında gördük ve test ettik.

Coğrafya, lojistik, hava savunması, elektronik harp, deniz gücü, kara kapasitesi ve savaşın sürdürülebilirliği de savaşların birer parçasıdır. Ayrıca Türkiye’nin Suriye’de giderek daha fazla yerleşik bir askerî kapasite oluşturması da İsrail açısından yeni bir olumsuz denklem yaratmaktadır.

KAÇINILMAZI YAVAŞLATIYOR MUYUZ?

Son günlerde sahadan gelen bazı haberlerde Türk savaş uçaklarının Suriye hava sahasında yoğun uçuşlar gerçekleştirdiği ve İsrail uçaklarına karşı önleme faaliyetlerinde bulunduğu ileri sürülüyor. Bu bilgilerin tamamını bağımsız kaynaklarla doğrulamak mümkün olmasa da ortaya çıkan tablo bile başlı başına düşündürücü. Çünkü mesele artık yalnızca açıklamalar üzerinden yürümüyor.

Uçaklar havada, radarlar çalışıyor, askerî unsurlar birbirini izliyor ve yanlış hesaplanmış tek bir hareket, çok daha büyük bir krizin kapısını açabilir. İşte tam da bu nedenle Türkiye’nin önümüzdeki dönemde savunma kapasitesini güçlendirmeye devam etmesi gerekiyor.

KAAN’ın, hava savunma sistemlerinin, elektronik harp kapasitesinin ve diğer kritik savunma projelerinin hızla tamamlanması yalnızca bir savunma sanayii meselesi değildir. Bunlar Türkiye’nin stratejik caydırıcılığının temel unsurlarıdır. Savaş istemek başka şeydir, savaşa hazır olmak başka. Türkiye’nin yapması gereken savaş istememek ama gerektiğinde karşılık verebilecek kapasiteyi eksiksiz biçimde oluşturmaktır.

AVRUPA VE AMERİKA NE YAPAR?

Bir başka mesele daha var. Bölgede büyük bir çatışma çıktığında Türkiye’nin yanında kim durur? Amerika’nın İsrail’le ilişkileri ortadadır. Avrupa’nın İsrail karşısındaki tavrı da zaman zaman ciddi biçimde eleştirilmektedir. Bu nedenle Türkiye, kendi güvenliğini başkalarının merhametine veya kriz anında vereceği siyasi desteğe bağlayamaz. Diplomasi elbette yürütülmeli, Washington ile iletişim kanalları daima açık tutulmalı, Avrupa ile ilişkiler sürdürülmelidir. Ancak devletlerin gerçek güvencesi, öncelikle kendi kapasitesidir. Bu nedenle Türkiye’nin bugün yaptığı en doğru şeylerden biri, savunma sanayiindeki bağımsızlık hamlesini kararlılıkla sürdürmektir.

Son söz olarak belirteyim; Ben Türkiye ile İsrail arasında savaşın kesinlikle çıkacağını söylemiyorum. Fakat şunu açıkça söylüyorum:

Savaş ihtimali artık küçümsenecek bir ihtimal değildir.

İki ülkenin Suriye’deki çıkarları giderek daha fazla çatışıyor. İsrail, Türkiye’nin Suriye’deki askerî varlığının büyümesini istemiyor. Türkiye ise Suriye’de kendi güvenliğini ilgilendiren alanlardan çekilmeye niyetli görünmüyor. Üstelik İsrail’in Suriye’ye yönelik saldırıları devam ediyor ve son Ebu Zuhur saldırısı, Türkiye ile İsrail arasındaki gerilimi yeni ve çok daha tehlikeli bir seviyeye taşıdı.

Bazen barışı korumanın yolu, savaşmaktan ne kadar uzak durduğunuz kadar savaşabilecek gücü olduğunuzu göstermenizden geçer.

Türkiye’nin önünde şimdi çok hassas bir dönem var. Diplomasi sonuna kadar işletilmeli, akıl ve soğukkanlılık korunmalı fakat caydırıcılık da geciktirilmemeli. Çünkü bugün yaptığımız şey belki de savaşı önlemek değil, kaçınılmaz olduğunu düşündüğümüz bir çatışmayı mümkün olduğunca geciktirmek olabilir.

Ve tarih bize şunu öğretmiştir:

Savaşın kaçınılmaz olduğuna inanmak kadar tehlikeli olan bir başka şey de savaş ihtimalini hiç hesaba katmamaktır.

.

Mustafa Aygül, dikGAZETE.com

(*)

İsrail, Suriye'nin İdlib ilindeki Ebu Zuhur Askeri Havaalanı'nı vurdu

Ebu Zuhur Haberleri

Netanyahu Haberleri

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ