<h3><span><strong>Trump ayrı telden CIA, FBI, Pentagon ayrı telden çalıyorsa sonu yakın mı?</strong></span></h3> <div>Yürüttüğü birkaç yüzeysel görüşme üzerinden kendisini <strong>'barış</strong> <strong>elçisi'</strong> gibi sunan <strong>Trump’ın</strong> maskesi nihayet düştü; yani deyim yerindeyse takke düştü, kel göründü. <strong>Gazze’de</strong> binlerce masumun kanını döken <strong>Siyonist</strong> <strong>İsrail</strong> ordusuna sunduğu sınırsız destek, gerçek niyetini ortaya koyan bir turnusol kağıdı işlevi gördü.</div> <div>Bununla da yetinmeyen <strong>Trump</strong>, yaklaşık <strong>57</strong> <strong>bin</strong> nüfuslu <strong>Grönland'ı</strong> <strong>'ulusal</strong> <strong>güvenlik'</strong> bahanesiyle gözüne kestirdiğini açıkça ifade etti. Adanın stratejik önemine dikkat çeken <strong>Trump</strong>, bölgenin <strong>Rus</strong> ve <strong>Çin</strong> gemileri tarafından kuşatıldığını öne sürerek işgal niyetini jeopolitik bir gerekçeye dayandırmaya çalışıyor.</div> <div></div> <div>Ancak meydan sandığı gibi boş değil. Nitekim <strong>Almanya</strong>, <strong>Fransa</strong>, <strong>İtalya</strong>, <strong>Polonya</strong>, <strong>İspanya</strong>, <strong>İngiltere</strong> ve <strong>Danimarka</strong>; <strong>ABD</strong> <strong>Başkanı</strong> <strong>Trump'ın</strong> <strong>Grönland'a</strong> yönelik açıklamalarına ilişkin, adanın bulunduğu <strong>Arktik</strong> bölgesinde güvenliğin <strong>NATO</strong> müttefikleriyle sağlanması gerektiği konusunda hemfikir olduklarını açıkladılar. <strong>Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen’in</strong> <strong>ABD'nin</strong> bir <strong>NATO</strong> müttefikine saldırması hâlinde<strong>, İkinci Dünya Savaşı'nın</strong> sonundan bu yana var olan <strong>NATO</strong> askerî ittifakını sonlandıracağı uyarısında bulunması çok anlamlı.</div> <h3><span><strong>Trump’ın Grönland hamlesi ve NATO’nun sonu!..</strong></span></h3> <div><strong>Trump’ın</strong> <strong>57</strong> bin nüfuslu <strong>Grönland’ı</strong> "<strong>ulusal</strong> <strong>güvenlik</strong>" bahanesiyle hedef alması, transatlantik ilişkilerde <strong>İkinci</strong> <strong>Dünya</strong> <strong>Savaşı’ndan</strong> bu yana bilinen en derin çatlağı oluşturdu. Bu hamle sadece bir toprak talebi değil, <strong>NATO’nun</strong> temel taşı olan <strong>5.</strong> <strong>Madde’nin</strong> bizzat ittifakın lideri tarafından sarsılmasıdır. <strong>Almanya</strong> ve <strong>Fransa</strong> önderliğindeki yedi <strong>Avrupa</strong> ülkesinin ortak tavrı, kıtanın artık kendi güvenliğini <strong>ABD’den</strong> bağımsız bir "<strong>stratejik</strong> <strong>özerklik</strong>" çerçevesinde tanımlama eğiliminde olduğunu tescilledi.</div> <div></div> <div><strong>Danimarka Başbakanı Frederiksen’in</strong> uyarısı ise krizin varoluşsal boyutunu özetliyor: Eğer dünyanın en büyük askeri gücü, kendi ittifak ortağının egemenliğine göz dikerse, <strong>NATO</strong> bir güvenlik şemsiyesi olmaktan çıkar. <strong>Trump</strong>, bu ilhak niyetini <strong>Rusya</strong> ve <strong>Çin’in</strong> <strong>Arktik’teki</strong> varlığına dayandırsa da <strong>Avrupa</strong> başkentleri, bu durumu bir "<strong>kaynaklara</strong> <strong>el</strong> <strong>koyma</strong>" çabası olarak görüyor. Bu gerilim ya <strong>NATO’nun</strong> nihai dağılışına ya da <strong>Avrupa</strong> <strong>Ordusu’nun</strong> kurulma sürecinin tamamlanmasına yol açacak tarihsel bir dönüm noktasıdır.</div> <h3><span><strong>Trump yönetimi rüzgâr ekiyor, fırtına biçmesi yakındır!</strong></span></h3> <div><strong>Trump’ın</strong> siyasi hamleleri, sadece <strong>Avrupa’yı</strong> <strong>Ukrayna</strong> meselesine hapsetmekle kalmadı, aynı zamanda <strong>Rusya’yı</strong> da stratejik bir çıkmaza sürükledi. Ancak bu oyunun farkında olan tek taraf <strong>Washington</strong> değil; <strong>Moskova</strong>, karşıdaki koalisyonun asıl mimarının <strong>ABD</strong> olduğunu gayet iyi biliyor. <strong>Biden</strong> döneminde <strong>Rusya’nın</strong> <strong>Çin</strong> ile yakınlaşmasına neden olan süreç, şimdi <strong>Trump’ın</strong> <strong>Avrupa’yı</strong> küçümseyen tavrıyla farklı bir boyuta evriliyor:</div> <div><strong>Avrupa’nın</strong> <strong>Rusya</strong> eksenine itilmesi. <strong>Latin</strong> <strong>Amerika</strong> ve <strong>Afrika’daki</strong> köklü <strong>ABD</strong> karşıtlığı da eklendiğinde, <strong>Trump’ın</strong> <strong>'izolasyonist'</strong> politikaları <strong>ABD’yi</strong> dünyada yalnızlaştırıyor. Gelinen noktada, küresel sahnenin bu <strong>'zorba</strong> <strong>aktörü’ne</strong> karşı nihayet somut bir direnç odağı oluşmuş durumda.</div> <div>Dünya devleri kendi hesaplarını yapıyor: <strong>Çin</strong>, <strong>ABD</strong> ile yaşayacağı o kaçınılmaz "<strong>Armageddon</strong>" savaşına hazırlanırken; <strong>Hindistan</strong>, <strong>Çin’in</strong> başına geleceklerin kendi sınırları içinde de planlandığını muhtemelen seziyor. <strong>Türkiye</strong> ise <strong>Irak</strong> ve <strong>Suriye’de</strong> kendisine yaşatılan cehennem ateşinin içinden küllerinden doğarak çıkmayı başardı.</div> <div>Uzun lafın kısası; bugün <strong>Trump’ın</strong> karşısında devasa ve çok parçalı bir blok var. <strong>İsrail</strong> ve birkaç önemsiz devlet, <strong>Trump’ın</strong> şakşakçılığını yaparken, onun sahadaki en büyük ve gerçek destekçisi ise sınır tanımayan küresel sermaye.</div> <h3><span><strong>Trump’ın ABD kurumlarıyla arası yok?</strong></span></h3> <div><strong>TV</strong> ekranlarında esip gürlediğine bakmayın; ses ve görüntü olsa da aslında parazitli bir yayın bu. <strong>Amerika Birleşik Devletleri</strong> sadece <strong>Donald</strong> <strong>Trump</strong> ve <strong>Cumhuriyetçi</strong> <strong>Parti’den</strong> ibaret değildir. <strong>Demokratlar</strong>, <strong>Siyahiler</strong>, <strong>Göçmenler</strong> ve <strong>Katolikler</strong> başta olmak üzere çok geniş bir kesim ondan nefret ediyor; bu nefret zincirine her geçen gün yeni etnik ve dini gruplar ekleniyor.</div> <div></div> <div>Bu tepkiler yalnızca <strong>Trump’ın</strong> egoist tutarsız, pragmatist, oportünist, emperyalist söylemlerinden kaynaklanmıyor. <strong>ABD</strong> içindeki ahlakçı ve dindar kilise cemaatleri üzerinde, <strong>Trump’ın</strong> <strong>Jeffrey</strong> <strong>Epstein</strong> davasındaki şaibeli rolünün de büyük etkisi var. <strong>Amerikan</strong> medyasında yükselen eleştirilere göre; kökeni ve geçmişi bu denli tartışmalı, adı pedofili skandallarıyla anılan bir figür, <strong>Amerikan</strong> halkını temsil etmeye layık değil. İşte bu bile tek başına <strong>Trump’ın</strong> politikalarına kurumsal sansürü gerekli kılıyor.</div> <h3><span><strong>Trump’ın boynunda Epstein halkası!..</strong></span></h3> <div><strong>Jeffrey Epstein</strong> davası, küresel elitlerin karıştığı devasa bir cinsel istismar ve fuhuş ağı skandalıdır. <strong>Trump</strong> hakkındaki iddialar ise geçmişteki yakın dostlukları ve son dönemde sızdırılan belgeler etrafında toplanmaktadır. Küresel elitlerin karıştığı reşit olmayan çocuklara yönelik istismar ve fuhuş ağı davası olan <strong>Epstein</strong> skandalı, <strong>Ocak</strong> <strong>2026</strong> itibarıyla sızdırılan yeni belgelerle yeniden <strong>ABD</strong> siyasetinin merkezine oturdu.</div> <div><strong></strong></div> <div><strong>Jeffrey Epstein</strong> ile <strong>1990’lı</strong> yıllardaki yakın dostluğu bilinen <strong>Trump</strong>, özellikle <strong>1993</strong>-<strong>1996</strong> yılları arasında "<strong>Lolita</strong> <strong>Express</strong>" olarak bilinen özel uçakla yaptığı seyahatler ve <strong>Epstein’ın</strong> evindeki sosyal etkinliklerde çekilen fotoğraflarıyla suçlamaların odağında yer alıyor.</div> <div><strong>Trump</strong>, bu iddiaları "<strong>siyasi bir kumpas</strong>" olarak nitelendirip, iddiaları reddetse de bazı tanık ifadelerinde geçen uygunsuz davranış suçlamaları ve <strong>2025</strong> sonunda sızdırılan e-postalar, konunun üzerindeki şüpheleri canlı tutuyor. Skandal, sadece <strong>Trump’ın</strong> kişisel geçmişini değil, onunla hareket eden küresel sermaye gruplarının etik sınırlarını da tartışmaya açıyor.</div> <h3><span><strong>Trump yakında çuvallarsa şaşırmayın!..</strong></span></h3> <div><strong>ABD</strong> tarihi, başkanlara yönelik suikastlarla dolu bir kanlı albüm gibidir. O nedenle orada hiçbir başkan, "<strong>Kimse şah değil, padişah değil</strong>" repliğini kolay kolay aklından çıkaramaz. Zaten nasıl çıkarsınlar? <strong>Lincoln’den</strong> <strong>Kennedy’ye</strong> kadar, sistemin sınırlarını zorlayan veya statükoyu sarsan her lider, bu gücün bir bedeli olduğunu en ağır şekilde tecrübe etti. <strong>Amerika’da</strong> başkanlık koltuğu, sadece büyük bir yetkiyi değil, aynı zamanda her an patlamaya hazır bir namlunun ucunda yaşamayı da temsil eder. Bu kanlı gelenek, en kudretli görünen isme bile aslında fani ve geçici olduğunu her an hatırlatan bir "<strong>demokrasi</strong> <strong>kamçısı</strong>" işlevi görür.</div> <div><strong>ABD</strong> tarihinde görev başındayken suikasta kurban giden dört başkanın hikayesi, sadece kişisel trajediler değil, aynı zamanda <strong>Amerikan</strong> siyasetinin karanlık dönemeçleridir. Bu kanlı silsile <strong>1865</strong> yılında, <strong>İç</strong> <strong>Savaş’ı</strong> bitirip köleliği kaldıran <strong>Abraham</strong> <strong>Lincoln’ün</strong> bir tiyatro salonunda ensesinden vurulmasıyla başladı. <strong>Lincoln'den</strong> sonra <strong>1881’de</strong> <strong>James A. Garfield</strong>, bir tren istasyonunda suikasta uğradı; ancak o doğrudan kurşunla değil, doktorların kirli ellerle yarasını tedavi etmeye çalışması sonucu kaptığı enfeksiyonla hayatını kaybetti.</div> <div><strong>1901</strong> yılına gelindiğinde <strong>William</strong> <strong>McKinley</strong>, bir panayırda elini sıkmak isteyen bir anarşist tarafından vurularak öldürüldü ve bu olay, <strong>ABD’nin</strong> küresel bir güç olma yolundaki sert politikalarını tetikledi. Modern tarihin en büyük gizemi ise <strong>1963’te</strong> <strong>Dallas’ta</strong> yaşandı: <strong>John F. Kennedy</strong>, üstü açık arabasında halkı selamlarken suikasta kurban gitti.</div> <div>Resmi raporlar tek bir suçluyu işaret etse de bu cinayet bugün hâlâ derin devlet ve karanlık güç odaklarıyla ilişkilendirilen en büyük komplo teorisi olarak güncelliğini koruyor. Bu dört ismin ortak noktası, her birinin büyük değişim dönemlerinde statükoyu zorlayan adımlar atmış olmasıdır. <strong>Trump’ın</strong> da geçtiğimiz süreçte atlattığı suikast girişimleri, <strong>ABD</strong> siyasetindeki bu "<strong>kanlı</strong> <strong>geleneğin</strong>" henüz son bulmadığını gösteriyor.</div> <div><strong>Trump’ın</strong> tahtının sarsılması, <strong>ABD</strong> iç dengelerinin işi olacak gibi. Tasfiye yöntemini belirleyecek olan <strong>ABD</strong>’nin müesses nizamı. <strong>3 Kasım 2026</strong> ara seçimleri yaklaşırken <strong>Trump</strong> yönetimi, Epstein dosyası, <strong>MAGA</strong> tabanındaki aşınma ve <strong>İsrail</strong> odaklı <strong>politikalara</strong> yönelik tepkiler nedeniyle kaybettiği kamuoyu desteğini geri kazanmak amacıyla dış politikayı iç siyasete alet eden riskli bir strateji izliyor.</div> <div>Bu kapsamda, <strong>Venezuela</strong> üzerinden geliştirilen sert söylemlerin ardından <strong>Küba’ya</strong> yönelik müdahale sinyalleri, özellikle <strong>Dışişleri</strong> <strong>Bakanı</strong> <strong>Rubio’nun</strong> şahsi ajandasıyla birleşerek <strong>Florida</strong> ve <strong>Latin</strong> <strong>Amerika</strong> kökenli seçmeni konsolide etmeyi hedeflediği düşünülebilir. <strong>Küba</strong>, ekonomik bir getirisi veya petrol rezervi olmamasına rağmen, iç siyasette sembolik değeri yüksek bir malzeme sunması bakımından <strong>Trump</strong> için "<strong>ucuz</strong> <strong>bir</strong> <strong>zafer</strong>" aracı olarak görülebilir.</div> <div>Ancak bu hamle, jeopolitik açıdan <strong>ABD</strong> için ağır maliyetler barındırıyor. <strong>Küba’nın</strong> <strong>BM</strong> nezdinde tanınan kurumsal devlet yapısı ve diplomatik ağları, olası bir müdahaleyi uluslararası kamuoyunda meşruiyet krizine sokacak ve <strong>ABD’yi</strong> “<strong>işgalci</strong>” konumuna düşürecektir. <strong>Trump’ın</strong> <strong>Venezuela</strong> desteğini keserek <strong>Küba’yı</strong> nefessiz bırakma çabası, adada sadece yeni bir insani trajediye yol açmakla kalmayacak, aynı zamanda kontrol edilemez bir iç savaş ve istikrarsızlık ortamını körükleyecektir.</div> <div><strong>Pentagon</strong> içindeki güç dengeleri açısından bakıldığında ise bu durum, müdahaleyi "<strong>komünizme</strong> <strong>karşı</strong> <strong>kutsal</strong> <strong>savaş</strong>" olarak gören <strong>Evanjelik</strong> kanat ile adadaki <strong>Katolik</strong> dokuyu ve bölgesel statükoyu korumak isteyen <strong>Katolik</strong> bürokrasi arasındaki kavgayı derinleştirecektir. Sonuç olarak, <strong>Trump’ın</strong> seçim kaygısıyla atacağı bu adım, kısa vadeli siyasi kazanç sağlasa da orta vadede <strong>ABD’nin</strong> küresel itibarını sarsacak ve bölgeyi belirsiz bir kaosa sürükleyecektir.</div> <h3><span><strong>Trump’a posta koyan kurumlar var mı?</strong></span></h3> <div><strong>Trump’ın</strong> bazı güvenlik ve istihbarat birimleriyle yıldızının barışık olmadığı bilgisi mevcut. <strong>FBI, CIA</strong> ve <strong>Pentagon</strong> gibi ana omurgayı teşkil eden kurumların, <strong>Trump’ın</strong> bazı operasyonlarında geri planda kaldığına dair <strong>ABD</strong> kamuoyunda bir imaj var. Buna göre <strong>Trump</strong>, devasa büyüklükteki istihbarat ve güvenlik kurumlarına tam anlamıyla söz geçiremiyor. O nedenle hem <strong>ABD</strong> hem de dünya kamuoyunda daha geride kalmış, az bilinen birimleri sahaya sürüyor.</div> <div>Mesela <strong>Venezuela’daki</strong> <strong>Ocak</strong> <strong>2026</strong> operasyonu <strong>DEA</strong> (Uyuşturucu ile Mücadele İdaresi) tarafından düzenlenmiş bir operasyondu. <strong>Maduro</strong> yönetimine yakın haberlerde, <strong>ABD’nin</strong> <strong>Venezuela’ya</strong> yönelik saldırı planında <strong>SilverCorp</strong> adlı özel güvenlik şirketi ile <strong>DEA’nın</strong> rolü olduğu iddia edilmişti.</div> <div>Yine <strong>Minneapolis’te</strong> yürütülen bir federal göçmenlik operasyonu sırasında <strong>ICE</strong> (ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza) ajanı tarafından bir kadın vurularak öldürüldü.</div> <div></div> <div>Olayın ardından kentte ve ülke genelinde büyük protestolar başladı. Gösteriler, federal ajanların yetkisi ve güç kullanımı üzerinden ciddi tartışmalara yol açtı. Federal hükümet bölgeye ek güvenlik ve ajan sevk etti, eyalet ve yerel yönetimler ise olayın bağımsız ve kapsamlı şekilde soruşturulmasını talep ediyor. Gerginlik halen sürüyor.</div> <div></div> <div>Eyaletlerde kurumlar arası çatışmalar had safhada. Bunlardan biri de <strong>Philadelphia</strong> <strong>Şerifi</strong> <strong>Rochelle</strong> <strong>Bilal</strong>. <strong>Philadelphia Şerifi Rochelle,</strong> <strong>ICE</strong> ajanlarını "<strong>sahte</strong> <strong>kolluk</strong> <strong>kuvvetleri</strong>" olarak nitelendirdi ve federal göçmenlik yasasını uyguladıkları için onları tutuklayacağını söylemişti.</div> <h3><span><strong>Pentagon’da durum nasıl?</strong></span></h3> <div><strong></strong></div> <div><strong>Pentagon</strong> sözcüğü, kelime anlamı olarak <strong>Yunanca</strong> "<strong>beş</strong>" anlamına gelen <strong>pente</strong> ve "<strong>açı</strong>/<strong>köşe</strong>" anlamına gelen <strong>gonia</strong> kelimelerinin birleşiminden oluşur; yani geometrik olarak "<strong>beşgen</strong>" demektir. <strong>ABD</strong> askeri gücünün sembolü ve tarihi bir miras olan <strong>Pentagon</strong>, profesyonel tarafsızlığı korumak amacıyla katı bir seküler çalışma disiplini benimsemiştir. Bu kurumsal kültür, rasyonel analize gölge düşürmemek için dini inançları tamamen özel alana odaklarken, bireylerin kişisel etik değerleri ile kurumsal kimlikleri arasında bir kopukluk yaratsa da mesafeli bir tarafsızlık modelini sürdürmektedir.</div> <h3><span><strong>Pentagon’un teolojik jeopolitiği…</strong></span></h3> <div><strong>Pentagon</strong> kâğıt üzerinde anayasal sekülerizmle korunur; fakat bu zırhın altında işleyen stratejik akıl, <strong>Amerikan</strong> teolojik mirasının izlerini taşır. Buradaki din, bir emir-komuta zinciri değil; karar alıcıların dünyayı okuma biçimini şekillendiren görünmez bir zihniyet haritasıdır.</div> <div>Evanjelik damar, özellikle <strong>Orta</strong> <strong>Doğu’da</strong> jeopolitiği “<strong>İyi ile Kötü’nün kozmik savaşı</strong>” olarak kodlar. <strong>İsrail’in</strong> güvenliği, “<strong>şer</strong> <strong>ekseni</strong>” söylemi ve müdahaleci refleksler, askeri zorunluluktan çok teolojik bir misyon duygusuyla beslenir. Din burada stratejinin moral yakıtıdır.</div> <div><strong>Katolik</strong> etki ise frendir. “<strong>Adil</strong> <strong>Savaş</strong>” doktrini üzerinden <strong>Pentagon’da</strong> etik, hukuk ve ölçülülük vurgusu üretir; evanjelik heyecanın sınırsızlaşmasını dengelemeye çalışır.</div> <div><strong>110’dan</strong> fazla inancı temsil eden binlerce askeri din görevlisi, ordunun sadece ateş gücünü değil, moral gücünü de yönetir. Bu yapı, <strong>ABD’nin</strong> küresel gücünü “<strong>herkesi</strong> <strong>kapsayan</strong>” bir imparatorluk diliyle meşrulaştırır.</div> <div>Özetle <strong>Pentagon’da</strong> din, bir anayasa meselesi değil, bir stratejik kültür unsurudur. <strong>Evanjelik</strong> sertlik, güvenlik politikalarına mesihçi bir ton verir; <strong>Katolik</strong> gelenek etik sınırlar çizer; <strong>WASP</strong> mirası ise <strong>Amerikan</strong> istisnacılığı inancını besler. <strong>Pentagon,</strong> <strong>Tanrı</strong> adına savaşmaz; ama savaşlarını meşrulaştırırken teolojik bir sözlüğü jeopolitik silaha dönüştürür.</div> <h3><span><strong>Pentagon çeşit çeşit…</strong></span></h3> <div><strong>Pentagon’daki</strong> dini yapılanma, kurumsal sekülerizmin ötesinde, <strong>Evanjeliklerin</strong> "<strong>mesihçi</strong> <strong>aksiyonu</strong>" ile <strong>Katoliklerin</strong> "<strong>kurumsal</strong> <strong>muhafazakârlığı</strong>" arasında stratejik bir nüfuz mücadelesine sahne olmaktadır. Günümüzde <strong>Pentagon</strong> üzerindeki en organize güç olan <strong>Evanjelik</strong> kanat, askeri gücü İncil’deki kehanetleri gerçekleştirecek ideolojik bir "<strong>kılıç</strong>" olarak görürken; <strong>Katolik</strong> kanat, <strong>Vatikan</strong> geleneği ve uluslararası hukuk ekseninde orduyu etik sınırlarla korunan bir "<strong>kalkan</strong>" olarak konumlandırmaktadır.</div> <div>Bu iki yapı arasındaki rekabet, politikaların belirlenmesinden uygulanmasına kadar her aşamada birinin "<strong>gaz</strong> <strong>pedalına</strong>" basarken diğerinin "<strong>fren</strong> <strong>mekanizmasını</strong>" çalıştırmasına benzer bir denge-denetleme savaşına dönüşür. <strong>Stratejik</strong> atamalarda adayların liyakatinin sorgulanması, doktrin yazımında hukuki engellerin çıkarılması ve bütçe komisyonlarındaki projelerin karşılıklı olarak etkisiz hale getirilmesi bu engelleme sürecinin somut göstergeleridir.</div> <div><strong>2026</strong> yılı itibarıyla <strong>İran’ın</strong> çekildiği <strong>Suriye</strong> dosyasında da bu çekişme devam etmektedir. <strong>Evanjelikler</strong> bölgeyi <strong>İsrail</strong> odaklı bir "<strong>kehanet</strong> <strong>sahası</strong>" olarak yeniden dizayn etmek isterken, <strong>Katolikler</strong> statükoyu ve kadim azınlıkları korumak adına bu hamleleri dizginlemektedir. Sonuç olarak <strong>Pentagon</strong>, tek bir iradeden ziyade, bu iki farklı teolojik-jeopolitik vizyonun birbirini sınırlama ve etkisiz kılma çabasıyla şekillenmektedir.</div> <h3><span><strong>Türkiye açısından Pentagon’daki Evanjelik ve Katolik çatışmasının Suriye'ye yansıması…</strong></span></h3> <div><strong></strong></div> <div><strong>2026</strong> yılı itibarıyla <strong>İran’ın</strong> <strong>Suriye’den</strong> çekilmesi ve sıcak çatışmaların ateşinin düşmesi, <strong>Pentagon</strong> içerisindeki dini gruplar arasındaki rekabeti bitirmemiş; aksine "<strong>Yeni Suriye’nin inşası</strong>" üzerine daha derin bir nüfuz mücadelesine dönüştürmüştür. Bugün <strong>Pentagon</strong>, <strong>Evanjeliklerin</strong> "<strong>Mesihçi</strong> <strong>ve</strong> <strong>müdahaleci</strong>" vizyonu ile <strong>Katoliklerin</strong> "<strong>statükocu</strong> <strong>ve</strong> <strong>etik</strong>" yaklaşımı arasındaki bir denge savaşına sahne olmaktadır.</div> <div>Bu güç savaşının <strong>Suriye</strong>, <strong>Türkiye</strong> ve <strong>İsrail</strong> hattındaki yansımaları şu şekilde özetlenebilir: <strong>Evanjelikler</strong>, <strong>İran</strong> sonrası <strong>Suriye’yi</strong> "<strong>İncil’deki</strong> <strong>kehanetler”in</strong> bir parçası ve <strong>İsrail’in</strong> mutlak güvenliği için bir tampon bölge olarak görmektedir. Bu grup, <strong>İsrail</strong> ile tam entegre bir "<strong>yeni</strong> <strong>Suriye</strong>" kurgularken, <strong>Türkiye’nin</strong> bölgedeki askeri ağırlığını ve yerel gruplar üzerindeki etkisini, bu teolojik-stratejik hedeflere hizmet ettiği sürece desteklemektedir. <strong>Evanjelik</strong> etki, sahadaki partnerlerin "<strong>seküler veya milliyetçi</strong>" olmasından ziyade, "<strong>İran karşıtı ve İsrail ile barışık</strong>" olmasına odaklanmakta; bu vizyona uymayan her türlü diplomatik çözümü "<strong>teslimiyet</strong>" olarak yaftalayıp engellemektedir.</div> <div><strong></strong></div> <div><strong>Katolik</strong> bürokrasi ise <strong>Suriye’nin</strong> toprak bütünlüğünü ve <strong>Şam</strong> ile kademeli normalleşmeyi savunarak, <strong>Evanjeliklerin</strong> "<strong>radikal</strong> <strong>değişim</strong>" iştahına karşı fren görevi görmektedir. <strong>Katolikler</strong>, <strong>Türkiye’nin</strong> <strong>Suriye’deki</strong> varlığını, bölgedeki <strong>Hristiyan</strong> azınlıkların korunması ve kaosun engellenmesi açısından bir "<strong>denge</strong> <strong>unsuru</strong>" olarak görme eğilimindedir. Onlar için <strong>Suriye</strong>, kehanetlerin gerçekleşeceği bir laboratuvar değil; <strong>Vatikan’ın</strong> kadim kilise ağlarının korunması gereken bir statüko merkezidir.</div> <div>Bu yüzden <strong>Katolik</strong> elitler, <strong>Evanjeliklerin</strong> <strong>İsrail</strong> merkezli agresif müdahale planlarını, bölgedeki geleneksel Hristiyan dokusunu bozacağı ve yeni çatışmaları tetikleyeceği gerekçesiyle bürokratik düzeyde kısıtlamaktadır. Neticede <strong>Pentagon</strong> bugün bir tarafın (Evanjelikler) "<strong>yeni bir düzen kurma</strong>" heyecanıyla gaz pedalına bastığı, diğer tarafın (Katolikler) ise "<strong>kadim dengeleri koruma</strong>" kaygısıyla el frenini çektiği çift başlı bir yapıdadır. <strong>Türkiye</strong> ve <strong>İsrail</strong> ile yürütülen askeri ilişkiler de <strong>Pentagon</strong> içindeki bu "<strong>kehanet</strong> <strong>ve</strong> <strong>statüko</strong>" çatışmasının gölgesinde şekillenmektedir.</div> <h3><span><strong>Trump Pentagon’a hakim mi?</strong></span></h3> <div>Adına bile tahammülü yok. O nedenle <strong>Trump</strong>, <strong>Pentagon'un</strong> adını <strong>Savaş</strong> <strong>Bakanlığı</strong> olarak değiştiren başkanlık kararnamesini imzalamıştı. Bu yeni adlandırma, <strong>Trump'ın</strong> agresif askeri eylemleriyle daha bütünleşik. Gerekçe de hazır, <strong>ABD</strong> ve müttefikleri için güç yoluyla barışı garanti altına almak.</div> <div><strong>Amerika</strong> <strong>Birleşik</strong> <strong>Devletleri'nde</strong> Başkan ve ordu arasındaki ilişki, köklü bir anayasal ilke olan sivil kontrol esasına dayanır. <strong>2026</strong> yılı başı itibarıyla <strong>Trump</strong> yönetimi, bu kontrolü daha doğrudan kullanmaya başlamış ve savunma yapısında köklü değişikliklere gitmiştir.</div> <div><strong>Anayasa'nın</strong> <strong>2. Maddesi</strong> uyarınca "<strong>Başkomutan</strong>" sıfatını taşıyan <strong>Başkan</strong>; birliklerin konuşlandırılması, askeri stratejilerin belirlenmesi ve nükleer cephaneliğin yönetimi konularında tam yetkiye sahiptir. Bu hiyerarşide, ordunun sivil otoriteye bağlılığını sağlamak amacıyla <strong>Savunma</strong> <strong>Bakanı</strong> (yönetimin yeni kullanımıyla Savaş Bakanı) <strong>Pete</strong> <strong>Hegseth</strong>, doğrudan <strong>Başkana</strong> rapor vermektedir.</div> <div></div> <div>Ancak bu güç sınırsız değildir; <strong>Kongre</strong> bütçeyi kontrol ederek ve savaş ilan etme yetkisini elinde bulundurarak önemli bir denetim mekanizması oluşturur. Ayrıca askeri personel, şahıslara değil <strong>Anayasa’ya</strong> sadakat yemini eder.</div> <div>Pentagon'un bu politikalara yaklaşımı ise "<strong>onay</strong>" mekanizmasından ziyade yasal emirlere itaat çerçevesinde şekillenmektedir. <strong>Trump</strong> döneminin yeni askeri vizyonu, odağı <strong>Rusya</strong> ve <strong>Doğu</strong> <strong>Avrupa'dan</strong> çekerek "<strong>Önce Amerika</strong>" anlayışıyla sınır güvenliğine ve <strong>Batı</strong> <strong>Yarımküre'deki</strong> hakimiyete kaydırmıştır.</div> <div>Bu dönüşümün bir parçası olarak <strong>Savunma</strong> <strong>Bakanlığı'na</strong> "<strong>Savaş</strong> <strong>Bakanlığı</strong>" unvanının iade edilmesi, ordunun önceliğinin "<strong>savaşçı</strong> <strong>ruhu</strong>" ve mutlak hazırlıklılık olduğunu vurgulamaktadır. Yönetim aynı zamanda savunma sanayii üzerinde de baskıyı artırmış; <strong>Ocak</strong> <strong>2026'da</strong> yayımlanan kararnamelerle savunma müteahhitlerinin kâr marjlarını kısıtlayıp, üretim hızı ve zamanında teslimat gibi kriterleri zorunlu kılmıştır.</div> <div>Gelecek dönemin askeri stratejisi, bütçe ve operasyonel hedefler açısından da büyük değişimler içermektedir. <strong>2026</strong> yılı için <strong>901</strong> <strong>milyar</strong> dolar olan savunma bütçesinin, <strong>2027</strong> yılına kadar <strong>1,5</strong> <strong>trilyon</strong> dolara çıkarılması hedeflenmektedir. Küresel ölçekte, <strong>NATO</strong> müttefiklerinin daha fazla mali sorumluluk alması ve <strong>Çin'in</strong> çevrelenmesi temel öncelik haline gelmiştir. Yurt içinde ise ordunun ve <strong>Ulusal</strong> <strong>Muhafızların</strong> sınır güvenliği ile uyuşturucu kartelleriyle mücadelede aktif rol alması planlanmaktadır.</div> <div>Bu süreçte savunma sanayiindeki "<strong>sosyal</strong> <strong>duyarlılık</strong>" (woke) politikalarına son verilerek, tamamen askeri üretim kapasitesine odaklanılması hedeflenmektedir. Tüm bu gelişmeler, <strong>ABD</strong> ordusunun hem yapısal hem de stratejik olarak daha içe dönük ve operasyonel odaklı bir yapıya büründüğünü göstermektedir.</div> <div><strong>Trump,</strong> <strong>ABD</strong> içinde kendisine sadece <strong>Cumhuriyetçilerden</strong> bulduğu müttefiklerle yetinmiyor. Kendince Başkanlığını kalıcı bir düzene dönüştürmenin yolunu bulmuş görünüyor.</div> <div>Küresel sermaye ile ittifak kurma çabasında. Mesela <strong>Trump</strong>, <strong>ABD'nin</strong> <strong>Venezuela'ya</strong> yönelik askeri müdahalesinin ardından ülkenin petrol endüstrisindeki yatırım olanaklarını görüşmek üzere <strong>ABD'li</strong> petrol şirketlerinin üst düzey yöneticileriyle <strong>Beyaz</strong> <strong>Saray'da</strong> bir araya gelmesi gibi.</div> <div>Ne yapsa boş?</div> <div>Neden mi?</div> <div>Çünkü zulüm ile abad olunmaz!</div> <div>.</div> <div><strong>Ömür Çelikdönmez, dikGAZETE.com</strong></div> <div>омюр челикдёнмез, Дикгазете</div> <div><strong>Seçilmiş Kaynakça</strong></div> <div>https://x.com/i/status/2009587816792248448</div> <div>https://x.com/i/status/2009671910737752225</div> <div>https://x.com/i/status/2010627214178439639</div> <div>https://x.com/i/status/2009704092915118335</div> <div>https://www.bbc.com/turkce/articles/c8r36y7418yo</div> <div>https://www.everycrsreport.com/reports/R44321.html</div> <div>https://www.wbur.org/news/2026/01/07/minneapolis-shooting-ice-enforcement</div> <div>ttps://www.theguardian.com/us-news/2026/jan/08/ice-agent-minneapolis-shooting</div> <div>https://www.cbsnews.com/live-updates/venezuela-us-military-strikes-maduro-trump/</div> <div>https://www.history.com/articles/9-things-you-may-not-know-about-the-pentagon</div> <div>https://thinkchristian.net/the-weakness-of-the-pentagon-and-the-power-of-the-cross</div> <div>https://www.npr.org/2006/12/11/6610025/religious-groups-ties-to-pentagon-questioned</div> <div>https://apnews.com/article/trump-defense-spending-3bbea1ccc679ee8a388386d60e651fd7</div> <div>https://www.dw.com/tr/trump’ın-çıkışı-abyi-tedirgin-etti-grönland-neden-kritik/a-75405723</div> <div><span><strong>https://www.dikgazete.com/haber/avrupa-nin-7-ulkesinden-gronland-a-iliskin-ortak-aciklama-981558.html</strong></span><strong></strong></div> <div>hhttps://tr.euronews.com/2026/01/08/ice-gorevlisinin-bir-surucuyu-oldurmesi-sonrasi-minneapolis-karisti</div> <div>https://www.war.gov/News/Feature-Stories/story/Article/1867440/pentagon-history-7-big-things-to-know/</div> <div>https://www.theguardian.com/us-news/2025/sep/05/department-war-defense-trump-executive-order-pentagon</div> <div>https://www.reddit.com/r/technology/comments/156l6y3/pentagon_ai_more_ethical_than_adversaries_because/</div> <div>https://www.dailymail.co.uk/news/article-15452323/Donald-Trump-orders-army-chiefs-plan-invade-Greenland-President.html</div> <div>https://www.jbsa.mil/News/News/Article/4353879/hegseth-outlines-new-national-defense-strategy-during-speech-at-reagan-library/</div> <div>https://www.pbs.org/newshour/politics/the-u-s-military-takes-pride-in-its-religious-diversity-would-things-change-if-hegseth-takes-over?</div> <div>https://www.whitehouse.gov/fact-sheets/2026/01/fact-sheet-president-donald-j-trump-prioritizes-the-warfighter-in-defense-contracting/</div> <div>https://m.star.com.tr/dunya/venezuela-devlet-baskani-nicolas-maduro-terorist-bir-saldiri-hazirlaniyor-dedi-abdyi-sucla-haber-1536858/</div> <div>https://www.washingtonpost.com/opinions/i-was-a-closeted-christian-at-the-pentagon/2016/04/08/0eea5468-dbd2-11e5-81ae-7491b9b9e7df_story.html</div> <div></div> <div></div>