<h3><span><strong>ABD-İran gerilimi eksenindeki tartışma; NATO, Türkiye'yi işgal eder mi?</strong></span></h3> <div><strong>“Bu nereden çıktı?”</strong> demeyin.</div> <div><strong>ABD’nin</strong> <strong>İran’a</strong> yönelik olası saldırı planlarının, <strong>Basra</strong> <strong>Körfezi’ne</strong> yaptığı askerî yığınakla birlikte yeniden gündeme gelmesi, bölge ülkeleri arasında özellikle <strong>Türkiye’nin</strong> savunma kapasitesi ve stratejik refleksleri üzerine tartışmaları artırdı.</div> <div><strong>NATO’nun</strong> kurucu üyesi olan <strong>ABD’nin</strong>, yine <strong>NATO</strong> müttefiki <strong>Türkiye’ye</strong> karşı bir askeri hamlede bulunup bulunmayacağı sorusu da kamuoyunda zaman zaman dillendiriliyor.</div> <h3><span><strong>Tarih Erbakan Hoca’yı haklı çıkardı mı?</strong></span></h3> <div>“<strong>Bu nereden çıktı?”</strong> demeyin. Zira bu senaryo, yıllar önce dile getirilen jeopolitik öngörülerin yeniden hatırlanmasına yol açıyor. Bölgedeki güç dengelerinin değişmesi, askeri hareketlilik ve stratejik söylemler, <strong>Türkiye’nin</strong> konumunu ve olası senaryolardaki yerini sorgulatıyor. Zira yıllar önce <strong>Millî</strong> <strong>Görüş</strong> lideri merhum <strong>Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın</strong> dile getirdiği bir jeopolitik öngörüyü hatırlamamak mümkün mü?</div> <div><strong></strong></div> <div><strong>Necmettin</strong> <strong>Erbakan</strong>, <strong>ABD’nin</strong> <strong>Orta</strong> <strong>Doğu’daki</strong> askeri hamlelerinin aşamalı bir strateji izlediğini savunmuş ve şu değerlendirmeyi yapmıştı: “<strong>Önce Irak işgal edilecek, ardından Suriye’ye yerleşilecek, sonra İran hedef alınacak; nihai hedef ise Türkiye olacaktır.</strong>”</div> <div><strong>Erbakan’a</strong> göre emperyal güçler, “<strong>Büyük</strong> <strong>İsrail</strong>” idealini hayata geçirmek amacıyla <strong>İslam</strong> coğrafyasını parça parça zayıflatmayı ve işgal etmeyi planlamaktadır. Bu çerçevede <strong>Irak’ın</strong> işgali ilk adım olmuş, ardından <strong>Suriye’nin</strong> istikrarsızlaştırılması gündeme gelmiş, sonraki aşamada ise <strong>Türkiye</strong> ve <strong>İran’ın</strong> baskı altına alınması hedeflenmiştir.</div> <div><strong>Erbakan’ın</strong> bu yaklaşımı, bölgesel gelişmeler ışığında yeniden tartışmaya açılmaktadır. <strong>Irak’ın</strong> <strong>2003’te</strong> işgali, <strong>Suriye</strong> iç savaşı ve <strong>İran’a</strong> yönelik askeri tehdit söylemleri, söz konusu öngörünün hatırlanmasına neden olmaktadır. <strong>Türkiye</strong> açısından mesele yalnızca komşu ülkelerdeki krizler değil; aynı zamanda bölgesel güç dengelerinin yeniden şekillenmesidir.</div> <h3><span><strong>NATO ne zaman kuruldu, neden kuruldu?</strong></span></h3> <div><strong>Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü</strong> (NATO), <strong>İkinci</strong> <strong>Dünya</strong> <strong>Savaşı</strong> sonrasında ortaya çıkan iki kutuplu uluslararası sistem içinde, başta <strong>Amerika</strong> <strong>Birleşik</strong> <strong>Devletleri</strong> ve <strong>Birleşik</strong> <strong>Krallık</strong> olmak üzere <strong>Batılı</strong> devletlerin diplomatik öncülüğünde kurulmuştur. <strong>NATO’nun</strong> ortaya çıkışının temel nedeni, savaş sonrası <strong>Avrupa’da</strong> oluşan güvenlik boşluğunu doldurmak ve özellikle <strong>Sovyetler</strong> <strong>Birliği’nin</strong> <strong>Doğu</strong> <strong>Avrupa’da</strong> genişleyen askeri ve siyasi etkisine karşı ortak bir savunma ve caydırıcılık sistemi oluşturmaktır.</div> <div>Bu çerçevede <strong>NATO</strong>, <strong>4 Nisan 1949</strong> tarihinde <strong>Washington’da</strong> imzalanan <strong>North Atlantic Treaty</strong> ile resmen kurulmuştur. Antlaşma, taraf devletlerden birine yönelik silahlı saldırının tüm üyelere yapılmış sayılmasını öngören kolektif savunma ilkesini esas almıştır. Bu yönüyle <strong>NATO</strong>, <strong>Batı</strong> dünyasının askeri dayanışmasını kurumsallaştıran ve <strong>Sovyet</strong> askeri gücünün <strong>Avrupa’ya</strong> doğru genişlemesini dengelemeyi amaçlayan bir ittifak yapısı olarak tarih sahnesinde yerini aldı.</div> <div><strong>NATO’nun</strong> kurucu üyeleri şunlardır: <strong>Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık, Kanada, Fransa, Belçika, Hollanda, Lüksemburg, İtalya, Portekiz, Danimarka, Norveç </strong>ve <strong>İzlanda</strong>. Bu devletler, ortak savunma, siyasi dayanışma ve karşılıklı güvenlik garantisi temelinde birleşmiştir.<strong></strong></div> <div><strong>NATO</strong>, <strong>Soğuk</strong> <strong>Savaş’ın</strong> başlangıç döneminde <strong>Sovyetler</strong> <strong>Birliği’ne</strong> karşı askeri denge kurmak, <strong>Batı</strong> <strong>Avrupa’nın</strong> savunmasını güçlendirmek ve <strong>Kuzey</strong> <strong>Atlantik</strong> havzasında ortak savunma ve stratejik iş birliği mekanizması oluşturmak amacıyla kurulan uluslararası bir askeri ittifaktır.</div> <div>Ancak <strong>NATO</strong>, <strong>Soğuk</strong> <strong>Savaş</strong> döneminde <strong>Sovyetler</strong> <strong>Birliği’ne</strong> karşı askeri denge kurmak amacıyla oluşturulmuş olsa da, günümüzde yalnızca belirli bir devlete karşı konumlanan bir savunma ittifakı olmanın ötesine geçerek, küresel ve bölgesel güvenlik risklerine karşı kolektif caydırıcılık, kriz yönetimi ve stratejik istikrar üretme işlevi üstlenen çok boyutlu bir güvenlik mimarisi haline gelmiştir.</div> <div><strong>Sovyetler</strong> <strong>Birliği’nin</strong> dağılmasıyla birlikte <strong>NATO’nun</strong> varlık gerekçesinin ortadan kalktığı yönündeki değerlendirmeler zaman içinde geçerliliğini yitirmiş; ittifak, genişleme politikası, yeni tehdit tanımlamaları ve değişen savunma doktrinleri aracılığıyla kendisini yeniden tanımlamıştır. Özellikle <strong>Rusya</strong> <strong>Federasyonu’nun</strong> revizyonist güvenlik politikaları, <strong>Çin’in</strong> yükselen askeri ve teknolojik kapasitesi, siber saldırılar, hibrit savaş yöntemleri, enerji güvenliği, terörizm ve düzensiz göç gibi çok katmanlı tehditler, <strong>NATO’nun</strong> rolünü yeniden merkezi hale getirmiştir.</div> <div></div> <div>Bugün <strong>NATO</strong>, yalnızca <strong>Kuzey</strong> <strong>Atlantik</strong> bölgesinin savunmasını değil; <strong>Avrasya</strong>, <strong>Doğu</strong> <strong>Avrupa</strong>, <strong>Karadeniz</strong>, <strong>Baltıklar</strong>, <strong>Orta Doğu</strong> ve hatta <strong>Hint-Pasifik</strong> eksenine uzanan geniş bir jeostratejik alanda, üye devletlerin güvenliğini sağlamayı, caydırıcılığı güçlendirmeyi ve uluslararası güç dengesi içerisinde <strong>Batı</strong> ittifakının askeri omurgasını korumayı amaçlayan dinamik bir kolektif savunma örgütü olarak faaliyet göstermektedir.</div> <h3><span><strong>Türkiye, NATO’ya hangi tarihte ve neden katıldı?</strong></span></h3> <div><strong>Türkiye</strong>, <strong>NATO’nun</strong> <strong>1949’daki</strong> <strong>12</strong> kurucu üyesi arasında yer almamıştır. <strong>Türkiye’nin</strong> <strong>NATO’ya</strong> katılımı daha sonra, <strong>Soğuk</strong> <strong>Savaş’ın</strong> sertleştiği ve küresel güç mücadelesinin keskinleştiği bir dönemde gerçekleşmiştir. <strong>Türkiye</strong>, <strong>18</strong> <strong>Şubat</strong> <strong>1952</strong> tarihinde, ayrı bir “<strong>Katılım</strong> <strong>Protokolü</strong>” (Accession Protocol) ile resmen <strong>NATO</strong> üyesi olmuştur.</div> <div><strong>Türkiye’nin</strong> <strong>NATO’ya</strong> kabul edilmesinin en önemli nedenlerinden biri, <strong>Soğuk</strong> <strong>Savaş</strong> döneminde <strong>Sovyetler</strong> <strong>Birliği’nden</strong> kaynaklanan askeri ve jeopolitik tehditti. <strong>Sovyetler</strong> <strong>Birliği’nin</strong> <strong>Türkiye’den</strong> <strong>Boğazlar</strong> üzerinde kontrol talep etmesi ve <strong>Doğu</strong> <strong>Anadolu’ya</strong> yönelik toprak taleplerinde bulunması, <strong>Türkiye’yi</strong> <strong>Batı</strong> güvenlik sistemi içinde yer almaya yöneltmiştir. Bu süreçte <strong>Türkiye</strong>, ulusal güvenliğini garanti altına almak ve <strong>Sovyet</strong> baskısına karşı kolektif savunma şemsiyesi altında korunmak amacıyla <strong>NATO</strong> üyeliğini stratejik bir zorunluluk olarak değerlendirmiştir.</div> <div><strong>Türkiye’nin</strong> <strong>NATO’ya</strong> kabulünde belirleyici bir diğer gelişme ise <strong>Kore</strong> <strong>Savaşı’na</strong> asker göndermesidir. <strong>Türkiye</strong>, <strong>1950</strong> yılında <strong>Kore’ye</strong> bir tugay göndererek <strong>NATO’nun</strong> öncülüğündeki <strong>Batı</strong> bloğuna fiilen destek vermiş, bu askeri katkı, <strong>Türkiye’nin</strong> ittifaka olan bağlılığını ve güvenilirliğini göstermiştir. <strong>Türk</strong> askerinin <strong>Kore’de</strong> gösterdiği direniş ve askeri performans, <strong>Türkiye’nin</strong> <strong>NATO</strong> üyeliği sürecini hızlandıran önemli bir faktör olmuştur.</div> <div>Ayrıca <strong>Türkiye’nin</strong> jeopolitik konumu, <strong>NATO</strong> açısından büyük stratejik önem taşımaktaydı. <strong>Türkiye</strong>, <strong>Avrupa</strong>, <strong>Orta</strong> <strong>Doğu</strong> ve <strong>Karadeniz</strong> arasında bir geçiş noktası olarak, <strong>Sovyetler</strong> <strong>Birliği’nin</strong> güney kanadını dengeleyebilecek kilit bir ülke konumundaydı. Bu nedenle <strong>NATO</strong>, <strong>Sovyet</strong> yayılmasını çevrelemek ve güney savunma hattını güçlendirmek amacıyla <strong>Türkiye’yi</strong> ittifaka dahil ederek savunma hattını tahkim etmiştir.</div> <div><strong>Türkiye’nin</strong> <strong>NATO</strong> üyeliği, hem <strong>Sovyet</strong> tehdidine karşı güvenlik ihtiyacının bir sonucu hem de <strong>NATO’nun</strong> güney kanadını güçlendirme stratejisinin bir parçası olarak, <strong>Soğuk</strong> <strong>Savaş’ın</strong> en kritik aşamasında gerçekleşmiştir.</div> <h3><span><strong>NATO’da Türkiye’den rahatsızlık duyanlar var mı?</strong></span></h3> <div>Evet, <strong>NATO</strong> içinde <strong>Türkiye’nin</strong> bazı politikalarından rahatsızlık duyan ülkeler ve siyasi çevreler bulunmaktadır. Bu rahatsızlığın temel nedeni, <strong>Türkiye’nin</strong> son yıllarda savunma ve dış politikada daha bağımsız ve çok yönlü bir strateji izlemesidir. <strong>Türkiye</strong>, <strong>NATO’nun</strong> genel çizgisiyle her konuda otomatik uyum göstermeyen, gerektiğinde veto hakkını kullanan ve kendi ulusal güvenlik önceliklerini merkeze alan bir yaklaşım benimsemiştir.</div> <div>Özellikle <strong>Rusya</strong> ile tamamen kopmayan ilişkiler sürdürmesi ve bölgesel krizlerde doğrudan askeri ve diplomatik inisiyatif alması, bazı <strong>NATO</strong> üyeleri tarafından ittifak içi uyum açısından sorgulanan bir durum olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle <strong>Türkiye</strong>, <strong>NATO</strong> içinde sadece talimat alan değil, aynı zamanda denge kurabilen ve kendi stratejik önceliklerini koruyan bir aktör olarak öne çıkmaktadır.</div> <h3><span><strong>NATO içinde Türkiye’ye yönelik rahatsızlığın sebepleri?</strong></span></h3> <div><strong>Türkiye</strong>, <strong>NATO’nun</strong> en önemli üyelerinden biri olmasına rağmen, özellikle son on yılda izlediği dış politika nedeniyle ittifak içindeki bazı ülkelerle görüş ayrılıkları yaşamaktadır. Bu durumun temelinde, <strong>Türkiye’nin</strong> güvenlik ve savunma konularında ulusal çıkarlarını önceleyen ve gerektiğinde ittifakın genel yaklaşımından farklı bir tutum benimseyebilen bir strateji izlemesi bulunmaktadır.</div> <div></div> <div><strong>NATO’nun</strong> güvenlik yaklaşımında <strong>Rusya</strong> merkezi bir tehdit olarak tanımlanırken, <strong>Türkiye’nin</strong> rekabet ve diyalogu birlikte yürüten daha dengeli bir politika izlemesi, bazı müttefikler tarafından farklı bir stratejik pozisyon olarak değerlendirilmektedir. Bu yaklaşım, <strong>Türkiye’yi</strong> <strong>NATO</strong> içinde klasik müttefik profilinden ayrıştıran ve daha özerk bir konuma taşıyan başlıca unsurlardan biri olarak görülmektedir.</div> <div>Benzer şekilde <strong>Türkiye’nin</strong> <strong>Orta</strong> <strong>Doğu</strong>, <strong>Kafkasya</strong> ve <strong>Doğu</strong> <strong>Akdeniz’de</strong> kendi askeri ve jeopolitik inisiyatifini kullanması, bazı <strong>Batılı</strong> ülkelerde <strong>Türkiye’nin</strong> “<strong>kontrol edilmesi zor bir müttefik</strong>” olduğu yönünde değerlendirmelere neden olmuştur. Ancak bu durum, <strong>Türkiye’nin</strong> <strong>NATO’dan</strong> çıkarılmak istenmesinden çok, ittifak içindeki güç dengelerinin yeniden şekillenmesinden kaynaklanmaktadır.</div> <div>Buna rağmen <strong>Türkiye’nin</strong> <strong>NATO</strong> içindeki stratejik önemi tartışılmazdır. <strong>Karadeniz’e</strong> açılan coğrafi konumu, güçlü askeri kapasitesi ve <strong>İncirlik</strong> <strong>Hava</strong> <strong>Üssü</strong> gibi kritik tesislere ev sahipliği yapması, <strong>Türkiye’yi</strong> <strong>NATO’nun</strong> vazgeçilmez unsurlarından biri haline getirmektedir. Bu nedenle yaşanan gerilimler, bir üyelik krizinden ziyade, <strong>Türkiye’nin</strong> artan stratejik özerkliğinin ittifak içinde yarattığı yeni güç dengesinin yansımasıdır.</div> <h3><span><strong>NATO'nun Türkiye'yi işgalini yasallaştıran düzenleme var mı?</strong></span></h3> <div>Yedi yıl önce kaleme aldığım “<span><strong>Cumhurbaşkanı Erdoğan, NATO’nun Türkiye’yi işgalini yasallaştıran teklifi nasıl onayladı?</strong></span>” (*) başlıklı yazı, kamuoyunda geniş yankı uyandırmıştı. Söz konusu yazıda, <strong>NATO’nun</strong> <strong>Türkiye’de</strong> hızlı konuşlandırma kabiliyetine ilişkin bir düzenlemeye dikkat çekilmiş; özellikle ittifakın kriz anlarında kısa sürede kuvvet intikali yapabilmesini mümkün kılan hukuki çerçeve tartışmaya açılmıştı.</div> <div>Bu yazının ardından <strong>Halkın Kurtuluş Partisi</strong>, <strong>Cumhurbaşkanı</strong> ve dönemin <strong>Başbakanı</strong> hakkında “<strong>Anayasayı ihlal</strong>” ve “<strong>devletin birliğini bozma</strong>” suçlamalarıyla savcılığa suç duyurusunda bulunmuştu. <strong>Parti</strong>, yazıda atıf yapılan düzenlemeleri dayanak göstererek, <strong>NATO’ya</strong> <strong>Türkiye</strong> topraklarında olağanüstü yetkiler tanındığını ileri sürmüştü.</div> <div>Tartışmanın merkezinde, <strong>NATO’nun</strong> “<strong>Çok Yüksek Hazırlık Seviyeli Müşterek Görev Kuvveti</strong>” (Very High Readiness Joint Task Force – VJTF) bulunuyordu. Bu kuvvet, <strong>2014</strong> <strong>Galler</strong> <strong>Zirvesi</strong> sonrasında oluşturulan ve <strong>48-72</strong> saat içinde harekete geçebilecek şekilde tasarlanan hızlı reaksiyon gücüdür. <strong>Türkiye’deki</strong> hukuki dayanak ise <strong>1 Haziran 2016</strong> tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan, <strong>30</strong> <strong>Mayıs</strong> <strong>2016</strong> tarih ve 2016/8858 sayılı <strong>Bakanlar</strong> <strong>Kurulu</strong> <strong>Kararı</strong> ile yürürlüğe konulan “<strong>Çok Yüksek Hazırlık Seviyeli Müşterek Görev Kuvvetinin Faaliyetine İlişkin Esaslar</strong>” metnidir.</div> <div>Sosyal medyada dile getirilen iddialara göre bu düzenleme, <strong>NATO’ya</strong> <strong>Türkiye’de</strong> bir iç karışıklık yaşanması hâlinde herhangi bir izne gerek olmaksızın müdahale yetkisi tanımaktaydı. Ancak metnin içeriği incelendiğinde, düzenlemenin <strong>NATO</strong> unsurlarının <strong>Türkiye’deki</strong> faaliyetlerine ilişkin lojistik, hukuki statü ve koordinasyon esaslarını belirlediği; otomatik ve egemenliği devre dışı bırakan bir müdahale yetkisi tanımlamadığı görülmektedir. <strong>NATO’nun</strong> herhangi bir ülkede askeri faaliyette bulunması, ilgili devletin onayı ve ittifak karar mekanizmaları çerçevesinde gerçekleşmektedir.</div> <div>Dolayısıyla <strong>2016</strong> tarihli karar, <strong>NATO’ya</strong> <strong>Türkiye’de</strong> “<strong>izinsiz müdahale</strong>” hakkı tanıyan bir hüküm içermemekte; daha çok, <strong>Türkiye’nin</strong> <strong>NATO</strong> taahhütleri kapsamında olası konuşlandırmalara dair usul ve esasları düzenlemektedir. Tartışma, hukuki metnin teknik içeriğinden ziyade, <strong>Türkiye’nin</strong> egemenlik alanı ve <strong>NATO’nun</strong> kriz yönetim kapasitesi bağlamında yapılan siyasi yorumlardan kaynaklanmıştır.</div> <h3><span><strong>NATO Antlaşması’nın 5. Maddesi ve Türkiye’nin kolektif savunma statüsü…</strong></span></h3> <div><strong>Kuzey</strong> <strong>Atlantik</strong> <strong>Antlaşması’nın</strong> <strong>5.</strong> maddesi, <strong>NATO’nun</strong> varlık sebebini oluşturan kolektif savunma ilkesini düzenleyen temel hükümdür. Bu maddeye göre, <strong>NATO</strong> üyesi herhangi bir devlete yönelik silahlı saldırı, tüm üye devletlere yapılmış sayılır. <strong>Türkiye’nin</strong> <strong>18</strong> <strong>Şubat</strong> <strong>1952</strong> tarihinde <strong>NATO’ya</strong> katılmasıyla birlikte, <strong>Türkiye</strong> toprakları da bu kolektif savunma şemsiyesi altına girmiştir. Nitekim <strong>1951</strong> tarihli <strong>Katılım</strong> <strong>Protokolü</strong> ile antlaşmanın <strong>6.</strong> maddesi değiştirilmiş ve <strong>Türkiye’nin</strong> coğrafi alanı <strong>NATO’nun</strong> savunma kapsamına açık biçimde dahil edilmiştir.</div> <div>Bu hükmün hukuki anlamı, <strong>Türkiye’ye</strong> yönelik bir silahlı saldırının artık yalnızca <strong>Türkiye’nin</strong> ulusal güvenlik sorunu olmaktan çıkmasıdır. Böyle bir durumda konu, <strong>NATO’nun</strong> tamamını ilgilendiren kolektif bir güvenlik meselesine dönüşür. Süreç, <strong>NATO’nun</strong> siyasi karar organı olan <strong>Kuzey Atlantik Konseyi’nin</strong> toplanmasıyla başlar. Konsey, saldırının niteliğini değerlendirir ve saldırının <strong>5. madde</strong> kapsamına girip girmediğine karar verir. Bu kararın alınması halinde, tüm <strong>NATO</strong> üyeleri <strong>Türkiye’ye</strong> yardım etmekle yükümlü hale gelir.</div> <div>Ancak bu yardımın niteliği otomatik olarak doğrudan askeri müdahale anlamına gelmez. Antlaşmada yer alan “<strong>gerekli gördüğü eylemi yapacaktır</strong>” ifadesi, her üye devletin yardımın kapsamını kendi siyasi ve askeri değerlendirmesine göre belirleme yetkisine sahip olduğunu gösterir. Bu çerçevede yardım; askeri güç kullanımı, hava savunma sistemlerinin konuşlandırılması, istihbarat paylaşımı, lojistik destek veya caydırıcılık amaçlı askeri varlık gösterme gibi farklı biçimlerde gerçekleşebilir.</div> <div>Bu yönüyle <strong>5. madde</strong>, otomatik bir savaş mekanizmasından ziyade güçlü bir caydırıcılık aracıdır. <strong>Türkiye’ye</strong> yönelik bir saldırı, saldırgan aktör açısından yalnızca <strong>Türkiye</strong> ile değil, <strong>NATO’nun</strong> tamamıyla karşı karşıya gelme riskini doğurur. Bu durum, <strong>Türkiye’nin</strong> güvenliğini yalnızca ulusal askeri kapasitesine dayalı bir yapıdan çıkararak, daha geniş bir transatlantik güvenlik mimarisinin parçası haline getirir.</div> <div><strong>Madde 5</strong> bugüne kadar yalnızca bir kez uygulanmıştır. <strong>11 Eylül</strong> <strong>2001</strong> tarihinde <strong>Amerika Birleşik Devletleri’ne</strong> yönelik terör saldırılarının ardından <strong>NATO</strong>, bu saldırıyı kolektif savunma kapsamında değerlendirmiştir. Bu çerçevede <strong>NATO</strong> üyeleri, <strong>ABD’ye</strong> çeşitli askeri ve lojistik destek sağlamış, <strong>Türkiye</strong> de dahil olmak üzere birçok müttefik ülke, <strong>Afganistan’daki</strong> <strong>NATO</strong> operasyonlarında görev almıştır.</div> <div>Öte yandan <strong>NATO</strong> <strong>Antlaşması’nda</strong> <strong>Türk</strong> <strong>Boğazları’na</strong> ilişkin özel bir hüküm bulunmamaktadır. Ancak <strong>Boğazlar</strong>, <strong>Türkiye’nin</strong> egemenlik alanı içinde yer aldığı için <strong>NATO’nun</strong> kolektif savunma kapsamına dolaylı olarak dahildir. Boğazların hukuki statüsü <strong>NATO</strong> tarafından değil, <strong>1936</strong> tarihli <strong>Montrö</strong> <strong>Boğazlar</strong> <strong>Sözleşmesi</strong> ile belirlenmiştir. Bu sözleşme, <strong>Boğazlar</strong> üzerindeki egemenlik ve geçiş rejimini düzenleyen temel uluslararası hukuk belgesidir.</div> <div>Uzmanların yorumlarına bakılırsa <strong>NATO’nun</strong> <strong>5. maddesi</strong>, <strong>Türkiye’ye</strong> yönelik bir saldırı durumunda ittifakın hukuken devreye girmesini sağlayan bir güvenlik garantisi sunmakta; aynı zamanda bu garantinin temel işlevi, fiilî müdahaleden önce stratejik caydırıcılık üretmek olmaktadır.</div> <h3><span><strong>ABD-İran gerginliğinin gölgesinde Türkiye'nin güvenlik konsepti...</strong></span></h3> <div><strong>Rusya</strong> <strong>Federasyonu</strong>, <strong>Çin</strong> <strong>Halk</strong> <strong>Cumhuriyeti</strong> ve <strong>İran</strong> arasında gerçekleştirilen ikili ve üçlü güvenlik zirveleri, imzalanan askerî anlaşmalar ve icra edilen ortak tatbikatlar; <strong>ABD’nin</strong> artan baskı politikasına karşı bu ülkelerin ne ölçüde direnç göstereceğini belirleyen temel gelişmeler arasında yer alıyor. <strong>Washington’un</strong> stratejik kuşatma hamleleri karşısında <strong>Moskova</strong> ve <strong>Pekin’in</strong> <strong>Tahran’a</strong> vereceği destek, yalnızca <strong>İran’ın</strong> kaderini değil, aynı zamanda <strong>Avrasya</strong> güvenlik düzeninin geleceğini de şekillendirecektir.</div> <div>Bu süreç aynı zamanda <strong>Türkiye’nin</strong> konumunu da dolaylı biçimde test edecektir. <strong>İran</strong> ile <strong>Türkiye’nin</strong> jeopolitik ağırlığının <strong>Rusya</strong> nezdinde eşit olup olmadığı, <strong>Moskova’nın</strong> öncelik sıralamasında hangi başlığın öne çıktığıyla anlaşılacaktır. <strong>Karadeniz’den</strong> <strong>Kafkasya’ya</strong>, <strong>Suriye’den</strong> <strong>Orta</strong> <strong>Asya’ya</strong> uzanan geniş coğrafyada <strong>Ankara</strong> ile <strong>Tahran</strong> arasında kurulacak denge, yalnızca ikili ilişkileri değil, <strong>Avrasya</strong> merkezli güç dengesinin yönünü de belirleyecektir.</div> <div>Bu süreç, aynı zamanda <strong>İran</strong> ile <strong>Türkiye’nin</strong> jeopolitik konumlarının <strong>Rusya</strong> nezdindeki göreli değerini de ortaya koyacaktır. <strong>Moskova’nın</strong> <strong>Ankara</strong> ve <strong>Tahran</strong> arasında kuracağı stratejik denge, <strong>Avrasya</strong> güç mücadelesinin yönünü tayin eden kritik parametrelerden biri olacaktır.</div> <div>.</div> <div><strong>Ömür Çelikdönmez, dikGAZETE.com</strong></div> <div>омюр челикдёнмез, Дикгазете</div> <div><strong>Seçilmiş Kaynakça</strong></div> <div>(*) <span><strong>https://www.dikgazete.com/yazi/cumhurbaskani-erdogan-natonun-turkiyeyi-isgalini-yasallastiran-teklifi-nasil-onayladi-makale,1289.html-1289.html</strong></span></div> <div>https://x.com/i/status/1933512492853989430</div> <div>https://www.ekathimerini.com/opinion/1282156/</div> <div>https://www.veryansintv.com/turkiye-nato-iliskileri?</div> <div>https://www.dl1.en-us.nina.az/Article_5_of_NATO.html</div> <div>https://www.yurtgazetesi.com.tr/guncel/nato-imzasi-adliyeye-tasindi-h123010.html</div> <div>https://www.odatv.com/guncel/natonun-turkiyeyi-isgal-projesini-erdogan-mi-onayladi-158414</div> <div>https://www.mfa.gov.tr/turkey-nato-together-for-peace-and-security-since60-years.en.mfa</div> <div>https://gazeteoksijen.com/turkiye/abdnin-irani-vurmasi-sonrasi-erbakan-sira-turkiyeye-geliyor-244844</div> <div>https://www.nato.int/en/about-us/official-texts-and-resources/official-texts/1949/04/04/the-north-atlantic-treaty</div> <div>https://www.hurriyet.com.tr/gundem/nato-5-madde-ve-4-madde-nedir-nato-ne-demek-iste-natonun-tarihi-42011516</div> <div>https://www.trthaber.com/haber/guncel/natonun-5inci-maddesi-nato-5inci-madde-ne-anlama-geliyor-463711.html</div> <div>https://hurseda.net/sadullah-aydin/49240/suriye-den-sonra-sira-turkiye-ye-ondan-sonra-da-iran-a-gelecek.html</div> <div><span><strong>https://www.dikgazete.com/yazi/iran-in-asimetrik-surprizi-ve-abd-ucak-gemilerine-karsi-avrasya-nin-akilli-fuzeleri-8759.html</strong></span></div> <div>https://www.aa.com.tr/tr/politika/ak-parti-sozcusu-celik-turkiye-nato-iliskilerini-elestiri-konusu-yapmak-propagandadan-ibaret/1571294</div> <div>https://www.nato.int/en/about-us/official-texts-and-resources/official-texts/1951/10/22/protocol-to-the-north-atlantic-treaty-on-the-accession-of-greece-and-turkey</div> <div></div> <div></div> <div></div>