Karanlık turizme girebilecek seyahatname durağı Transdinyester
MOSKOVA
Zamanın unuttuğu coğrafya...
Transdinyester’e gezmek dışında tarihsel döneme tanıklık etmeye gidilmelidir çünkü Avrupa’nın ortasında kalan ve neredeyse kimsenin tanımadığı bir topraktır “sosyalist” Transdinyester…
Transdinyester, yaklaşık 4.163 kilometrekarelik bir yüzölçümüne sahiptir. Nüfusu ise tahminlere göre yaklaşık 475 bin civarındadır. Bölge, Moldova’nın doğusunda yer alır ve Dinyester Nehri boyunca uzanır.

Transdinyester’i resmi olarak tanıyan ve bağımsızlığını destekleyen ülkeler Rusya, Güney Osetya ve Abhazya ile sınırlıdır.
Moldova’nın doğusunda, Dinyester Nehri boyunca uzanan bu dar toprak parçası, haritalarda gri, siyasette belirsiz ama ruhen burası Sovyetler Birliği’nin gitmeyi reddeden hayaleti gibidir...

Transdinyester’i ilginç kılan şey, tanınmayan bir devlet olması değil yalnızca. Asıl mesele, burada hayatın hâlâ 1991 öncesinin refleksleriyle akıyor olması. Kırmızı yıldızlar, Lenin heykelleri, çekiç-orak sembolleri… Bunlar müzelerde değil, günlük hayatın içinde. İşte bu yüzden Transdinyester, klasik turizmden çok karanlık turizmin sessiz ama etkili duraklarından biri olarak anılıyor.
Resmî olarak “ülkeye giriş” yapıyorsunuz ama fiilen başka bir dünyaya adım atıyorsunuz. İşte bu his, daha ilk dakikada başlıyor.
Tiraspol: Başkent mi, açık hava müzesi mi?

Başkent Tiraspol, Transdinyester’in kalbi. Geniş Sovyet bulvarları, devasa hükümet binaları ve Lenin heykeliyle insanı adeta zamanda geriye fırlatıyor.
Lenin hâlâ meydanın merkezinde.
Parlamento binasında hâlâ Sovyet estetiği.
Resmî bayrakta çekiç-orak bulunuyor.
Bir gezgin için Tiraspol, Çernobil’in terk edilmişliğinden ziyade yaşayan bir Sovyet dekoru gibi. İnsanlar yaşıyor, alışveriş yapıyor, çocuklar okula gidiyor ama arka planda ideoloji hâlâ nefes alıyor.
Bender (Tighina) Kalesi: Tarihin sert yüzü…
Osmanlı döneminde stratejik bir kale olan bu yapı, hem Osmanlı hem Rus hem de Sovyet izlerini aynı taşların üzerinde taşır. Kale içinde gezerken şu duygu oluşur: “Bu coğrafyada herkes gelmiş, herkes geçmiş ama kimse tam olarak yerleşememiş.”
Karanlık turizm açısından burası önemli çünkü savaş, iktidar ve çöküş duyguları çok canlıdır. Fotoğraf çeken turist kadar, tarihle yüzleşen ziyaretçi de görürsünüz.
Sovyet kantinleri ve günlük hayat…
Transdinyester’de lüks aramayın. Ama otantik olan her şey fazlasıyla mevcut. Sovyet tarzı kantinler, votka çeşitleri, ağır porselen tabaklar… Bütün bu nostalji kokusu Transdinyester’i klasik “gezilecek yer” listesinden çıkarıp, deneyimlenecek bir yer hâline getirir...
Para var, ülke yok: Transdinyester Rublesi…
Ziyaretçilerin en çok şaşırdığı detaylardan biri de Transdinyester rublesi. Plastik banknotlar bile var ama bu para yalnızca burada geçerli. Ülke tanınmıyor ama parası var, sınırı var, polisi var. Karanlık turizmin beslendiği gri alan tam olarak burası.
Karanlık turizm mi, nostalji turizmi mi?
Transdinyester, kanlı bir felaket alanı olmadığı için Çernobil kadar “sert” değil. Ama ideolojik olarak donmuş bir rejimi canlı canlı görmek, onu karanlık turizmin daha sessiz ama derin bir örneği yapıyor. Buraya gelenler, yarım kalmış bir devleti, bitmemiş bir ideolojiyi ve geçmişte sıkışıp kalmış bir toplumu görmeye geliyor.
Karanlık turizm sevdalısı bir ziyaretçi için burası, Abhazya’yı, Maraş’ı, Balkanları ve hatta eski Doğu Bloku’nu anlamaya yarayan canlı bir dipnot gibidir.
Buraya gelirken yüksek sesle değil ama içten içe “destur” demek gerekir. Çünkü Transdinyester bir ülke değil; geçmişin hâlâ konuştuğu, bugünün ise dinlemek zorunda kaldığı bir coğrafyadır..
Zamanın donduğu yer...
Daha ilk adımda insanın aklına şu soru düşer: “Ben nereye geldim?” İşte karanlık turizmin tam da sevdiği türden bir soru bu...
Transdinyester, Sovyetler Birliği’nin resmen dağılmasına rağmen ruhen dağılmayı reddeden ender coğrafyalardan biri. Burada Lenin heykelleri müzeye kaldırılmamış, meydanın ortasında bırakılmıştır.
Çekiç-oraklı bayrak hâlâ resmi semboldür. Polis üniformaları, devlet binaları, propaganda afişleri… Hepsi 1980’lerden fırlamış gibidir. Zaman burada akmaz; adeta askıya alınmıştır.
Başkent Tiraspol’de yürürken bir turistten çok gizli bir tanık gibi hissedersiniz. McDonald’s yok, Starbucks yok; onun yerine Sovyet kantinlerini andıran lokantalar, votka rafları ve ağır bir nostalji havası vardır. Bu yönüyle Transdinyester, Çernobil’den farklı ama ruhen onunla akrabadır: Çöküşün gündelik hayata sindiği bir yer.
İşte tam da bu yüzden Transdinyester, klasik turizmden ziyade karanlık turizm başlığı altında anılır. Buraya gelenler deniz, güneş ya da eğlence aramaz; yarım kalmış bir tarihe bakmaya gelir. Tanınmayan bir devletin nasıl yaşadığını, Sovyet ideolojisinin bugüne nasıl tutunduğunu görmek ister. Kısacası; insanlar burada normal olmayanı merak eder.
Ülke tanınmıyor ama sınır kontrolü son derece ciddi. Bu çelişkiler yumağı, ziyaretçiye sürekli şunu hissettirir: “Burası hukuken yok ama fiilen var.” Karanlık turizmin beslendiği tam da bu gri alanlardır.
Transdinyester’e gitmek bir seyahat değil, zamanın ruhuna yapılan bir ziyaret gibidir.
Karanlık Turizmi sevenlerin burayı ziyaret etmeleri onlar için enfes bir ziyafet olacaktır...
.
Erdinç Cündübeyoğlu, dikGAZETE.com

.