<h3><span><strong>BİR MUSTAFA KEMAL ANATOMİSİ</strong></span></h3> <div><strong>Mustafa Kemal Atatürk</strong>, çağdaşlarının çoğu unutulalı yıllar olmuşken hâlâ tartışılıyor. Kimine göre <strong>kurtarıcı</strong>, kimine göre “<strong>despot</strong>”. Peki neden? Bu ay, <strong>Türkiye</strong> <strong>Cumhuriyeti’nin</strong> kurucusu <strong>Mustafa</strong> <strong>Kemal</strong> <strong>Atatürk</strong> hakkında bir yazı ile sizlerin karşısındayım.</div> <div><strong>Kurtuluş</strong> <strong>Savaşı’nı</strong> başlatan, işgale direnişi örgütleyen ve <strong>Cumhuriyeti</strong> kuran <strong>Gazi</strong> <strong>Paşa</strong>, ölümünün üzerinden onlarca yıl geçmiş olmasına rağmen özellikle son dönemde kamuoyunun en çok konuştuğu tarihi figürlerden biri.</div> <div>Çağdaşlarının çoğu kendi ülkelerinde unutulup, tarih sahnesindeki yerlerine çekilmişken, <strong>Atatürk</strong> hem hayatı hem de icraatlarıyla <strong>Türkiye’de</strong> sürekli gündemde kalmaya devam ediyor. <strong>Türk</strong> halkının büyük bir bölümü ona sevgi ve minnet beslerken, bir kesimde ise hakarete varan bir nefretin var olduğu görülüyor. Bu karşıtlığın köklerinin tarihimizde yattığını düşünüyorum. Bu nedenle sizleri biraz geçmişe götürmek istiyorum.</div> <div>Uzun yıllar yurt dışında yaşayan biri olarak, birçok ülkenin kütüphanelerinde <strong>Atatürk</strong> hakkında yazılmış yabancı kaynakları inceleme fırsatım oldu. Bu eserlerin çoğunda <strong>Mustafa</strong> <strong>Kemal</strong>, döneminin “<strong>tek</strong> <strong>adam</strong>” liderleriyle kıyaslanıyor ve <strong>"ilerici bir despot" </strong>olarak tanımlanıyor.</div> <div>Gerçekten de <strong>Atatürk’ün</strong> yaşadığı dönemde dünyanın büyük bir kısmı otoriter liderler tarafından yönetiliyordu. Ancak onu <strong>Hitler</strong>, <strong>Mussolini</strong>, <strong>Stalin</strong> ve <strong>Franco</strong> gibi diktatörlerden ayıran en belirgin fark, ülkesini karanlıktan aydınlığa taşımayı hedefleyen köklü ve ilerici reformlara imza atmış olmasıydı.</div> <div><strong>Tarih</strong> bize, ülkelerin kurucu liderlerinin genellikle iki kategoriden birine ait olduğunu gösterir:Ya savaş meydanlarında öne çıkan askerî komutanlardır ya da kalabalıkları peşinden sürükleyen ideolojik önderler...</div> <div>Örneğin; <strong>ABD’nin</strong> kurucu babası <strong>George</strong><strong> </strong><strong>Washington</strong><strong>,</strong> <strong>İngilizlere</strong> karşı zafer kazanan bir generaldi. <strong>Simon</strong><strong> </strong><strong>Bolivar</strong>, <strong>Latin</strong> <strong>Amerika’yı</strong> <strong>İspanyol</strong> sömürgecilerden kurtardı. <strong>Ömer</strong><strong> </strong><strong>Muhtar</strong>, <strong>Libya</strong> direnişinin sembolüydü. <strong>Fidel</strong><strong> </strong><strong>Castro</strong> ve <strong>Jose</strong><strong> </strong><strong>Marti</strong>, <strong>ABD</strong> emperyalizmine karşı savaşan liderlerdi. <strong>Mareşal</strong> <strong>Tito</strong> faşizmi yenmiş bir kahramandı. <strong>Gandhi</strong>, <strong>Lenin</strong> ve <strong>Mao</strong> ise kitleleri peşinden sürükleyen ideolojik devrimciler olarak tarihe geçtiler.</div> <div><strong>Mustafa</strong> <strong>Kemal’i</strong> çağdaşlarından ayıran en önemli özellik ise bu iki niteliği aynı anda taşımasıydı: Hem ülkesini işgalden kurtaran bir askerî deha hem de gerçekleştirdiği devrimlerle yeni bir toplum inşa eden bir fikrî önder…</div> <div>Bugün hâlâ duyulan sevgi ve hayranlığın temelinde bu benzersiz kombinasyon yer alıyor.</div> <div>Elbette her devrimin bir karşı devrimi vardır. Son yıllarda da <strong>Atatürk’e</strong> yönelik eleştirilerin yer yer hakarete dönüştüğü örgütlü saldırılar görüyoruz.</div> <div><strong>Muhafazakâr</strong> kesimin bir bölümü, asker <strong>Mustafa</strong> <strong>Kemal’e</strong> saygı duysa da <strong>Cumhuriyet’in</strong> ilanı sonrasında <strong>Hilafet</strong> ve <strong>Saltanat’ın</strong> kaldırılmasına yönelik tarihsel tepkilerini sürdürmektedir. Daha radikal bir kesim ise askeri dönemine dahi sert bir nefretle yaklaşmaktadır. Bir başka kesim ise asker <strong>Mustafa</strong> <strong>Kemal’e</strong> bile sert bir nefretle yaklaşıyor. Oysa benzer tepkilerin geçmişte yenilikçi <strong>Osmanlı</strong> padişahları <strong>II. Mahmud</strong> ve <strong>III. Selim’e</strong>, hatta <strong>Abdülhamid’i</strong> deviren <strong>İttihatçılara</strong> yöneltildiğini biliyoruz. Kısacası; bu topraklarda yüzyıllardır süregelen <strong>gelenekçiler–yenilikçiler</strong><strong> mücadelesi</strong><strong>nin</strong>, bugün “<strong>laik–muhafazakâr</strong>” ekseninde devam ettiğini söyleyebiliriz.</div> <div><strong>Atatürk’e</strong> mesafeli olan diğer bir grup da <strong>Kürt</strong> siyasi hareketinin belirli bir bölümü. Geçtiğimiz aylarda <strong>Meclis’te</strong> bir milletvekilinin <strong>Atatürk’ü</strong>, “<strong>ülkeyi birlikte kurduktan sonra Kürt halkını yok saymak</strong>”<strong>la</strong> suçlaması, gündem olmuştu. Benzer bu tür suçlamalar, savaşlarda <strong>Kürt</strong> aşiretlerden yardım alan <strong>Sultan</strong> <strong>Alparslan’dan</strong>, <strong>Hamidiye</strong> <strong>Alayları’yla</strong> doğudaki isyanları bastıran <strong>II. Abdulhamid’e</strong> kadar birçok lidere de yöneltildi. Bu nedenle bu tartışmaların çoğunun tarihî gerçeklikten ziyade kimlik siyaseti ekseninde şekillendiğini söyleyebiliriz.</div> <div>Son yıllarda güç kazanan muhafazakâr ve etnik milliyetçi dalga, <strong>Atatürk’e</strong> yönelik eleştirileri zaman zaman hakarete vardırıyor. Bu durum, toplumun büyük bir kesiminde rahatsızlık yaratırken, <strong>Atatürk’e</strong> duyulan sevgi ve saygının daha da artmasına yol açıyor. <strong>Anıtkabir</strong> her yıl ziyaretçi rekorları kırıyor; liberalinden sosyalistine kadar birçok farklı görüşten insan <strong>Atatürk’te</strong> ortak bir değer buluyor. Çağdaşlarının bir kısmı diktatör olarak anılırken, bir kısmı da tarih sahnesinden silinmiş durumda. <strong>Atatürk</strong> ise tüm tartışmaların arasından; çağdaşlaşma ideali, bağımsızlık anlayışı ve eskimeyen hedefleriyle daha da büyüyerek çıkıyor.</div> <div>Gelelim kişisel düşünceme: <strong>Atatürk’ün</strong> mirası, vefatından sonra özellikle <strong>1960</strong> ve <strong>1980</strong> darbelerinde “<strong>devletin</strong> <strong>bekası</strong>” gerekçesiyle katı bir ideoloji hâline getirildi. İlke ve inkılapları darbeci generallerin elinde bir baskı aracına dönüştürüldü. <strong>Gazi</strong> <strong>Paşa</strong>, her şeyi tek başına yapan bir “<strong>kutsal</strong> <strong>kahraman</strong>” şeklinde sunuldu; fikirleri yasaklar ve zorbalıkla halka dayatıldı. Oysa <strong>Atatürk’ün</strong> kendisi, mirasının bir dogma olmadığını, genç nesillerin bir gün kendi fikirlerini de aşacağını söylemişti. Ne yazık ki darbeci uygulamalar, halkın bir kesimini <strong>Atatürkçülükten</strong> uzaklaştırdı.</div> <div>Bugün toplumun <strong>Atatürk’le</strong> ilişkisi, bana bir insanın babasıyla kurduğu psikolojik ilişkiyi hatırlatıyor: Bir insan çocukken babasını tanrı gibi güçlü ve kusursuz görür, gençlikte ve ergenlikte yetersiz bulur, olgunlukta ise hakkını teslim eder.</div> <div>Ben de milletimizin, sonunda <strong>Atatürk’ü</strong> abartısız, sağduyulu ve hakkaniyetli bir bakışla değerlendireceğine inanıyorum.</div> <div>Bu ayki yazımı, değerli tarihçimiz rahmetli <strong>Halil</strong> <strong>İnalcık’ın</strong> çok sevdiğim bir sözüyle bitirmek istiyorum: <strong>“</strong><strong>Kurucu atalarıyla uğraşan milletler ilerleyemez</strong><strong>ler</strong><strong>.”</strong></div> <div><strong>.</strong></div> <div><strong>Ali Ekinciel, dikGAZETE.com</strong></div> <div><strong></strong></div> <div><strong></strong></div>