?>

Gaddarlığın şiiri

Sami Mert

5 saat önce

Gaddarlığın Şiiri

Epstein ve şebekesinin, miktârı tahayyül dahi edilemeyen paraların sâhibi olan iş insanlarını ve ülkelerin iç ve dış siyâsetinde karar verici mekanizmalarda bulunan üst düzey kişilerini dâhil ettiği fuhuş ve şantaj ağı, tüm dünyâyı insan mezbahânesine çevirmeyi kendine şiâr edinmiş batı oligarşisinin ve medenîyyet tasavvûrunun kepâzeliğinin ve kokuşmuşluğunun nişânesi olurken, her ne kadar bir müddettir savaş gündeminin gölgesinde kalsa da, aklıma, bir grup mîmarın 1926 senesinin Paris'inde ziyâdesiyle îtibâr addedilmiş –ve ismini, her gün yüz binlerce kişinin taş kaldırımlarını çiğnediği Beyoğlu semtindeki Azîz Antuan Kilisesi'ne de vermiş bulunan– Saint-Antoine Sokağı'ndaki târihî binâda yaptıkları restorasyon çalışmasındaki el yazmalarını getirdi.
Bu binâ, zamânında Paris eşrâfından müteaddid sayıda feylezof, yazar veyâhût kalender kimse köhnemiş hücrelerin demir şiltelerinde otururlarken el ve ayaklarından taş zemîne zincirlenip, dikenli boyunluklar takmaya mecbûr edildiği ve Victor Hugo'nun önyargıların, ayrıcalıkların, bâtıl inançların, yalanların, haksız kazançların, suistimallerin, şiddetin, adâletsizliklerin ve karanlığın devâsâ bir kalesi, nefret kuleleriyle birlikte bu dünyâda hâlâ dimdik duruyor. Yıkılmalı. Bu canavarca kütle parçalanmalı, tasvîrini yaptığı Bastille hapishânesinden başka bir yer değildir.
Bahsini ettiğim matbû olmayan metin, yâni şu ân okumakta olduğunuz makâlenin üst kısmında gördüğünüz ve 1929 senesinde Jacques André Boiffard tarafından fotoğraflanan el yazması, kazı çalışmaları esnâsında, tesâdüfen, sanki gıcırdayan kapısı senelerdir açılmamış bir arşiv odasına girilmiş gibi doyumsuz bir merak duygusuyla, bulunur.
Âdetâ bir arkeolojik kazıya dönüşen bu çetrefilli faâliyet, devrin edebiyât dünyâsında heyecân uyandıran bir keşfe dönüşür ve bu serüven yeni nesil edebiyatçıları, bir devirde nâmı, neşrettiği erotik öykülerle anılan ve tasvîr yeteneğinin cezbediciliğinden ötürü “insanları ahlâka mugâyir fantezileriyle baştan çıkarttığı,” gerekçesiyle hayâtının pek ehem senelerini demir parmaklıkların ardında geçiren Marquis de Sade (Marki dö Sad)'ın bilinmeyen bir eserine götürür.
1785 baskı târihli, orijinal adı Les 120 Journées de Sodome ou l'école du libertinage (Sodom'un 120 Günü veyâ Sefâhat Okulu) olan kitap, eksiksiz bir nüsha hâlinde bulunur.
Eseri, ışıksız hücresinden gizli yollarla dışarı çıkartıp, bilinmeyen bir nedenle, merdivenaltı bir matbaaya teslîm etmediği yâhût “edemediği” anlaşılır.
Hâlbuki, evvelden kaleme aldığı bâzı erotik temalı öykülerinin neşrinin bu metotlarla yapıldığı bilinir.

*

O târihe değin eski Arap toplumunda el-gûl (الغول) sözcüğü ile anılan efsânevî, her renge ve şekle bürünebilen, korkunç bir takım yaratıklara dâir halk anlatılarından, halkiyattan bildiğimiz peri ve hayâlet öykülerine, taşralı İskoçların düzenli olarak evlerine ziyâret ettiğine inandıkları eski Brownie kültünden orta devirde denizciler vâsıtasıyla öyküleştirilen deniz canavarlarına, vebânın Tanrı cezâsı olduğuna inanan ümîtsiz ressamların şeytân ile yekvücûd hâlde resmettiği bu illetin tüyler ürpertici tablolarından Bram Stoker'ın Dracula'sına ve 1888 Londra'sının sokaklarında terör estiren meşhûr Karındeşen Jack vak'âsına dâir spekülasyonlara kadar târih boyu korku teması, kendine sanatta da folklorde de yer bulur; lâkin Marquis de Sade'ın neşri ile yaratılan Sodom'un 120 Günü'nde illâki her romanda okuyucuya bir kıssa verme ve kötülüğün okkalı bir ders alması gerektiği yönündeki genel yazım metodolojisi tamâmen ters yüz edilerek kötülüğün kavramsal olarak felsefesinin ortaya konulduğu farkedilir, yâhût o felsefe, De Sade'a bizler tarafından yüklenir, kim bilebilir?
Tertîbli ordularının başında –sanki bir Sezar psikozuyla hareket ederek– tüm Avrupa'ya korku salmasıyla iftihâr eden İmparator Napolyon'un kendi adıyla anılan meşhûr kânûnları (Code Napoléon) "hânenin reisinin erkek olduğu” yönündeki dizkûru egemen kılıp, bir dönem Avrupalı kadınların hayâtlarını yeniden tanzîm etse de, Marquis de Sade'ın kuvvetli kalemiyle neşredilmiş erotik öyküler Paris hânelerine birer girerek şehvet kalesini içten fetheder.
Bir müddet sonra cümle eserleri yasaklanıp, toplatılan ve topyekûn kent meydanında yakılıp imhâ edilen Sade, meczûb yaftası yiyerek yaşamının son günlerini bir akıl hastahânesinde geçirirken neşrettiği Sodom'un 120 Günü romanıyla, insan gaddarlığının bu en uzun ve benzersiz şiirini, o zamâna kadar edebiyat âleminde görülmemiş bir lisânla kaleme alarak nasıl hayât verdi “Sadizm” kavramına?

*

Hikâye, Dante'nin «Inferno» (Cehennem) tasvîrindeki “insanı ürperten kızıl nehirlerin salındığı ve her ışığın sustuğu bir mahâl” gibi hiç kimsenin ulaşamayacağı, dış dünyâ ile bağı büsbütün kesilerek esrârengîz bir tepeye bilinçli olarak konumlandırılmış olan 18.yy ortalarında kasvetli bir şatoda geçer. Franz Kafka'nın Şato'sundaki o ebedîyen uzayıp giden yollara benzer şekilde buraya da intikâl imkânsız gibidir.
Dört sefîh yâhût yasak zevk ve eğlencelere düşmüş şehvet düşkünü adam, hâricî hayâtlarında emirlerine boyun eğen insanlar karşısında birer “karar mercî” olmalarına karşın husûsî olarak tasarladıkları bu şatoda yalnızca kendi arzûlarına itâat eden bîçâre kişilerdir.
Bu vazîyet onları daha da vahşetli kimseler yapar.
Varlıklı birer aristokrat olmalarının yanı sıra son derece acımasız ve istekleri doğrultusunda her türlü kânûnsuzluğu yapabilecek durumdadırlar, çünki dış dünyâda icrâ ettikleri mesleklerde nasıl söz sâhibi iseler, bu zevk ü sefâ meskeninde de kânûn koyucu olanlar kendileridir.
Başkalarının hissiyâtı değil, sırf kendi karanlık arzûlarının doyuma ulaşması mühimdir.
De Sade, hikâyesinde yer verdiği otorite figürlerini, vâlidesini şevk ile öldürüp servetine konan Dük Blangis, pasif sodomiye tutkun Piskopos, mâsum insanların ölüm fermânını yalnızca zevk duyduğu için imzâlayan ve o yaşına dek giriştiği şehvet oyunlarında aldığı pek vahîm kamçı darbeleriyle cildi epey yıpranmış eski yargıç Curval ve hudûdsuz cinsel münâsebetlerden haz duyan bankacı Durcet üzerinden tahkîr eder.
Bu dört sefîhin zevklerine uygun olarak tutkulu öyküler anlatma görevi olan Madam Duclos, kadınlarla ilişkisi yüzünden harâb olmuş Madam Champville, hayâtını şehvet oyunlarına adamış ve erkek tenâsül uzvunun boyutlarından korkmayan Madam La Martaine ve –Marquis de Sade'ın ifâdesiyle– rûhu en iğrenç işkencelerin ve kötülüklerin mâbedi olan, dehşetli sahneler karşısında bile donuk, sessiz ve şevk dolu bakışlarıyla etrâfı süzen Madam Desgranges adlarında orta yaşlı dört fâhişe, sefîhleri tahrîk eden tüyler ürpertici öykülerin tatbîkine ilhâm kaynağı olmak için şatodadırlar.
Vurucular da denilen “çivi” lâkâbı sekiz adam da bu dört sefîhin görmeyi arzû ettiği, bizzâtihî kendi üzerlerinde de tatbîk edilmesini istedikleri sapkın emelleri sahnelemek için oradadırlar. Ahlâksızlığın, gaddarlığın ve kötülüğün âdetâ görkemli bir sanat eseri olarak vücûd bulmuş şatoda, birer köle olmaktan başka hiçbir kıymeti bulunmayan ve hiyerarşinin en alt tabakasındaki kurbanlar, Paris'in dört bir yanına gönderilen kadın satıcıları vâsıtasıyla, çoğunlukla aristokrat ailelerden zorla kaçırılıp alıkonulan, bâzılarıysa para ile tutularak şatoya hapsedilen 12 ilâ 15 yaş aralığındaki 8 kız ve 8 erkek çocuktur.
Tam 120 gün boyunca, gizlilik içerisinde, dört sefîh ve “vurucular” tarafından her türlü fizikî, rûhsal ve cinsel şiddete, istismâra ve işkenceye tâbî tutulan kurbanlar, “âlem odası” adı verilen genişçe bir salonda hikâye anlatıcısı fâhişelerin dile getirdiği akıllara durgunluk veren fantezileri dinlemeye mecbûr bırakılırlar.
Her şey, evvelden hazır edilmiş ve hudûdları sadece dört sefîhin hazlarına göre tâyin edilmiş olan bir tasarıya, gâyet intizamlı karanlık niyetlere ve belirli bir programa bağlıdır.
Şatoda muteber ve meşrû kural ve kâideler “sözde” tâlimatnâme ile teminât altına alınır.
Örneğin, sabah 10'da kalkılır, seçilen kurbanlarca yiyecek ve içecekler anadan üryân vazîyette servis edilir, akla gelebilecek her türlü sapkın eylem herkesin gözleri önünde olacaktır, kurbanlar arasında sefîhlerin izni dışında bir temâs kabûl edilemezdir ve kurbanların hayâtına mâl olabilir, kimi fiillerde törensel bir ciddîyetle tafta ve tülden yapılma İspanyolları, Yunanları, Asyalıları ve türlü milletleri andıran kostümler giyilecek, sefîhlerin cinsiyet farketmeksizin rastgele seçtiği çiftler arasında düğün törenleri yapılabilecek, hikâye anlatıcılarının sözü yalnızca sefîhlerce kesilebilecek ve hemen oracıkta tüm fanteziler tatbîk edilecektir.
Özel izin olmadan kurbanların tuvalete girmeleri bile bir cürümdür, çünki bedensel ihtiyaçlar sadece dört sefîh onlardan istediği ölçüde hayâta geçirilebilir, hatâlar cezâ defterinde kaydedilir, dinî ibâdetler külliyen yasaktır ve şatoda yer alan şapel yalnızca sapkın eylemlerin “sanatsal” icrâsına açıktır, her gün bir ritüelmişçesine gerçekleştirilen şehvet oyunları sonsuz bir itâate dayalı olacaktır, ola ki herhangi bir dirençle karşılaşılırsa kurbanları ağır ve daha dehşetli cezâlar beklemektedir.
Dört ana kısımda anlatılan bu şiddet dolu hikâyede teşhîrcilik, gözetlemecilik, koprofili, zoofili, pedofili, yoğun dozda cinsel sadizm ve mazoşizm, kan ve ölüm karşısında tatmîn olma duygusu gibi psikolojide “parafili” olarak tanımlanan muhtelif cinsel davranış sapmaları buram buram hissedilir.
Dört sefîhin aşırılıkları kurbanlar üzerinde her türlü deneyin önünü açar, ağlamaklı hâller ve sızlamalar onları sadece tahrîk etmektedir. Böylece, bir türlü sonu gelmeyen, hattâ insana ölseler de kurtulsalar dedirten bu korku çarkının dozu artarak devâm eder.
Kurbanlar ilk bölümlerde fecî düzeyde yıkıcı ve insan onurunu zedeleyici her türlü istismâra mâruz kalırken, kitabın hemen her sahîfesine sinmiş karanlık hâl devâm ettikçe, hikâye, özenle hazırlanmış bir dâvet sofrasında dışkı yenilen toplantılara, toplu cinsî münâsebetlere ve son bölümlerde alternatif nihâyetler eşliğinde kanlı ezîyyetlere –ki bu işkencelerin bir kısmının engizisyon devrinde dinî otoritelerce verilen cezâlar olması hasebiyle bir gönderme olarak da algılanır– trajik bir âkıbete doğru ilerler.
Katiyyen çıkış yolu bulunmayan, depresif, umutsuz ve korkunç bir dünyânın metaforu olan bu dramatik öykü nereye varır?
Marquis de Sade'ın bu tabu yıkıcı öyküsünün meydana gelmesinde ve kendi düşün dünyâsının oluşmasında orta devrin Avrupa'sında yaşanmış hangi iki meşhûr hâdise rol oynamış olabilir?
Gaddarlığın felsefesini bir sonraki yazımızda ele alalım.

.

Sami Mert, dikGAZETE.com

*

YAZARIN DİĞER YAZILARI