<h3><span>Prof. Dr. Bedri Gencer yazdı</span></h3> <h3><span><strong>Dış Politikadan Tarihî Siyasete Türkiye</strong></span></h3> <h3><strong>Tabiî Mecrasına Kayan Tarih</strong></h3> <div>Arapça “<strong>âhir</strong>” kelimesinden gelen “<strong>tarih</strong>” kelimesinde “<strong>evvelden</strong> <strong>âhire</strong> <strong>seyir</strong>” esprisi yatar. İnsanlık, <strong>tarihin</strong> <strong>sonu</strong> denen <strong>âhir-i zamanın âhirine</strong> girdi. Tarihin sonunun iki karakteristiği var: <strong>hızlanma</strong> ve <strong>tekerrür</strong>. <strong>Hızlanma</strong>, asırlara yayılan hadiselerin kısa bir süreye sıkışması, <strong>tekerrür</strong> ise bu hızlanma ve <strong>devrana</strong> (çevrim) bağlı olarak <strong>çağların</strong> <strong>tekerrür</strong> <strong>etmesi</strong> demektir. Bu itibarla <strong>sona</strong> yaklaşmak, <strong>başa</strong> yaklaşmak demektir. O yüzden <strong>baş</strong> bilinmeden <strong>son</strong> bilinmez. Kadim tarihe nisbetle modern tarih, <strong>Batı</strong> medeniyetinin küresel tahakkümüyle temayüz eder. Bu küresel tahakküm ilişkisinin sonucunda <strong>dünya</strong> <strong>politikası</strong> giderek <strong>tabiî</strong> mecrasından <strong>sun</strong>‘î bir çerçeveye kaydı, sıkıştı.</div> <div>Bu <strong>tabiî</strong>-<strong>sun‘î</strong> (yapay) tezadının karakteristiği, ekonomik-politik, jeostrateji-jeopolitik, mikro milliyetçilik-makro milliyetçilik gibi çelişkilerdir. Bu çelişkilerin tipik misali, günümüzdeki birbirine zıt <strong>küreselleşme</strong>-<strong>yerelleşme</strong> süreçlerini, çelişkisini ifade eden, <strong>global</strong> (küresel) ile <strong>lokal</strong> (yerel) kelimelerinin terkibinden oluşan “<strong>glokalizasyon</strong>” kavramıdır. Dolayısıyla tarihin sonuna doğru dünya politikasının <strong>sun‘î</strong> çerçevesini aşarak <strong>tabiî</strong> mecrasına kaydığı tesbiti, modern çağın mantığını çözene yuvarlak gelmez. Bugün yaşanan küresel sancı, <strong>modern</strong> <strong>dünyanın</strong> <strong>iki</strong> <strong>milatla</strong> gelen <strong>iki</strong> <strong>politik</strong> <strong>illeti</strong> <strong>aşma</strong> sancısıdır:</div> <div><strong>1- Westphalia</strong> (1648): jeostrateji-jeopolitik çelişkisi</div> <div><strong>2- Sykes-Picot</strong> (1916): mikro milliyetçilik-makro milliyetçilik çelişkisi</div> <div><strong>Modern</strong> uluslararası politikanın karakteristiği, <strong>1648</strong> <strong>Westphalia</strong> <strong>Muahedesi</strong> ile gelen <strong>teritoryalite</strong> (territoriality, ülkesellik) ilkesidir. <strong>24</strong> <strong>Ekim</strong> ve <strong>15</strong> <strong>Mayıs</strong> <strong>1648'de</strong> <strong>Mukaddes</strong> <strong>Roma Cermen İmparatorluğu</strong>, diğer <strong>Alman</strong> prensleri, <strong>İspanya</strong>, <strong>Fransa</strong>, <strong>İsveç</strong> ve <strong>Hollanda</strong> <strong>Cumhuriyeti</strong> temsilcileri arasında imzalanan <strong>Westphalia</strong> <strong>Muahedesi</strong>, getirdiği bölgesellik ilkesi ile uluslararası politikada <strong>tabiî jeostratejik sınırlardan sun‘î jeopolitik sınırlara</strong> geçiş sürecini başlattı. Bunun sonucu, <strong>emperyal</strong> devletlerden <strong>ulusal</strong> devletlere geçişti. <strong>1916</strong> yılında imzalanan <strong>Sykes</strong>-<strong>Picot</strong> <strong>Mutabakatı</strong>, zâhiren, <strong>Batı</strong> dünyasında gelişen bu teritoryalite ve nasyonalitenin (ulusallık) <strong>Osmanlı</strong> ve <strong>İslâm</strong> dünyasına dayatılması idi.</div> <div>“<strong>Dayatma</strong>” kelimesi, bu süreçteki iki ana çelişkiye, illete işaret ediyordu:</div> <div><strong>1- Batı dünyasında</strong> tabiî-organik olarak gelişen şeyin İslâm dünyasına sun‘î-mekanik olarak aktarılması</div> <div><strong>2- Buna</strong> <strong>ilaveten</strong> mikro milliyetçilik ile makro milliyetçilik arasında derin bir çatışmanın tohumlarının atılması</div> <div><strong>Sykes-Picot Mutabakatı</strong> ile <strong>Ortadoğu’da</strong> <strong>hilafet</strong> ile birlikte yatay (teritoryal-yayılmacı olmayan) <strong>makro</strong> <strong>milliyetçilik</strong> olarak <strong>İslâm</strong> <strong>birliği</strong> parçalanırken dikey (teritoryal-yayılmacı) <strong>makro</strong> <strong>milliyetçilikler</strong> (Büyük İsrail, Büyük İran) olarak <strong>siyonizm</strong> ile <strong>şovenizmin</strong> tohumları atıldı. <strong>İsrail’in</strong> <strong>1948</strong>, <strong>İran’ın</strong> (İran Devrimi) <strong>1979</strong> yılında kuruluşuna bakanlar, bu tesbitlerimizin <strong>komplo</strong> <strong>teorisi</strong> olduğu zannına kapılmamalıdır. <strong>Ahmed</strong> <strong>Hamdi</strong> <strong>Paşa</strong> (2010: 30-6), <strong>İngiliz</strong> ajan <strong>John’dan</strong> aktarır:</div> <div>“<strong>İngilizler</strong>, soğukkanlı bir millettir. Kendilerinden başkasını beğenmezler. Her işlerini, daha önceden uzun uzadıya planlanmış bir program çerçevesinde yaparlar, başarılı olurlar ya da olamazlar, bu konuda bir şey söyleyemem. Ama şundan emin ol ki, yüz yıl sonra yapılması planlanan bir işin hazırlıkları bugünden tamamlanmıştır.”</div> <div>Ve bu <strong>çatışma</strong>, sadece bölgeyi değil, <strong>yeryüzünü</strong> <strong>cehenneme</strong> çevirdi. <strong>Fransa’nın</strong> <strong>Londra</strong> <strong>Büyükelçisi</strong> <strong>Daniel</strong> <strong>Bernard</strong>, ta <strong>2001’de</strong> <strong>İsrail</strong> yüzünden dünyayı bekleyen <strong>III. Dünya Savaşı</strong> tehlikesine dikkat çekiyordu: “<strong>Dünyada mevcut bütün belalar, bu sefil küçük ülke İsrail yüzünden. Niçin bu halk yüzünden dünya III. Dünya Savaşı tehlikesinde olsun?</strong>” (“All the current troubles in the world are because of that shitty little country Israel. Why should the world be in danger of World War III because of those people?”).</div> <div>O halde mevcut <strong>küresel</strong> <strong>çatışmanın</strong> özünde yatan, <strong>mikro</strong> <strong>milliyetçilikler</strong> ile <strong>makro</strong> <strong>milliyetçilikler</strong> arasındaki çatışmayla karakterize çağımızda doğrudan ulusal devletlerden emperyal devletlere geçiş sancısı değil, <strong>Osmanlı</strong> varisi, <strong>İslâm</strong> dünyasının fiilî lideri olarak <strong>Türkiye’nin</strong> saldırgan yayılmacı <strong>makro</strong> <strong>milliyetçi</strong> devletlere (İsrail ve İran) karşı <strong>jeostratejik</strong> <strong>savunma</strong> ve <strong>barış</strong> mücadelesidir.</div> <h3><strong>Küçülen </strong><strong>Osmanlı Büyüyen İsrail ve İran</strong></h3> <div><strong>Batı</strong> dünyasının ana meselesi, <strong>Osmanlılar</strong> tarafından <strong>1453</strong> yılında <strong>İstanbul’un</strong> <strong>fethiyle</strong> başlayan <strong>Şark</strong> <strong>Meselesi</strong> idi. <strong>Batı</strong> medeniyetinin <strong>XIX. asırda</strong> küresel mütehakkim bir güç olarak yükselmesi ise <strong>Osmanlı</strong> dâhil <strong>Doğu</strong> dünyası için <strong>Garb</strong> <strong>Meselesi</strong> haline geldi. <strong>Mehmet</strong> <strong>Akif'in</strong>, “<strong>Alınız ilmini Garb'ın, alınız sanatını</strong>” dediği gibi, <strong>Doğulu</strong> aydınlar için <strong>Millî</strong> <strong>Mesele</strong>, bu iki ana rakip medeniyetin nasıl telif edileceği meselesi idi. <strong>Haşim</strong> <strong>Nahit</strong> <strong>Erbil’in</strong> (1880-1962), <strong>Üç Muamma: Garb Meselesi, Şark Meselesi, Türk Meselesi</strong> (İstanbul: Kader Matbaası, 1337/1921) isimli risalesinin belirttiği gibi, bu “<strong>üç ana mesele</strong>”nin irtibatı ve hal tarzı, <strong>Doğulu</strong> aydınların ana gündemi oldu.</div> <div><strong>Batı</strong> dünyasında <strong>İstanbul’un</strong> <strong>fethiyle</strong> başlayan <strong>Şark</strong> <strong>Meselesi’ne</strong> <strong>XIX</strong>. <strong>asırda</strong> <strong>Yahudi</strong> <strong>Meselesi</strong> eklendi. <strong>Batı</strong> için <strong>Şark</strong> <strong>Meselesi</strong>, dışarıdan tehdit, <strong>Yahudi</strong> <strong>Meselesi</strong>, içeriden tehdit idi. <strong>Siyonizm</strong>, <strong>İngiltere</strong> tarafından <strong>Şark</strong> <strong>Meselesi</strong> ile <strong>Yahudi</strong> <strong>Meselesi’ni</strong> birlikte çözme ideolojisi olarak doğdu. İki meselenin birlikte çözümü, bir devletin (Osmanlı) ölümü, bir devletin doğumu (İsrail) ile olacaktı. <strong>Modern</strong> <strong>siyonistik</strong> <strong>dünya</strong>, <strong>1916</strong> <strong>Sykes</strong>-<strong>Picot</strong> <strong>Mutabakatı</strong> ile “<strong>Osmanlı’nın ölümü, İsrail’in doğumu</strong>” ile kurulmuştur.</div> <div><strong>1916</strong> yılında imzalanan <strong>Sykes</strong>-<strong>Picot</strong> <strong>Mutabakatı</strong>, <strong>Ortadoğu</strong> toprakları başta olmak üzere <strong>Osmanlı</strong> <strong>Devleti'nin</strong> büyük bir kısmının paylaşıldığı, <strong>Ortadoğu’nun</strong> kum üzerinde çizilen sınırlar ile <strong>ulus</strong>-<strong>devletlerin</strong><strong>e</strong> ayrıldığı gizli antlaşma idi. <strong>Sykes</strong>-<strong>Picot</strong>, tabiî ile sun‘î’yi tersyüz etmeye, tabiî’yi sun‘î, sun‘îyi tabiî kılmaya yönelik bir tarihî mühendislik teşebbüsü idi. Tabiî bölge <strong>Yakındoğu</strong>, sun‘î devlet <strong>İsrail</strong> idi. “<strong>Osmanlı’nın ölümü, İsrail’in doğumu</strong>” ile sonuçlanan bu <strong>siyonistik</strong> tarihî mühendisliğin <strong>en somut iki tezahürü</strong> vardı:</div> <div><strong>1. Yakındoğu’dan Ortadoğu’ya</strong></div> <div><strong>XV</strong>. asırda <strong>Avrupa’nın</strong> <strong>Avrupa</strong> dışı dünyayı keşf etmesiyle başlayan <strong>Keşifler</strong> <strong>Çağında</strong> <strong>Çin</strong>, <strong>Japonya</strong> ve <strong>Malezya</strong>, “<strong>Uzakdoğu</strong>” olarak adlandırılmıştı. Söz konusu çağda bilhassa <strong>Portekizlilerin</strong> <strong>Doğu’ya</strong> gidecek bir yol bulma çabaları sırasında münasebet kurulan “<strong>Uzakdoğu</strong>” (the Far East) ile <strong>Avrupa'dan</strong> uzak olan <strong>Akdeniz</strong> sahilleri arasında kalan bölge için “<strong>Yakındoğu</strong>” (the Near East) tabiri kullanılmıştı. Böylece <strong>Batı'da</strong> konuşma dilinde “<strong>Yakındoğu</strong>” tabiri, “<strong>Uzakdoğu</strong>” ile <strong>Avrupa</strong> arasındaki bölgeyi ve genel olarak <strong>1453'ten</strong> sonra <strong>Osmanlı</strong> <strong>Devleti</strong> tarafından yönetilen yerleri ifade etmek için kullanılıyordu (Aybar 2008: 258).</div> <div><strong>İngilizcede</strong> <strong>Yakındoğu</strong> tabiri, <strong>1918'de</strong> <strong>Osmanlı’nın</strong> yıkılışıyla büyük ölçüde tedavülden kalkarken <strong>Ortadoğu</strong>, <strong>İslâm</strong> dünyasının <strong>Osmanlı</strong> bakiyesi ulusal devletleri için kullanılır oldu. Buna göre denebilir ki; erken modern <strong>Batı</strong> <strong>dünyası</strong> için <strong>Doğu</strong>, <strong>Çin</strong> ile <strong>Osmanlı’dan</strong> ibaretti: <strong>Uzakdoğu</strong> <strong>Çin</strong>, <strong>Yakındoğu</strong> <strong>Osmanlı</strong>. Çağımızda <strong>Çin’in</strong> ismi ve nüfuzu devam ederken <strong>Osmanlı’nın</strong> ismi <strong>Türkiye</strong> oldu, yerini <strong>Rusya</strong> aldı. O halde <strong>Çin</strong> ile <strong>Osmanlı</strong> varisi <strong>Türkiye’nin</strong>, küresel güç dengesinin tedricen <strong>Batı’dan</strong> <strong>Doğu’ya</strong> kaydığı günümüz dünya politikasına ağırlığını koymaya başlayan <strong>küresel</strong> <strong>aktörler</strong> olarak gösterilmeleri, tarihin tekerrüründen ibarettir.</div> <div><strong>2. Büyük Suriye’den Küçük Suriye’ye</strong></div> <div><strong>Osmanlı’nın</strong> <strong>hinterlandı</strong> olarak <strong>Bilâd-ı Şam</strong> (Büyük Suriye, Greater Syria), <strong>Suriye</strong>, <strong>Filistin</strong>, <strong>Ürdün</strong> ve <strong>Lübnan’ı</strong> kapsayan geniş bir bölgeyi ifade ediyordu. <strong>Sykes-Picot</strong> <strong>Mutabakatı</strong>, öncesi ve sonrasıyla <strong>İslâm dünyasının</strong> mukadder seyrinde bir dönüm noktasıydı. <strong>Sykes-Picot</strong> ile <strong>Yakındoğu’nun</strong> yerini <strong>Ortadoğu</strong>, <strong>Osmanlı’nın</strong> yerini <strong>Türkiye</strong>, <strong>Büyük</strong> <strong>Suriye’nin</strong> yerini <strong>Küçük</strong> <strong>Suriye</strong> aldı.</div> <div><strong>Hedef:</strong> Küçülen <strong>Osmanlı</strong> (İslâm), büyüyen <strong>İsrail</strong> ve <strong>İran</strong> idi. Elbette <strong>siyonist</strong> gücün (İngiltere) <strong>Büyük</strong> <strong>İsrail</strong> ve <strong>Büyük</strong> <strong>İran</strong> projesi, <strong>İsrail</strong> ve <strong>İran</strong> aşkına değil, “<strong>böl ve yönet</strong>” taktiğince <strong>Osmanlı’nın</strong> (İslâm dünyası) küçülmesiyle siyonistin küresel hâkimiyet kazanması içindi. İşte <strong>Osmanlı</strong> varisi, <strong>İslâm</strong> dünyasının fiilî lideri olarak <strong>Türkiye’nin</strong> mücadelesi, tarihin tabiî mecrasına aykırı bu küçülen-büyüyen ilişkisini tersine çevirmektir.</div> <h3><strong>Jeopolitikten Jeostratejiye Türkiye</strong></h3> <div>Görüldüğü gibi her iki gelişme de (Yakındoğu’dan Ortadoğu’ya Büyük Suriye’den Küçük Suriye’ye), <strong>Şark</strong> <strong>Meselesi</strong> ile <strong>Yahudi</strong> <strong>Meselesi’nin</strong> faslı olarak “<strong>Osmanlı’nın ölümü, İsrail’in doğumu</strong>”nun sonucu idi. Suyu yokuş yukarı akıtmak için yapılan antlaşmalar çöktü, artık tabiî olarak su, yokuş aşağı akacak. Suyun yokuş aşağı akması, tarihin tabiî mecrasına kayması ve uzun süredir oturtulan tabiî aktörlerin ayağa kalkması, ayağına zincir vurulan <strong>Türkiye’nin</strong> zincirlerini kırması, tarih sahnesine çıkması demektir.</div> <div>Artık anlaşıldı ki “<strong>Büyük İsrail, Büyük İran</strong>” gibi çılgın kozmopolitan projelerin hedefindeki <strong>Anadolu’da</strong> hüküm süren <strong>Türkiye</strong>, artık sadece jeopolitik sınırları içinde siyasetle yetinemez, varlığını koruyamaz. Tarihin gidişatı, <strong>Türkiye’yi</strong> millî jeopolitik sınırlarının ötesinde bölgesel ve küresel aktör olmaya zorlamaktadır. <strong>Cumhurbaşkanı</strong> <strong>Recep</strong> <strong>Tayyip</strong> <strong>Erdoğan</strong>, <strong>2024</strong> yılının ikinci yarısında yaptığı konuşmalarda <strong>Türkiye’nin</strong> oynayacağı küresel role ilişkin çok önemli mesajlar verdi.</div> <div><strong>Erdoğan</strong>, <strong>31</strong> <strong>Ağustos</strong> <strong>2024</strong> tarihinde <strong>Tuzla'daki</strong> <strong>Millî</strong> <strong>Savunma</strong> <strong>Üniversitesi</strong> <strong>Deniz</strong> <strong>Harp</strong> <strong>Okulu</strong> <strong>Komutanlığı'nda</strong> yapılan <strong>Diploma</strong> ve <strong>Sancak Devir Teslim Töreni'nde</strong> irat ettiği konuşmada şöyle dedi:</div> <div>“Artık millî savunmamız, savunma sanayimiz özellikle bundan 20 yıl önce yüzde 20 itibarıyla yerliyken bugün <strong>yüzde</strong> <strong>80</strong> <strong>yerli</strong> hale gelmiştir. Sadece oyun kuran değil, gerektiğinde aleyhimize olan oyunları da bozan bir ülkeyiz. Bunun hamasî bir söylemden öte hakikatin ta kendisi olduğunu son yıllarda pek çok kez gösterdik.”</div> <div><strong>Erdoğan</strong>, buna bağlı olarak <strong>2024</strong> yılında kısa aralıklarla dört defa <strong>30</strong> <strong>Ağustos</strong>, <strong>25</strong> <strong>Eylül</strong>, <strong>1 Ekim</strong> ve <strong>26</strong> <strong>Kasım</strong> tarihlerinde “<strong>iç</strong> <strong>cepheyi</strong> <strong>tahkim</strong>” mesajı verdi. <strong>Erdoğan</strong>, çok konuşan bir lider olduğu için sözlerinin arasındaki kritik mesajların ayırt edilmesi, özel dikkat gerektirmektedir. Onun asıl <strong>ana</strong> <strong>mesajı</strong>, iki ayrı mesajının terkibinden çıkıyordu: <strong>Türkiye</strong>, artık küresel cephede oyun bozan kadar oyun kuran bir devlet haline gelmiştir. Bu küresel aksiyon, dış cepheyle birlikte iç cepheyi tahkim etmeyi gerektirmektedir. İç cephe-dış cephe irtibatı, iç politika-dış politika irtibatının somut ifadesiydi.</div> <div>Elbette devletin başı olarak <strong>Erdoğan’ın</strong> verdiği mesajlar, doğrudan zâtî aklından değil, bin yıllık devlet aklından çıkan tarihî mesajlardı. Burada kullandığımız “<strong>tarihî</strong>” kelimesi, “<strong>tarihe</strong> <strong>mal</strong> <strong>olmuş</strong>” mânâsında değil, “<strong>tarihî</strong> <strong>devir</strong> <strong>açan</strong>”, epochal mânâsındadır.</div> <div>Bu mesajlar, güncel hadiselerin seyrince belirlenen rutin dış politikadan derin bir devlet kültürüne dayalı tarihî siyasete geçişi ifade ediyordu. Ancak bu <strong>tarihî</strong> <strong>mesaj</strong>, sözde muhalif uzaktan kumandalı gazeteci yazarlar tarafından alışılageldiği gibi çarpıtılırken, sosyal bilimciler tarafından da esaslı bir tahlile konu edilemedi. <strong>Türkiye’de</strong> bu tahlilleri yapabilecek bir akademik, sosyal bilim ve düşünce birikiminin olmaması, belki de “<strong>iç</strong> <strong>cephe</strong> <strong>zaafı</strong>”nın başında geliyordu.</div> <h3><strong>Oyun Bozmadan Oyun Kurmaya</strong></h3> <div><strong>Küresel</strong> <strong>aktör</strong> olmak, elbette <strong>NATO</strong> ve <strong>BM</strong> gibi ulusal-üstü ve uluslararası kuruluşlar üzerinden sınırlı bir diplomatik faaliyet, <strong>BM’de</strong> kabadayılık yapmak demek değildir. <strong>Küresel</strong> <strong>aktör</strong> olmak, <strong>Avrasya’nın</strong>, yani dünyanın merkezinde bulunan <strong>Türkiye’nin</strong> değişen sert ve yumuşak güç (diplomasi, savaş, istihbarat, terör, ticaret) enstrümanlarıyla hinterlandında <strong>fiilî</strong> <strong>aktör</strong> olması demektir.</div> <div><strong>Türkiye’nin</strong> ilk ciddî küresel rolünü <strong>8 Aralık 2024’te</strong> gerçekleşen <strong>Suriye</strong> <strong>Devrimi’nde</strong> oynaması, tarihin tabiî mecrasına kaymakta, tabiî aktörlerin tarih sahnesine çıkmakta olduğunu gösteriyordu. Bu gelişme, “<strong>heartland</strong>/<strong>hinterland</strong>” (ana saha/tampon saha) ayırımıyla daha iyi anlaşılır. Dünya jeopolitiğini ele alan bilim adamları, <strong>Anadolu’yu</strong> “<strong>heartland</strong>” (ana saha) sayarlar. <strong>Dünyanın</strong> <strong>kalbi</strong> olarak görülen <strong>Anadolu</strong> <strong>Yarımadası</strong>, aynı zamanda sağlam bir <strong>kale</strong> olma özelliğini taşır. <strong>Dünya</strong> kıtalarının en yükseği olan <strong>Asya</strong> kıtasının ortalaması <strong>1010</strong> <strong>m</strong>. iken <strong>Türkiye’nin</strong> ortalaması <strong>1132 m</strong>.dir (Toy 2011: III/148).</div> <div><strong>Osmanlı’nın</strong> <strong>heartlandı</strong> <strong>Rumeli</strong> (Balkanlar) ile <strong>Rum</strong> (Anadolu), <strong>hinterlandı</strong> <strong>Bilâd-ı Şam</strong> (Büyük Suriye) idi. Ancak <strong>Osmanlı</strong> gibi üç kıtaya yayılmış bir imparatorluk için bu ayırım, mutlak değil, izafî idi. <strong>Bilâd-ı Şam</strong>, <strong>Osmanlı</strong> için <strong>Balkanlar</strong> ile <strong>Anadolu’ya</strong> göre <strong>hinterland</strong>, sair <strong>Arap</strong> dünyasına göre <strong>heartland</strong> idi. <strong>Suriye</strong>, <strong>Filistin</strong>, <strong>Ürdün</strong> ve <strong>Lübnan’ı</strong> kapsayan <strong>Bilâd-ı Şam</strong>, siyonizmin asıl hedefi idi. <strong>Osmanlı’nın</strong> asıl çöküşü, <strong>Bilâd-ı Şam</strong> bölgesinde olduğu gibi, <strong>Türkiye’ye</strong> asıl tehdit de bu bölgeden gelmektedir. Artık anlaşıldı ki; <strong>Kudüs</strong> <strong>düşerse</strong> <strong>Şam</strong>, <strong>Şam</strong> <strong>düşerse</strong> <strong>İstanbul</strong>, <strong>İstanbul</strong> <strong>düşerse</strong> <strong>Saraybosna</strong> <strong>düşer</strong>.</div> <div><strong>Devletler</strong> <strong>arasında</strong> <strong>güç</strong> <strong>diplomasisi</strong>, boykot, abluka, ambargo, savaş tehdidi, nükleer tehdit, vekâlet savaşı, soğuk ve sıcak savaş yollarını kapsar. Dolayısıyla <strong>Türkiye’nin</strong> küresel aktör olması, güç diplomasisin bu sert ve yumuşak yollarıyla hinterlandında oyun bozması demektir. Bu oyun bozmanın da iç ve dış cepheye ilişkin iki boyutu vardır.</div> <div><strong>Dış</strong> <strong>cephede</strong>, <strong>Türkiye’nin</strong> <strong>hinterlandı</strong> olarak <strong>Bilâd-ı Şam’da</strong> oyun bozmasının en çarpıcı tezahürü, <strong>Suriye</strong> halkının <strong>8 Aralık 2024’te</strong> zalim <strong>Nusayrî</strong> <strong>Esed</strong> rejimini yıktığı <strong>Suriye</strong> <strong>Devrimi</strong> sürecinde <strong>Türkiye’nin</strong> oynadığı roldür. <strong>Türkiye’nin</strong> alacağı küresel aksiyona oyun bozmak dememiz sebepsiz değildir.</div> <div><strong>Bu tesbitimiz, iki yönlü bir diyalektiğe dayanmaktadır:</strong></div> <div><strong>1- Mantıken</strong> oyun bozucu olmadan oyun kurucu olunamaz. Türkiye’nin oyun bozmadan oyun kurmaya geçişi, dış politikadan, siyonistik tarihî mühendisliğe karşı tarihî siyasete geçişi demektir.</div> <div><strong>2- Bu,</strong> aynı zamanda Bilâd-ı Şam’da küresel (çevresel) güç dengelerinin değişmekte olduğunu, Türkiye’nin eski ana oyun kurucular olarak İsrail ve İran’a karşı yeni oyun kurucu olarak sivrildiğini gösterir.</div> <div><strong>İsrail</strong> ile <strong>İran</strong>, “<strong>Büyük İsrail, Büyük İran</strong>” hedefine yönelik benzer siyonistik ideolojilerle güdülenen, hareket eden, farklı ve ortak yönlere sahip iki devlettir.</div> <div><strong>A-Farklı yönleri:</strong> <strong>İran’ın</strong> seküler-köklü, <strong>İsrail’in</strong> teokratik-köksüz bir devlet geleneğine sahip olmalarıdır. <strong>Benî</strong> <strong>İsrail</strong>, tarihi boyunca, yaklaşık <strong>80</strong> yıl süren <strong>Hz Davut</strong> ve <strong>Süleyman</strong> devirlerinde altın çağını yaşayan saf bir ilahî krallık, teokratik devlet nostaljisiyle yaşamış, seküler bir devlet tecrübesini geçirmemiştir. <strong>Yahudiler</strong>, <strong>135'ten</strong> <strong>1948’e</strong> neredeyse <strong>2000</strong> yıl sürecek üçüncü sürgünü olan <strong>Roma</strong> <strong>sürgünü</strong> ve diaspora devrinde yaşadıkları ülkelerde ekonomik ve kültürel güçleriyle hep “<strong>kripto devlet, devlet içinde devlet, cemiyet içinde cemiyet</strong>” (getto) olmuşlardır. Bu yüzden <strong>İsrail</strong>, açık teokratik ile gizli <strong>kripto</strong> devlet gelenekleri arasında sıkıştığı, <strong>İran</strong> gibi köklü seküler bir devlet kurmayı başaramadığı için <strong>1948</strong> yılında tabiî bir ülke (devlet ve cemiyet) değil, teokratik yayılmacı devlet hırsına dayalı küresel bir örgüt ve getto olarak kurulmuştur.</div> <div><strong>B-Ortak yönleri:</strong> Devlet geleneği açısından farklılıklarına karşılık <strong>İsrail</strong> ile <strong>İran’ın</strong> ikisi de özünde, <strong>siyonist</strong> <strong>İngiltere’nin</strong> <strong>İslâm</strong> <strong>dünyasını</strong> hizaya getirmek için sopa olarak kullandığı, teokratik, totaliter, ideolojik, şovenist, yayılmacı, saldırgan devletlerdir. <strong>Abdullah b. Sebe</strong> adlı <strong>Yahudi</strong> tarafından kurulduğu için <strong>Şiizm</strong> ile <strong>Yahudilik</strong> (Siyonizm) arasında “<strong>neredeyse aynı kaynaktan çıkmışlar</strong>” dedirtecek kadar çarpıcı teolojik ve politik benzerlikler vardır. <strong>İran’ın</strong> köklü devlet geleneğine karşılık keskin bir <strong>dost</strong>-<strong>düşman</strong>, <strong>biz</strong>-<strong>onlar</strong> ayırımına dayalı benzer bir <strong>maniheik</strong>, <strong>antagonistik</strong>, <strong>teröristik</strong> <strong>siyaset</strong> izlemeleri, iki devletin de <strong>küresel oyun kurucu</strong> olarak <strong>çöküşe</strong> geçmelerine yol açmıştır.</div> <div>Pek çok <strong>Yahudi</strong> yetkili, haham ve aydının ifade ettiği gibi, dünyada sadece <strong>İsrail</strong>, bir bütün olarak <strong>Filistin</strong> halkını yok edilecek bir düşman, katliamı, güç diplomasisinin yegâne aracı olarak görmektedir. <strong>İsrail’in</strong> ruhani lideri <strong>Ovadia</strong> <strong>Yosef’in</strong> (1920–2013), <strong>Filistinlilerle</strong> barış konusundaki sözleri, bu zihniyeti ifadeye yeter: “<strong>Bir yılan ile nasıl barış yapabilirsin?”</strong> (2000) (*)</div> <div>Diğer taraftan <strong>İran’ın</strong> <strong>Suriye</strong> dâhil <strong>İslâm</strong> <strong>dünyasında</strong> izlediği şehvetli mezhepçi, etnik temizlik siyaseti, her yerde çöktü, istenen sonucu vermek yerine hep ters tepti, alçaltıcı bir hezimetle sonuçlandı. <strong>İran</strong>, <strong>Rusya</strong> ve <strong>Esed</strong> rejimiyle işbirliğiyle terör estirdiği <strong>Suriye</strong> yanında <strong>Irak</strong>, <strong>Lübnan</strong> ve <strong>Yemen’de</strong> kurduğu pek çok <strong>paramiliter</strong> <strong>vekil</strong> <strong>örgüt</strong> sayesinde <strong>vekalet</strong> <strong>savaşları</strong> yürüttü, bu ideolojik yayılma sürecinde devlet terörü, devlet aklı ve dış politikayı bastırdı. <strong>İran’ın</strong> <strong>dinî lideri Ali Hamaney</strong>, <strong>8 Aralık</strong> <strong>2024</strong> <strong>Suriye</strong> <strong>Devrimi’nden</strong> sonra <strong>Suriye</strong> ve <strong>İran</strong> halkına karşı açıkça provokasyon, ajitasyon ve illüzyondan medet umar hale geldi.</div> <h3><strong>Ordu-Milletin İç Cephesi Dış Cephesi</strong></h3> <div><strong>Türkiye’nin</strong> iç cephede oyun bozması ise, çöküşe geçen bu kızıl ve yeşil siyonist devletlere (İsrail ile İran) ve <strong>siyonizm</strong> ve <strong>Şiizm</strong> ideolojilerine açık veya gizli, doğrudan veya dolaylı olarak hizmet eden hainleri tasfiye etmesidir. Tabiatıyla dış cephenin genişlemesi, iç cephenin tahkimini, bu kadar geniş bir dış cephede mücadeleye giren bir devletin arkadan vurulma endişesinden kurtulmasını gerektirir. Bu, “<strong>büyük bir ev temizliği</strong>” mânâsına gelir. İşte <strong>Erdoğan’ın</strong> verdiği <strong>iç</strong> <strong>cepheyi</strong> <strong>tahkim</strong> mesajının bu kadar derin bir arkaplanı ve mânâsı vardır.</div> <div>“<strong>Ordu-millet</strong>” tabiri, iç cephe tahliline esas alınabilir. Sanıldığı gibi “<strong>ordu</strong>-<strong>millet</strong>” (ordu-ümmet) tabiri, <strong>Türklere</strong> has değildir. <strong>Arapçada</strong> “<strong>ümm</strong>” (anne) kelimesinden gelen “<strong>ümmet</strong>” kelimesi, <strong>40-100</strong> arası kişiden oluşur. <strong>Hz. Havva</strong>, her batında bir kız ve bir erkek olmak üzere <strong>20</strong> batında <strong>40</strong> çocuk (ümmet) doğurmuş, eşi <strong>Hz. Âdem’e</strong> ise diğer beş <strong>ülü’l-azm</strong> peygamber (Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammed) gibi <strong>40 erkek</strong> (ümmet) gücü verilmiştir. <strong>Vikinglerde</strong> görüldüğü gibi kadim topluluklarda <strong>40</strong> <strong>kişiye</strong> <strong>ümmet</strong>, <strong>100</strong> <strong>kişiye</strong> <strong>ordu</strong>, orduda ise <strong>9'ar</strong> kişilik <strong>3 bölük</strong> ve bir <strong>takım</strong> <strong>çavuşu</strong> ile bir <strong>teğmen</strong> olmak üzere toplam <strong>40</strong> <strong>kişiye</strong> <strong>müfreze</strong> (takım) denir. “<strong>Cephe</strong>” kelimesinin ise üç temel mânâsı vardır:</div> <div><strong>1- Yüz</strong>, taraf, yön, cihet (Binanın dış cephesi/iç cephesi)</div> <div><strong>2- Harp</strong> sahası</div> <div><strong>3- Ateş</strong> hattı, savaş halindeki bir ordunun düşmana bakan en ileri noktalarından oluşan hat, ordunun en önünde düşmanla yüz yüze olan saflar.</div> <div>Buna göre <strong>karşılıklı</strong> veya <strong>kare</strong> şeklinde dizilen, <strong>saf</strong> tutan <strong>ordu</strong>-<strong>ümmetin</strong> iç ciheti, <strong>iç</strong> <strong>cephe</strong>, dış ciheti, <strong>dış</strong> <strong>cephedir</strong>. İç cepheyi tahkim, buna göre, özünde <strong>ordu</strong>-<strong>ümmetin</strong> saflarını sıklaştırmak, millî birliği güçlendirmek demektir. Millî birliği güçlendirmenin <strong>negatif</strong> ve <strong>pozitif</strong> iki yolu vardır. <strong>P</strong><strong>ozitif</strong> <strong>yol</strong>, din temelli manevî bağların takviyesidir. <strong>N</strong><strong>egatif</strong> <strong>yol</strong>, <strong>Erdoğan’ın</strong> “<strong>fitne</strong> <strong>girişimleri</strong>” diye ifade ettiği, milleti ve milletin omurgasını oluşturan cemaatleri bölen hainlerin tasfiyesidir.</div> <h3><strong>İç Cephemizi Sağlam Tutmak</strong></h3> <div><strong>Erdoğan’ın</strong> ilk olarak <strong>30</strong> <strong>Ağustos</strong> <strong>2024’teki</strong> konuşmasında verdiği “<strong>tahkim</strong>” mesajı, <strong>askerî</strong> <strong>iç</strong> <strong>cephe</strong>/<strong>dış</strong> <strong>cephe</strong> ayırımına dayalıydı:</div> <div>“Şimdiye kadar nice zorluğun, oyunun nasıl üstesinden gelindiyse, çok daha fazlasının başarılacağına yürekten inanıyorum. Bunun için tek yapmamız gereken, iç cephemizi sağlam tutmaktır.”</div> <div><strong>Erdoğan’ın</strong> <strong>25</strong> <strong>Eylül</strong> <strong>2024’te</strong> verdiği “<strong>tahkim</strong>” mesajında ise <strong>millî</strong> <strong>birlik</strong> vurgusu baskındı:</div> <div>“Biz aynı şeye sevinme, bunun yanında aynı şeye üzülme, aynı şiirde duygulanma, aynı marşta göğsümüzün kabarabilmesi halini hep birlikte yaşamalıyız. Bütün bunlarla beraber iç cephe hedeflerimiz, bizim <strong>Kızıl</strong> <strong>Elmamızdır</strong>. Bizi o hedeflerden vazgeçirmeye, bizi yılgınlığa düşürmeye, bizi usandırıp umutsuzluk girdabına sürüklemeye çalışanlar, işte o iç cepheyi hedef alıyor. Biz o iç cepheyi çökerttirmeyiz. Orada çok kararlıyız...”</div> <div><strong>Erdoğan</strong>, <strong>1 Ekim 2024’te</strong> <strong>TBMM</strong> <strong>28</strong>. <strong>Dönem</strong> <strong>3. Yasama Yılı Açış Konuşmasında </strong>yaklaşan <strong>siyonistik</strong> <strong>tehlikeyi</strong> ilk kez ilan ederek, <strong>İsrail’in</strong> <strong>Filistin</strong> ve <strong>Lübnan’dan</strong> sonraki hedefinin <strong>Türkiye</strong> olacağını söyleyerek “<strong>iç</strong> <strong>cepheyi</strong> <strong>tahkim</strong>” mesajını netleştirdi:</div> <div>“<strong>İsrail</strong>, sadece <strong>Gazze’ye</strong> değil, <strong>Batı</strong> <strong>Şeria’ya</strong>, <strong>İran’a</strong>, <strong>Yemen’e</strong>, <strong>Suriye’ye</strong> de saldırıyor; <strong>Mısır’la</strong> yapılan anlaşmaları alenen ihlal ediyor. <strong>Mısır’la</strong>, <strong>Irak’la</strong> giderek güçlenen ilişkilerimizin, <strong>Suriye’yle</strong> artan diyalog arayışımızın, bu bağlam içinde okunmasını özellikle tavsiye ediyorum. <strong>Türk</strong> <strong>Dünyasıyla</strong> ve <strong>Türk</strong> <strong>Devletleri</strong> <strong>Teşkilatıyla</strong> bağlarımızı, yine bu anlayışla sürekli tahkim ediyoruz. <strong>Savunma</strong> sanayiinde, güvenlikte, terörle mücadelede ve dış politikada stratejik hamlelerle ülkemizin caydırıcılığını güçlendiriyoruz. <strong>Fitne</strong> girişimleri karşısında millet olarak, <strong>85</strong> <strong>milyon</strong> olarak iç cephemizi sağlam tutmaya gayret ediyoruz. Şunun artık idrak edilmesi ihtiyaçtan öte bir zarurettir; bugün, <strong>İsrail</strong> saldırganlığı karşısında, içeride ve dışarıda çatışma alanlarının değil, uzlaşma alanlarının öne çıkması gerekiyor.”</div> <div>Bu süreçte <strong>Erdoğan’ın</strong> <strong>26</strong> <strong>Kasım</strong> <strong>2024’te</strong> <strong>7. Din Şurası'nda</strong> yaptığı konuşmanın da aslında “<strong>iç</strong> <strong>cepheyi</strong> <strong>tahkim</strong>” mesajının uzantısı olduğu fark edilmedi:</div> <div>“<strong>Âlimlerimiz</strong>, en hassas konuları sosyal medyaya taşıyarak tehlikeli bir yola giriyor. <strong>İlim</strong> <strong>erbabı</strong> arasında konuşulması gereken konular, uluorta konuşuluyor. <strong>Din</strong> adamlığıyla <strong>şovmenlik</strong> aynı kisvede bulunamaz. <strong>Şöhret</strong> <strong>hastalığı</strong>, samimiyetin, hüsni niyetin ortadan kalkmasına neden olur. Bunun vebali ağırdır. Topluma örnek olması beklenen kişilerin <strong>şöhret</strong> ve <strong>kudret</strong> uğruna ağırbaşlılık, vakardan, samimiyetten uzaklaşması, hem de iki cihanda hesabı verilemez ağır bir vebaldir.”</div> <div><strong>Erdoğan’ın</strong> bu konuşmalarından çıkan mesajı şöyle özetleyebiliriz:</div> <div>Yaklaşan <strong>İsrail</strong> tehlikesine karşı devlet, alacağı <strong>maddî</strong> ve <strong>manevî</strong>, <strong>siyasî</strong> ve <strong>içtimaî</strong> tedbirlerle iç ve dış cepheyi tahkim etmeye, ülkeyi güçlendirmeye kararlıdır. İç cephenin tahkimi, siyasî olarak millî birliğin, içtimaî olarak sosyal sermayenin tahkimi demektir. <strong>Millî</strong> <strong>birliği</strong> güçlendirmenin pozitif yolu, din temelli manevî bağların takviyesidir. Ancak <strong>din</strong> <strong>adamları</strong>, bu konuda gereken manevî liderliğin, kanaat önderliğinin hakkını vermekten uzaktır.</div> <div><strong>Sosyal</strong> <strong>sermaye</strong>, toplumu oluşturan fertler, sivil toplum örgütleri ve kamu kurumları arasındaki koordinasyon faaliyetlerini kolaylaştırarak toplumun üretkenliğini arttıran, güven, norm ve iletişim ağı özellikleri şeklinde tanımlanabilir.</div> <h3><strong>Hain Fışkıran Topraklar</strong></h3> <div><strong>Türkiye</strong>, eşsiz coğrafî mevkisinden, stratejik öneminden dolayı dünyada metrekaresine en çok hainin düştüğü ülkedir. <strong>Millet</strong> olarak nasibimiz, şehit kadar hainin fışkırdığı dünyanın en bereketli topraklarında yaşamakmış. <strong>Erdoğan’ın</strong> “<strong>iç cepheyi tahkim</strong>” mesajıyla sinyalini verdiği <strong>Büyük</strong> <strong>Temizliğin</strong> ilk adımı, <strong>PKK</strong> irtibatlı <strong>DEM</strong> <strong>Partili</strong> belediye başkanlarına operasyon ile geldi. <strong>Devlet</strong>, <strong>2024</strong> yılı içinde 5 Haziran'da <strong>Hakkari</strong>, 31 Ekim'de <strong>Esenyurt</strong>, 4 Kasım'da <strong>Mardin</strong>, <strong>Batman</strong> ve <strong>Halfeti</strong>, 22 Kasım'da <strong>Tunceli</strong> ve <strong>Ovacık</strong>, 29 Kasım'da <strong>Van</strong> <strong>Bahçesaray</strong> belediyelerine kayyım atayarak <strong>PKK’nın</strong> <strong>iç</strong> <strong>kalkışma</strong> planlarını çökertti.</div> <div><strong>Devlet</strong>, iç savaş için hazırlıkların sonuna geldikleri, “<strong>Artık</strong> <strong>bu</strong> <strong>iş</strong> <strong>bitti</strong>” dedikleri anda <strong>hewal</strong> <strong>belediye</strong> <strong>başkanlarını</strong> indirmişti. Yani devletimiz, yarına bırakır, yanına bırakmaz, imhal eder, ihmal etmez, seyirci kalmaz, hazırlık yapar, ipin ucunu tutanların belirmesi, eteklerdeki taşların dökülmesi için son ana kadar bekler. Bilhassa bu konuda <strong>Türk</strong> <strong>devlet</strong> <strong>tavrı</strong> eşsizdir. Kadim politik <strong>volontarizm</strong> (siyasî irade ve özgüven, ipler devletin elinde) ile <strong>modern</strong> <strong>beka</strong> <strong>refleksinin</strong> (can havliyle ülkeyi kurtarma) terkibiyle şekillenen <strong>Türk</strong> <strong>devlet</strong> <strong>tavrının</strong> misli dünyada yoktur. Bunu şöyle bir misalle anlatabiliriz: Son hızla <strong>uçuruma</strong> giden ve artık duramaz gözüyle bakılan bir arabanın son anda uçurumun tam kıyısında <strong>zınk</strong> <strong>diye</strong> durması.</div> <h3><strong>Kazablanka’da Son Akşam</strong></h3> <div><strong>12</strong> <strong>Aralık</strong> <strong>2024</strong> tarihli bir mesaj, operasyon sırasında bir başka hainler güruhunun olduğuna işaret ediyordu:</div> <div>“Çok yakında <strong>İran'ın</strong> <strong>Türkiye'deki</strong> ajan-provokatör yapılanmasına yönelik aynen <strong>FETÖ'ye</strong> olan gibi büyük bir operasyon geliyor. <strong>Devrim</strong> <strong>Muhaf</strong><strong>ı</strong><strong>zlar</strong><strong>ı</strong> vakfının <strong>T</strong><strong>ü</strong><strong>rkiye'de</strong> dağıttığı o dolar dolu çantaları, devlet bi tarafınıza monte edecek. <strong>İslâm</strong><strong>c</strong><strong>ı</strong>, <strong>Solcu</strong> veya <strong>Kemalist</strong> görünümlü <strong>İran</strong> <strong>ajanları</strong>, kaçacak delik arayacaksınız! Devletin şefkatli kolları sizi sarıp sarmalayacak” (**) </div> <div>Ardından <strong>İçişleri</strong> <strong>Bakanı</strong> <strong>Ali</strong> <strong>Yerlikaya’nın</strong> <strong>28</strong> <strong>Aralık</strong> <strong>2024</strong> tarihli mesajı: “<strong>27</strong> ilde <strong>FETÖ’ye</strong> yönelik son <strong>10</strong> gündür devam eden “<strong>KISKAÇ</strong>-<strong>32</strong>” operasyonlarında <strong>93</strong> şüpheli yakalandı” (***)</div> <div>Ve <strong>Büyük</strong> <strong>Temizliğin</strong> sonraki adımı: <strong>Devletimiz</strong>, milleti olduğu gibi, milletin omurgasını oluşturan cemaatleri bölen hainleri de kucaklayacak, mesele, rabıta mı, zabıta mı gösterecek. <strong>FETÖ</strong> gibi bir devasa ahtapotu çökerten devletimiz için, <strong>tele</strong>-<strong>show</strong> ile etrafına topladığı haşhaşî kuru kalabalığa güvenen bir hoca kılıklı ajanın sinek kadar hükmü yoktur. Uçkuruna gevşek, hoca kılıklı bir şarlatanı tasfiye, <strong>Fetullah</strong> <strong>Gülen</strong>, <strong>Adnan</strong> <strong>Oktar</strong>, <strong>Osman</strong> <strong>Kavala</strong> gibi büyük başları enselemiş devlet için çocuk oyuncağıdır. <strong>Paketleme</strong> işlemi bir haftayı bulmaz. Ondan sonra devletimiz, ona “<strong>Kazablanka’da</strong> <strong>Son</strong> <strong>Akşam</strong>” filmini seyr ettirir.</div> <div>İçinde bulunduğumuz <strong>mübarek</strong> <strong>üç</strong> <strong>aylarda</strong> manevî enerji depolayalım. <strong>Üç</strong> <strong>aylar</strong> sonrası, güzel sürprizlere, <strong>bahar</strong> <strong>temizliğine</strong> gebe.</div> <div>Mevlâ görelim neyler</div> <div>Neylerse güzel eyler</div> <div>.</div> <div><strong>Prof. Dr. Bedri Gencer, dikGAZETE.com</strong></div> <div>(*) https://www.timesofisrael.com/5-of-ovadia-yosefs-most-controversial-quotations/</div> <div>(**) https://x.com/_Kuscubasi/status/1867150192786456895</div> <div>(***) https://x.com/AliYerlikaya/status/1872923629731578215</div> <div><strong>KİTABİYAT</strong></div> <div>Ahmed Hamdi (2010) İslam Alemi ve İngiliz Misyonerler. Zafer Çınar (yay.), İstanbul: Yeditepe.</div> <div>Aybar, Sedat (yay.) (2008) Türkiye’nin Ortadoğu Politikası: Tarihsel Gelişim Sürecinde Ortadoğu’nun Türkiye Acısından Ekonomik-Politik Önemi ve Geliştirilebilecek Politikalar. İstanbul: Kadir Has Üniversitesi.</div> <div>Toy, A. Naci v.d. (yay.) (2011) 32. Kazı Sonuçları Toplantıları, I-IV. Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü.</div> <div></div> <div></div> <div></div>